Türkiye, Sol ve Siyasal Kökler Üzerine Notlar – Berkay Aydın

0
1392

Ne zamandan beri ‘ulusal’ veya ‘ulusalcı’ kavramı kimi sol kesimlerce ‘tamamen olumsuz’ bir kavram olarak anılmaya başlandı? Bu durumun üzerine düşünürken ülke tarihi, toplumsal mücadeleler süreçleri gibi durumları açıklıkla düşünmek gerekiyor. ‘Ulusalcılık’ ifadesinin tersi ne oluyor ? Uluslararasıcılık mı mesela? Kavramı İngilizce düşünsek ‘nationalist’ birçok biçimde ‘milliyetçi’ olarak da çevrilebilir. Niye bunun yerine ulusalcılık yaygınlaştı. Kimi zaman ağır bir ırkçı yaklaşımın da, kimi zaman ‘seküler’ vurguları fazla olan bir değerlendirmenin de, içerisine rahatlıkla yerleştirilebilen bir ‘torba’ kavram oldu ulusalcılık…Şimdi aklımıza Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da sol içi ayrışma benzeri tartışmalar gelebilir. Buna karşın Türkiye’deki tartışma ve aslında ‘tartışamamanın’ oldukça kritik sonuçları vardır.

 

Türkiye’de Sol ve Kökler

Esasında Türkiye solunun tarihi çerçevesinde Bolşeviklerle Türkiye’deki Cumhuriyet’in kurucu iradesinin ilişkisi çok da ‘olumsuz’ değildi. Tek partili dönemde CHP tüm ülkenin siyasi zemini durumundayken ortaya çıkan parti-içi farklılaşmalar ve sonuçlar özgün sonuçları doğuruyordu. Sonraki dönemlerdeki evrenselci, eşitlikçi, aynı zamanda yurtsever kadroları üreten Köy Enstitüleri de, Saraçoğlu da, Tandoğan da veya DP’nin öncü kadroları da bu tek siyasal zemin içerisindeydi.

Ulusalcılık, Cumhuriyetçilik ve benzer kavramları ayrıntıda değerlendirmeden önce özellikle yapılması gereken aslında bu kavramların, imgelerin, sembollerin ülkenin siyasal tarih ve kültüründeki etkileri yansımaları ve miraslarıdır. Türkiye’de özellikle 1980’den beri sonrasında 2000’lerde hızlanan biçimlerde bu ‘miras’ ve sosyolojik tarihsel pozisyonlar dışında tüm bir Türkiye Aydınlanması, ‘Kemalizm’, ‘Cumhuriyet’ ve benzer kavramlar sistematik olarak olumsuzlandı. Türkiye tarihinin okunmasında Zürcher-vari ‘sivil toplum-devlet’ gerilimi tezi, sistematik olarak hem sağdan hem soldan Faroz Ahmad’ın üçüncü dünya siyasal dinamiklerine özel bir dikkatle bakan tarih okumasının yerine kondu. Bu etki en azından ülkenin dinamik, eşitlikçi ve özgürlükçü kesimlerinde ciddi anlamda ‘kilitlenme’ de yarattı. Tarihsel sosyolojik pozisyon ve mirası biraz açarsak: Örneğin Türkiye 68’inin öncü ve bugüne kadar artarak yaşayan sembol karakterlerinin tartışmasız büyük bir çoğunluğu 1. Kurtuluş Savaşı sonrasında 2. Kurtuluş Savaşı’nı verdiklerini belirterek meşruiyet zeminlerini ve ana motivasyonlarını oluştururlarken, yıllar sonra Türkiye solunun önemli bir kısmında aynı zamanda aslında Kurtuluş Savaşı’nın olup olmadığı da teşvik edilerek tartışılıyordu. Aslında burada aklımızda tutmamız gereken nokta, ayrıntılı tarihsel belgelerin tartışılmasından çok hangi tarihsel kabulün nelere yol açacağı veya ülkedeki tarihsel siyasal miraslardır. Köy Enstitüleri’ni bu ülkede ‘zorunlu çalıştırılma’, ‘baskı’ vs. ile tartışan kesimler de oldu. Baksanız belki de, ‘hümanist’ eleştirilerinin ‘kağıt üzerinde’ haklı olacağı noktalar da olacaktır. Kağıt üzerinde ‘mantık’ biraz böyle sonuçlar doğurur. Mesela sosyolojisiz istatistik temelli mevzu değerlendirirseniz birçok garip sonuca ulaşabileceğiniz gibi…Oysa Köy Enstitüleri mirası ülkenin en arzulu, militan ve inançlı eşitlik-özgürlük yanlılarının temellerinden birisini oluşturdu. Fakir Baykurt’larla köy hayatına eşitsizliğe farklı pencereden baktı gençler, bu okullardan mezun olanlar Marksist klasikleri Türkçe’ye kazandırdılar. Enstitülülerin çoluk çocukları ülkenin hareketli 60 ve 70’lerinin önemli unsurlarından oldular. Enstitülerin mimarı Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel rastlantısal mı Can Yücel oldu? Ülkenin özgün ve elbette çatışmalı Aydınlanma deneyiminin en önemli karakterlerinden birisi elbette sonraki dönemde eşitlik ve özgürlük diyenlerin şairi olacaktı. Bu ülkede yüzlerce çocuğa konan Tonguç ismi sonradan birçok ‘memleket’ derdi konuşulan toplantıda, toplumsal mücadelenin çeşitli saflarında az mı bulunurdu ?

Siyasal alanda kullandığımız kavramlar tarihselliklerinden ve sosyolojiden soyutlandığında komedi düzeyinde bir indirgemeyle sonuçlanır. Esasında kimin ne dediğinin kökeni tarihsel-sosyolojik eksen ve mirasla kurgulanabilir. Hadi eli vicdana koyup ‘evetli-hayırlı’ 2010 Referandum’unu hatırlayalım. Kavramlar soyutlandığında sadece harf dizgeleri veya okunup sevilen birkaç kitaptan yapılan bağlamsız alıntıdan düşünüldüğünde ‘darbeye karşı demokrasi’, ‘özgürlükler’ vs. gördü bir kesim…Bugün FETÖ olarak anılan yapının, tüm kanallardan, ki kanallardan belki en önemlisi Türkiye solunu gerekli gereksiz ama ciddi hesaplı tartışmalara boğan ‘Taraf’tan, ülke solunu tartıştırdığı kilitlediği bir dönem…Bir de batık ki yıllar sonra ‘demokrasi’ – ‘özgürlük’ diyenler görülmedik oranda hem ‘siyasal mühendislik’ hem de ‘darbe’ gündemlisi çıkıvermişler. Bu süreçlerde ‘ulusalcılık’ kavramı da olumsuz olarak kullanımının zirvesindeydi. Genelde liberaller ve çeşitli İslamcı çevreler bu kavramın ‘milliyetçi’ değil, çok daha başka bir kesimi temsil ettiğini iyi biliyorlardı. Mahir’in yazılarındaki ‘millici’ vurgularına, Deniz’lerin siyasal yapısının savunmasındaki tezlere rağmen bu oldukça da tutacaktı… Esasında bir siyasal hareketi ve bütünü en ciddi etkisiz hale getirme yollarından birisi beslenme kanalları olan tarihsel referanslarındaki kesintileri yaratabilmek. Tersinden yeni bir siyasal hareketin, bir kurucu iradenin ilk yapacağı da ‘tarihsel’ kök bulmak ve yaratmak… Burada konu tarihsel referansların tarih bilimi tartışmalarındaki sonuçlar değil, neyi temsil ettiği ve neyi öne çıkaracağıdır. Bu anlamda Türkiye solu açısından ister Cumhuriyet, ister ulusalcılık, ister Mustafa Kemal tartışması olsun tüm bu tartışmalar ‘solun’ köklerine yönelik tartışmalardır ve fena şekilde ‘sınıfsal’ tartışmaları da etkiler. Dünyadaki tüm azgelişmiş ülke ‘devrimlerindeki’ kök tartışması benzerdir. Raby’nin tartıştığı gibi aksi örnekleri ne Latin Amerika’da ne de Asya’da bulabiliriz…Latin Amerika’daki hareketlerin köklerine, sonuçlarına, zamanın ‘kitabi’ Komünist Parti’lerinin tavırlarına bakabiliriz…Latin Amerika tarihiyle ülke tarihi arasındaki farklardan çok akılda tutulması gereken ‘inşa’ edilecek bir sürecin kurulması gereken tarihsel-sosyolojik bağları. Biz Jose Marti’leri, Zapata’ları, Tupac Amaru’ları neden biliyoruz ? İnşa edilen süreçlerin önemli temsilleri kolay bulunmuyor. Yani aslında zevkinize göre bir temsil çıkartmıyorsunuz, tarihten süzülen veriler geliyor ve altı nasıl doldurulursa dolduruluyor…

Bu anlamda Türkiye solundaki miras kopukluğu önemli avantajları, çok ciddi dezavantajlara çeviriyor…

 

Güncel Sorunlar Karşısında Sol

Kürt sorunu ve süreç içerisinde gelişen Kürt hareketiyle solun diyaloğu Türkiye’de bahsettiğimiz köklerin kesintiye uğramasında ciddi bir faktör. Öncelikle baştan söylemek gerekir ki, bu konuda sabit veriler alınamaz. Yani 1920 veya 1930’ların koşulları ve ‘kimlik’ oluşum süreçleriyle günümüzdeki veriler arasında ciddi farklılaşmalar söz konusu. Bu ister öyle ister böyle olsun, veri olarak ortada duruyor. Bu önemli nokta Mustafa Kemal ve Cumhuriyet referansıyla sorundaki güncel veriyi atlayanlar açısından belki de en ciddi problemlerden birisi…Oysa geçmiş dönemler izinden gidildiğinde Türkiye’nin özgün Aydınlanma pratiği ve Cumhuriyetçi politikalarının özünde değişim ve gelişime oldukça açık bir yapısı olduğu rahatlıkla görülür. Bunun yanında diğer taraftan, Kürt sorunundaki küreselleşmiş bir mevzu olma durumunu atlayarak, hakim olan hareketin her talep veya pozisyonunu meşrulaştırma aracı gibi davranmak da siyasal duruş olarak önceki örneğin tam tersi noktada kalanların en büyük sıkıntısı belki de… Burada akılda tutulması gereken noktalardan belki de en önemlisi, siyasal zemindeki ciddi güncel tartışmaların her zaman geçmiş bağlar ve gelecek perspektifiyle yapılabilir bir hale gelmesi. Siz bir ciddi birikim ve bağı, kültürel siyasal miras ortaklığını ikame edici tartışmalarınız olmazsa veya başaramazsanız bir gelecek iddiası da olamıyor… Bu açıdan Türkiye solunun bağlar veya köklerle kurduğu veya kuramadığı ilişki gelecek vizyonunu da temelden etkiliyor. Kürt hareketinin aktivistleri ve takipçileri açısından da hangi toplumsal ve siyasal çevreyle kurulacak köprüler geleceği nasıl etkiler sorusu çok önemli bir soru… Burada yine hatırlayalım bu bağlar veya temsiller de öyle bireysel ve grupsal zevkinize göre kurulmuyor. Bir coğrafya böyle diye diğerinde de aynı olamıyor. Bu noktada günümüz tartışmalarında geçmişten gelen siyasal miras, toplumsal gerilimler-çatışmalar, sınıfsal gerilimler ve genelde unutulan ‘duygusal’ miraslar paralel… Bu noktada yürüyeceğiniz yolun verilerini bu gibi girdilerden yapacağınız harman belirliyor. Duygusal miras derken topluluklar içerisindeki yakınlık, uzaklıklar, gerilimler ve yakınlaşmalar kritik… Örneğin memleketin, biraz kaldıysa, ‘yaşanabilir’ siyasal, gündelik ve kültürel ikliminin en büyük bileşenlerinden Aleviler’in Mustafa Kemal’e ve kurucu Cumhuriyet felsefesine yakınlıkları bu kesimin büyük ozanı Aşık Mahzuni’nin bestesinden ‘Sarı Saçlım Mavi Gözlüm’ oluyorsa; ya bunu görmezden geleceksiniz, ya ‘ama hatalı gerçekçi de değil hem’ diyerek ‘duyguyu’ yok sayacaksınız veya daha derinlemesine bakmaya çalışacaksınız…

 

Hem Evrensel Hem Yerel: Gelecek İddiası İçin Tarihsel Bağlar

Dünyadaki ve ülkedeki eşitlik,özgürlük ve adalet mücadeleleri geçmişte olduğu gibi gelecekte de hep birbirine bağlı olacak. Hatta diyebiliriz ki, dünyaca cümleten beş yüz dev markanın hükümdarlığında, kullandığımız telefonlardaki emojilerin ortak bilinirliğiyle, sosyal medyada ortaklaştırılan kavram ve görsel malzemelerle daha fazla ‘bir’ dünya olmaya gidiyoruz. Geziye geldiğiniz bir bölgeden yerel bir ‘hediye’ ararken sizi oldukça ‘evrensel’ olan Çin ve Vietnam ürünü olan ‘yerelleştirilmiş’ ürünler birleştiriyor; emin olun dünyadaki tüm büyük marketlerin toplam pazar payındaki etkileri artarken rafları ve ürünleri de benzer mantıkla hazırlanıyor Tayvan’dan Estonya’ya… Bir elli yıl öncesi inanması güç eğilimler. Ama bu sadece gidiş süreci, muhtemelen bu gidiş aynı zamanda tersi ve etkili eğilimleri de yaratacak…

Duygusal miras, sosyolojik tarihsel veriler ve geleceğe bakış açısından geçmişle kurulacak sağlam bir bağ gelecek vizyonunu da belirliyor. Bunun için hem yerelden hem evrensel yaratılacak inşa süreci öncelikle yaşadığınız toplumu değerlendirmekten geçiyor. Evet gelecek için tüm dünya % 99 ‘un hakları doğrultusunda hareket etmeli, edecek de yolu yok… Küresel üst sınıf da aynılaşıyor, hayatları asgari koşullarla sınırlandırılmış milyonlar da… Buna karşı farklı coğrafyalar, farklı toplumsal kesimler ayrı ayrı özgün katkılarını verirlerken her bir özgünlük kendi potansiyelleri doğrultusunda bileşkesini bulacak. Bu bileşkeleri ararken de çok masa başı olmaya çoğu zaman gerek yok. Eski bir arkadaşımla süreç içerisinde yaşadığım diyaloglar benim için hep kritik oldu mesela… Referandum süreçlerinin hızlı ‘evetçisi’, hatta okuduğu ‘demokrasi’ vurgulu (!) yayınların gazıyla ‘hayır’ diyeceklere kafatasçılıktan darbeciliğe, insanlığa karşı olmakla falan suçlayan arkadaşım yaklaşık iki yıl sonra iş veya herhangi bir zorunluluk olmadan daha rahat yaşamak için ailece geçen ay gördüğü İzmir’in Narlıdere’sine taşınmayı düşündüklerini açıkladığında kendi kendime hem eğlendim hem gerildim. Kendisine ‘yahu referandumda % 80 senin deyiminle kafatasçı, darbeci eğilim gösterenlerin arasında ne yapacaksın, daha özgürlükçü (!) yerler bulabilirsin belki’ demiştim. Şu yaşadığım diyalog zihnimde hep ciddi bir örnek oldu. Buradaki sıkıntı nedir uzun tartışılır ama esasında siyasal ittifaklar, dönemsel değerlendirmeler öncelikle toplumsal analizin samimi ve sağlıklı yapılmasıyla oluşabiliyor…

Tarihsel köklerin ve bağların üzerine düşünmek kuru bir tekrarcılığı getirmez, aksine zaten işin özü temel referansları sabit tutarak ‘ileri’ yürüyebilmekte… Ülkenin gerçekten ‘demokrasi’ yanlısı, eşitlikçi ve özgürlükçü mirasındaki ortaklıklar dünyanın yeni verileriyle sentezlenmek durumunda… Bugün ‘Mustafa Kemal’in askeri olmak’ benim açımdan bu anlama geliyor… Zamanında bu topraklarda gerçekleşen bağımsızlık ve devrim süreci tüm bir azgelişmişler dünyasına örnek oldu; o yüzdendir ‘ne alaka’ diyeceğimiz yerlerdeki Mustafa Kemal büstleri, cadde isimlerine şaşırmamak gerek… Etki çok fazladır detayda boğmaya gerek yok. Ama bugünlerin kamuoyu tartışmasında öne çıkan ismi Che’nin önemli referansı Perulu Marksist Mariategui’nin Mustafa Kemal ve 1923’e oldukça pozitif yaklaşımı rahatlıkla hatırlanabilir, kısa bir araştırmayla incelenebilir… Geçmişten gelen miras aslında mirasın cüreti ve kurucu karakteri düşünüldüğünde çok önemli imkanları da açığa çıkarabilecek güçte…Günümüzde neden bu topraklar daha eşit bir dünya için yeni örnekler yaratmasın ?

 

Berkay Aydın

 

CEVAP VER