Neden Köy Enstitüsü? – Sabahattin Eyüboğlu

0
3286

Demokrasi gemimiz bir fırtınadan sonra bir süt limanlığa kavuşur gibi şimdi. Bu fırtınada gemi sağdan soldan yediği dalgalara dayanamayıp param parça olabilirdi, olmadı. Verilmiş sadakası varmış, ya da fırtınayı hesaba katmış, gemiyi yapan.

Yeni teknemiz bu ilk yolculuğu nasıl geçirdi? Nereden kalkıp nereye geldik? Ne kadar safra alıp ne kadar safra attık? Hangi tehlikeleri nasıl atlattık? Daha hızlı, daha rahat yol almak için ne yapabilirdik de yapmadık? Ne yapmayabilrdik de yaptık? Ahları vahları karamsar fetvaları bırakıp bunlar üstüne düşünüp tartışmak gerek. “Fırtına olur, gemi sallanır, tayfalar kafa tutar, kaptan pusulayı şaşırır” diye yola çıkmayacak değildik ya!

Her düzen gibi demokrasinin de iyi yanları, kötü yanları var. <Birçok işlerimiz ters gitti diye düzeni kötülemeye hakkımız yok. Kabahat bizde, belki düzenden çok. Bütün dünyalılar bilimle felsefeyi kendi istekleriyle baş tacı etmedikleri sürece bütün düzenler kötü olacak, ister istemez. Bu kötü düzenlerin en az kötüsü de demokrasi galiba, bütün ağırlıklarına, baygınlıklarına, ayak kokularına, vurdumduymazlığına, oy avcılıklarına, yobaz hortlamalarına rağmen. “Neden?” dersiniz, öteki düzenler kötülükleri içe tepmekle kalıyor, yok etmiyorlar. Demokrasiye “çık ortaya dövüşelim” deyip, hırpalansa bile, görüyor, tartıyor hiç olmazsa düşmanlarını.

Demokrasimiz yeni yolculuğuna gerçekleri biraz daha iyi bilerek, en önemli sorunlarımızı yeni baştan düşünerek çıkıyoruz. Bu arada kendini zorla masaya getirecek sorunların biri (ve bence en önemlisi) köy olacak yine: En eski ve en yeni, en uzak ve en yakın, en güçsüz ve en güçlü, en ıssız ve en kalabalık gerçeğimiz, insan kaynağımız, karanlık alt-bilincimiz, hangi yolda yürüsek ardımıza düşen gölgemiz: Köy! Gelin öyleyse, yeniden işe başlarken, bütün karanlıklarımızda her gün göreceğimiz bir yere, Atatürk’ün şu sözünü Cumhuriyeti kurarken söylediği şu sözü yazıp asalım yeni baştan:

“Bu memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun esas unsuru köylüdür.”

İşte, bu köylü hâlâ yürekler acısı bir durumdadır. Bu durumu saklayan, süsleyen ya da görmezlikten gelenler değişmesini istemeyen, dolayısıyla demokrasiyi, halk egemenliğini kösteklemiş ve er geç köstekleyecek olanlardır. Bu durumu, ne kadar utanç verici de olsa, rakamlar, resimler, bağıra bağıra konuşan belgelerle ortaya koyanlarsa, yeni Türkiye’nin yaşamasını, düşmanlarından korunmasını gerçekten, yürekten isteyenlerdir. Gerçeğimizi saklayan, açıklayanı suçlayan bizim karanlığımızın ta kendisidir. Açıklanan bir kötülük yarı iyi edilmiş, saklanan kötülükse iki kat kötüleşmiş olacağına göre, demokrasinin dostu düşmandan, koyunu kurttan, derdi devâdan ayırt etmekte hangi ölçüye başvurması gerektiği meydandadır. Ey Türk demokrasisi, ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol! Yeter artık olmadığın gibi görünmek yüzünden, göründüğün gibi olmadığın, dostlarım susturup düşmanlarına nutuk çektirdiğin, kurtları besleyip koyunlarını sahipsiz bıraktığın!

Köy gerçeğimizin iyileşmesi, elbette her şeyden önce ekonomi gerçeğimizin değişmesine bağlı. Geçim, üretim bakımından derebeylik çağını yaşayan bir köyü sadece eğitimle, öğretimle kalkındırmaya çalışmak, Nasrettin Hoca’nın karanlıkta yitirdiğini aydınlıkta aramasına benzer. Ama, bir köye para girer girmez arkasında kültürün kendiliğinden sökün edeceğini, elektrik ışığının girdiği yerden bütün geriliklerin yarasalar gibi kaçıvereceklerini ummak da bir başka saflıktır. Kaldı ki, fakir bir memleket bunları toptan ve kolay kolay veremez köye; verse de kötüye kullanılmalarını önleyemez. Nitekim, son on yıl içinde köylüye doğru savrulan paranın nereye gittiğini gördük.

Uzun sözün kısası, ekonomi ve eğitim çabalarının köye birbirinden önce değil, BİRLİKTE VE İÇ İÇE girmesi gerekir. Milletimizin temeli köy olduğuna ve köyün ekonomisiyle eğitimin birbirinden ayrılamayacağına göre, Milli Eğitim ve Milli Ekonomi dayanışmak, birleşmek, benzeşmek zorundadır. Bu görüş doğruysa ve köy okuluna bu görüş açısından bakacak olursak, bugüne kadarki eğitim politikamızın eleştirilmesi, verimli ve verimsiz yönlerinin belirtilmesi kolaylaşır: Genel olarak, geçim koşullarına uymayan köy okulu, henüz köylerimizin yarısına bile girememiş olması bir yana, girebildiği köylerde de er ya da geç yıpranmış, boşuna işlemiş ya da geriliğe boyun eğmiştir.

Eski dünyamızda eğitim, köyün geçim gerçeğine uyduğu ölçüde başarılı olmuş ve bugün bile nice köylerimizin kafasını yoğurmakta olan köy hocası tipini, ekonomi koşullarına uyan bir dinsel eğitim politikası yaratmıştır. O kadar ki, eski köy okulları, yani camiler ve tekkeler birer işletmedir. Bunların başındakiler köye yeni bir kültürün öncüsü olarak gelmiş, kim bilir ne kadar zaman boşuna uğraştıktan sonra, din ve dünya işlerini, birlikte çevirmişler, hattâ bazen, devlete rağmen yaşayabilen bir “köy okulu” kurmuşlardır. Anadolu köylerini yakından bilenler, bu eski köy okulunun köylüyü mistik inançlarından çok, dünyalık kaygıları, gündelik gerçekleriyle kendine bağladığını, Osmanlı padişahı gibi köy hocasının da din ve dünya işlerini bir arada yürüttüklerini bilirler.

Yeni okulun en az eskisi kadar gerçekçi olması, köyün geçim dünyası, iş hayatı içine girmesi gerekmez mi? Gerekir derseniz, bu gereğin kaçınılmaz sonucu olarak:

1  ─  Köyün geçim koşullarını, bölge özelliklerini, bakım imkânlarını hesaba katan bir okul kuracaksınız.

2  ─  Köyü, köylüyü bilen, hem duyguları, hem çıkarlarıyla köye bağlanan, çalıştığı, işini sevdiği ölçüde bulunduğu yerde rahatını arttıran yeni bir öğretmen tipi yaratacaksınız.

3  ─  Okulun köye tarım, sağlık, hayvan bakımı, ev yapımı, ürün satımı, zanaat araçları ve daha başka, yerine göre önemi artıp eksilen bakımlardan yardım etmesini, örnek olmasını sağlayacaksınız.

4  ─  Anadolu’nun dört bir yanındaki ıssız köylere dağılacak öğretmenlerin ister istemez rastlayacakları, akla hayale gelmez zorlukları tek başlarına yenemeyeceklerine ve ne kadar olgun, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir Bakanlığın kendilerine zamanında yardım edemeyeceğine göre, her bölgede köy öğretmenlerini hemen destekleyecek, başaramadığını başaracak, eksiğini tamamlayacak ya da yerine başkasını koyacak bölge eğitim merkezlerini kuracaksınız.

5  ─  Kırk bin köyün en az yirmi bine inmesini, köylülerin endüstri merkezlerine yerleşip daha mutlu bir hayata kavuşmalarını bekleye duralım, hiçbir eğitim bütçesi bütün köy okullarını yapmaya, haydi yaptı, yaşamaya yetmeyeceğine göre, camileri yapan cömert iş gücüne, Anadolu’da binlerce yıldır kendiliğinden uygulanan İMECE yoluna, kendi kendini yaşatan köy okulları ve köy öğretmen okulları, hatta öğretmen yetiştirecek yüksek öğretmen okulları kurmanın yollarını arayacaksınız.

6  ─  Yeni köy okulu bütün köylerde eski düzeni ve eski sömürgeleri ister istemez rahatsız edeceği için, ve çok gerisinde kaldığımız Batı uygarlığına bir an önce yetişmek, Batı’da aşağıdan yukarıya gelen demokrasiyi bizim yukarıdan aşağıya götürmek zorunda olduğumuz için köy eğitimini devletçe, bir eşit seferberlik haline getireceksiniz.

İşte Yeni Türkiye’ye Köy Enstitüleri’ni kurduran gerekler bunlardı. Bu gerçek gereklere dayanarak kuruldukları için de Köy Enstitüleri Türk eğitim tarihinin en olumlu, en verimli kaynaklarından biri olmakla kalmayıp, dünya eğitim tarihinde bize tek yer verdiren, Avrupa’da, Amerika’da, Hindistan’da yankıları olan, Unesco’nun halk eğitimi uzmanlarınca örnek tutulmaya değer sayılan bir eğitim kurumu oldular. Böyle iken Köy Enstitüleri bizde niçin ve nasıl baltalandı, kösteklendi ve bu kurumlarda canla başla çalışanlara atılmadık çamur kalmadı?

Uzun ve yürekler acısı bir hikayedir bu. Kendi bindiğimiz dalı kesmenin, kendi yeşerttiğimiz umutları çiğnemenin ta kendisidir bu. Nice aydınlarımızın Köy Enstitüleri’ni görmeden, bilmeden kötülemekte nasıl yarışa girdiklerini, yurtseverliklerini iş başında, kan ter içinde gösterenlere rahat koltuklarından nasıl sorumsuzca çamur attıklarını gördük. Köy çocuklarının bozkırın en çorak yerinde çadırlarla işe başlayıp dört beş yıl içinde yüzlerce yapı kurmaları; yüzbinlerce ağaç dikmeleri, su gelmez denen yere su, elektrik getirmeleri, kendi ekip biçtikleri buğdayı satmaları; kendi kurdukları tiyatroda Shakespeare oynamaları; dünya klâsiklerini okumaları; gün doğarken bin ağızdan İstiklâl Marşı’nı ve kendi marşlarını söyleyip kız erkek el ele meydan dolusu halay çekmeleri, yadırganmakla kalmayıp, şeytanın aklından geçmeyecek kuşkular uyandırdı. Hasanoğlan’ın üstünden uçakla geçen keskin zekâlı bir yurtsever güzel sanatlar binasının plânında tehlikeli bir orak keşfetti; trenle karşı yamaçtan geçen bir başkası tohum atan bir köylü heykelinde şeytanın ta kendisini gördü: Bina da heykel de yıktırıldı. Milletçe övüneceğimiz, Avrupa ansiklopedilerinde Türk Pestalozzi’si diye adı geçen Tonguç Baba, en verimli yaşında işinden atılıp köşesinden, bütün hayatıyla kurduğu yüce eserin hoyratça budandığını göre göre öldü. Saf yurttaşlar, “Tonguç Baba okulları fabrika, öğrencileri cahil işçi ve şehirli düşmanı yapıyor” diye aldatıldı.

Köyün gerçeklerine uzanan köklü, güçlü bir eğitimin, köyün saklı kalmış derlerine dokunan yeni köy öğretmeninin sert bir tepkiyle karşılaşması beklenirdi elbet. Kaldı ki işle eğitimi, öğretimle üretimi birleştiren, okula tabiatın, hayatın gürbüz soluğunu getiren bir sistem, Batılı softaların bile yadırgadıkları bir sistemdi. Her etkinin ardından bir tepki gelmesi tabiatın kanunları gereğidir. Tepkisi olmayan bir etkinin sağlamlığından şüphe etmeli insan. Bununla beraber enstitülerin gördüğü tepki de toplum kuruluşumuzla ilgili karmaşık sebeplerden başka, demokrasi denememizin kaçınılmaz ilk dalgaları, bulanık suları da vardı. Bu tepki yalnız Köy Enstitüleri’ne karşı değil, bütün devrimlere, CHP içinde bile İnönü’nün Batılı dünya görüşüne, devletçi eğilimlerine karşıydı. 1946’lara kadar pusuda yatmış bütün hınçlar, Cumhuriyet’in haklı sillesini yemiş, bütün gerici aydınlar ve rahatı kaçmış sömürgenler, Köy Enstitüleri’nin, demagojiye halkı aldatmaya elverişli yeniliğini, ilk adımlarının ister istemez yadırganacak toyluklarını, yan basıp çamura batmalarını, çocuksu satılışlarını, bulanık suda avlanma ortamı yaptılar. Enstitülerle birlikte Anadolu’da geriliğe, koca Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan, bizi az kalsın bir Yunan sömürgesi edecek küflü kafalara, kör inançlara, sömürgen derebey kalıntılarına karşı kazanılmış birçok zaferleri yıktılar. Hepsini yıkamadılar bereket versin. Böylece de gemi fırtınaya dayandı. Sular duruldukça, ne yanlış dümenler, körlükler, ihanetlerle ne kadar yol kaybettiğimizi, ne değerleri boşuna harcadığımızı göreceğiz; ve er geç anlayacağız ki Türkiye’nin kalkınması ne pahasına olursa olsun, çoğunluğun, yani köylünün uyanmasına bağlıdır. Çoğunluğun aldanmasına, geriliği tutmasına kızıp memleket yönetiminin “kaliteli” bir aydın azınlığın eline geçmesini özlerken, kalitenin gökten düşmeyip ancak bir aydın çoğalması içinden çıkacağını unutuyoruz. En azından ilk öğretim, hem de gerçeklere dayanan bir ilk öğretim, en azından çoğunluğumuzu aydınlatmadıkça, bir avuç aydınımızı yıllar yılı Avrupalara, Amerikalara da yollasak, her birinin tomar tomar diplomaları da olsa, özlediğimiz kaliteli aydın azınlığa kavuşamayız. Gerçek bilginleri, gerçek sanatçıları yalnız çoğunluğun cömert çeşmesi yetiştirip besleyebilir. Atatürk de İnönü de onun için köylünün uyanmasını istiyorlardı ve Köy Enstitüleri bunun için, çoğunluğun kalite yaratabilecek duruma gelmesi için kurulmuştu.

Sabahattin Eyüboğlu

CEVAP VER