Stephen Zweig “Korku” – Kitap İncelemesi – Umut Erdoğan

0
877

Weber’in statü grubu tanımlamasında yer alan noktalardan ikisi, belirli bir statü grubunun üyeleri arasında paylaşılan ortak bir yaşam (ki buna yeme-içme adetlerinden giyime kadar birçok madde eklenebilir), aynı statü grubunun süregelen ve içselleştirdiği statü geleneklerinin varlığıdır. Bu ortak değerler, dışa kapanmış grupların kendi içlerinde sürdürdüğü hayatın hem toplumdaki “diğerlerinden” ayrışmasına hem de doğal olarak kendilerini tanımlamaya yarar. Değerler bakımından çatışma halinde olması muhtemel statü grupları, kendi içe kapanık yapıları içerisinde bir yandan soyutlanmış bir ortak yaşamı paylaşırken, öte yandan bu soyutlanma ile kopuk oldukları toplumun farklı grupları arasındaki olası çatışmaların parçası olmaktan uzak, bir koruma kalkanının ardında da yaşadıkları söylemek sanırım fazla zorlama bir çıkarım olmaz. Öyle ki, toplumun yaşadığı şiddetli değişimler içinde kendi geleneklerini sürdürmede, statü gruplarının benimsenen değerlerini korurken ve yeniden üretirken, soyutlanmış, kendilerine has gerçeklikleri içinde toplumdaki yıkımlardan, felaketlerden, dalgalanmalardan, kırılmalardan etkilenmeden kalabilen grupların varlığı şaşırtıcı olmaz. Sadece içinde doğmuş olamalarının gruba dahil olmaları için yeterli olduğu bu tip gruplarda bireylerin aynı zamanda grubun değerlerini benimseyip yeniden üretmesi ve beklentilerini de karşılaması gerekliliği mevcuttur diyebiliriz.

Örneğin, Zweig’in eserlerinde, karakterler üzerinden ustaca eleştirdiği burjuvanın içe kapalı yapısı sayesinde, toplumun pis sokaklarından, yoksul insanlarından bihaber, kendi kusursuz rolleri içerisinde steril hayatlar yaşayan insanları görmek mümkündür. Korku da, bu soyutlanmış dünya içerisindeki Irene’in “korku” sonrasında, teması olmadığı bir dünyayla yüzleşmesini anlatıyor. Üzerine geçirilmiş yaşam tarzının içinde, kalıba konan bir su gibi şekil almakla meşgul olan bir kadının, bu kalıbın dışındaki dünya ile karşılaşmasının travması da yer alıyor Korku’da.

Hikaye, başkarakter Irene üzerinden ilerliyor. Evli ve iki çocuk annesi, son derece rahat ve sorumluluktan uzak bir yaşama sahip olan Irene’in hayatı, gizli ilişkisi üzerinden oluşan bir tehdit ile sallanmaya başlıyor. Ardından, Zweig’in kendi dönemi burjuvası için olduğu kadar, günümüz burjuvası için de pekala geçerli olabilecek çıkarımlarla dolu, Irene’in hayatı üzerinden örneklense de genelde mevcut bir grubun hayatının yer yer sert bir eleştirisini yaparak ilerleyen Korku, kurgudan ibaret gibi duran, boş bir hayatın gerçeklikle arasında açılan ilk çatlaktan kendi içine sızanlarla başladığı sallantılı süreci anlatıyor.

Yaşama anlam veren tüm anlamlarının ait oldukları sınıfın beklentileri doğrultusunda şekillendiği ve söz konusu burjuva olduğunda burada öne çıkan bireysel arzuların, umursamaz gözlerin, toplumun geri kalanının reddinin eleştirisini Zweig çok net anlatıyor.

Irene’in hayatında, ilk kez karşılaştığı şantaj gibi, burjuvanın kurgu dünyası içine yoksulluğun ve “diğer dünyanın” gittikçe sızmasıyla birlikte, Irene’in yüzleşmeye başladığı, fark etmeye başladığı her bir yeni durum, kendi hayatının da eleştirisini yapmasını sağlıyor. Yaşamının içinde bulunduğu durum, karşılaştığı risk, kaybetme ihtimalinin olduğu alışılmış konforlu burjuva hayatı gibi şeyler Irene’in iç sıkıntısıyla beraber okura yansıyor. Bir dönüşüm ve değişimi ateşleyen, korku önderliğinde başlayan bu süreç, karakterin zamanla aslında ne kendisini tanıdığını, ne de ailesini tanıdığını fark etmesiyle devam ediyor. Kendisinden beklenilen burjuvaya has rolleri dahilinde bir kadın olarak yaptığı “iyi bir evlilik”, “iki çocuk annesi”, “iyi bir evde oturması”, “burjuvanın diğer üyeleri ile sosyal çevrede giriştiği ilişkilerin biçimi” gibi gerçeklikleri de bu uyanışla beraber sorgulanıyor. Gerçekten tanımadığı bir adam olduğunu ancak şantajın getirdiği korku ve vicdan azabıyla açtığı gözleri ardından fark etmesi, bu durumu en güzel yansıtan örneklerden biri.

Ahlaki ve vicdani sorgulamalar, Irene’in çektiği vicdan azabı ve korku ile çekilmez hale gelen günleri, bu gidişata bir son vermek için aklından geçenler ile beraber uyanışında daha da basamak atladığı anlar, Zweig’in kaleminden okura yansıyor; iç sıkıntısının yalın ve etkileyici bir anlatımı olarak hem de.

Irene’in hayatını önce ve sonra olmak üzere ikiye ayıran bu olay ardından okur da tıpkı karakter gibi değişimin kişisel halini görüyor; arzuların ve tutkuların, amaçların, korkular, beklentilerin yeni bir hal alması gibi.

Korku, burjuvanın konformist, gerçek dünyanın sorunlarından bihaber halde yaşamasının ortalama bir tablosunu çiziyor. Burjuvanın kendi gerçeklikleri içinde, kendi ahlak ve dünya anlayışları içinde nasıl bir sahteliğin içinde olduklarını gösteriyor Zweig.

“(….) içi soğuk olan her insan gibi, kendisi yanmadan tutku ateşiyle sarılmış olmaktan hoşlanıyordu.” (sayfa 12’den alıntıdır)

Stefan Zweig, Korku (70 sayfa)

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Umut Erdoğan

CEVAP VER