Cumhuriyetçilik – Mehmet Talin

0
1247

Cristopher Flood Fransa’da gelişen yeni-cumhuriyetçi siyaseti anlatırken ulusu ve toplumu ayrıştıran çeşitli sorunları ortaya koyuyor: küreselleşme tarafından tetiklenen ideolojik akımlar, neoliberal ekonomizmin işgali, AB ve ABD’nin serbest piyasacı ekonomilerinin tahribatı, doğudan batıya ve güneyden kuzeye yönelik göç akımlarının sebep olduğu etno-milliyetçi ve multi-kültüralist eğilimer, beyaz ırkçılık (özellikle FN), İslamcılık vs.[1] Fransa’da, yani kapitalizmin oldukça güvenli bir merkezinde, kapitalizmin o kadar da güvenli bir merkezi olmayan ülkemizdekine benzer bunca sorunu teşhis etmek ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ancak 1980 sonrası dünyanın küreselleşme adıyla aldığı yeni hal bunu bir şekilde zorunlu da kılıyor. Küreselleşme, veya başka bir deyişle, Ortadoğu’ya, Asya’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya ultra-liberal Ayn Rand’ın görüşlerine uygun bir şekilde ABD tarzı “özgürlüğün” piyasa veya silah zoruyla götürülmesi ve böylelikle küresel bir piyasa homojenizasyonu oluşturulması ayaklardan sadece bir tanesidir. Konunun tepkisel olarak tanımlayabileceğimiz diğer ayağını ise göç dalgaları, yükselen dinci ve ırkçı akımlar (ki Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki İslamcı akımların çoğu ABD ve Avrupa sermayesi tarafından desteklenmiş ve desteklenmektedir, ancak bu çıkar ilişkisinden taşan ve asla tam olarak sermaye gereksinimlerine uymayan ve kendi gündemine sahip çıkan tepkisel bir boyutu da vardır İslamcılığın) ve buna mukabil solun büyük kısmını ele geçiren multi-kültüralist eğilimlerdir. Dolayısıyla küresel homojenizasyon sadece piyasa olarak değil ama ırkçılık, dincilik ve sol liberal eğilimlerin Batı’da bile artması ve yaygınlaşması olarak da gerçekleşir.

Bu noktada ya da bu karmaşada cumhuriyeti muhafaza etmek ne anlama gelir? Ya da ulusal birliği sağlamak? Konu oldukça hassastır çünkü “muhafaza etmek” ve “ulusal” terimleri birçok farklı anlama da gelmektedir. Bu yüzden temkinli ilerlemeliyiz. Özellikle de Fransa’daki aşırı uç sağ partinin isminin “Ulusal Cephe” olduğunu aklımızda tutarak. İlkin, sosyalist soldan yeni-cumhuriyetçi bir politika üretilebilir mi sorusuyla karşılaşırız. Bu soru ülkemizde olduğu gibi (Birleşik Haziran ve CHP arasındaki ne tam olarak ayrışan ne de tam olarak birleşen iki ayrı siyaset yapma tarzının yarattığı gerilim de bunun bir göstergesidir) Fransa’da da gündemdedir. Yine de uç sol tarafından revizyonizm veya muhafazakarlık olarak sıklıkla, hem Fransa’da hem de Türkiye’de yaftalanmaktadır. Benzer şekilde uç sağ tarafından da etno-milliyetçi olmadığı ya da “dejeneratif” olduğu gerekçesiyle eleştirilmektedir. Liberal sağ tarafından devletçi ve gerici, liberal sol tarafından ise faşist tek tipçi bulunmaktadır. Ancak bu soru sorulmalıdır. İkinci olarak, bu soruyla ilişkili başka bir soru gündeme gelir. O da “neden bunu yapalım?” ya da “bu tarz bir siyaset için onto-politik bir gerekçe veya temel var mıdır?” sorusudur.

Yine Fransa’dan devam edelim. Fransa’da geleneksel ve devamlılığı olan cumhuriyetçi bir sol parti yoktur (Türkiye’de CHP’nin aksine) ve son birkaç on yıla baktığımızda çeşitli hareketler aralıklı olarak o konumu işgal etmektedir (MRC, UMP gibi). Bu partilerin ve çeşitli benzer bağımsız hareketlerin ortak bir söylemi yoktur, hatta niyetleri belki birbirinden çok farklıdır. Ancak belirli oranda bir seçmen kitlesi ve bazı entelektüeller tarafından benzer kaygılarla desteklenmişlerdir. Bu kaygının ne olduğuna bakacak olursak şunu görürüz: küreselleşme, neoliberalizm, ırkçılık, anti-demokratik muhafazakarlık, İslamcı fundementalizm, etno-bölgesel bağımsızcılık ve sol multi-kültüralizm, cumhuriyeti, bir başka deyişle, ulusal güvenliği, kamu yararını, soysal hakları, sosyal güvenceleri, genelin çıkarlarını, bağımsızlığı, laik eğitim sistemini vb. tehdit etmektedir. Örneğin, Taguieff yeni-cumhuriyetçi politikalara sosyalist soldan veya hatta diyebiliriz ki anarko-sitüasyonizmden yaklaşan bir entelektüel. Akademik kariyeri ırkçı ve yeni sağ politikaların eleştirisi ile olgunlaşmış biri olmakla birlikte burada ne arıyor? Taguieff iki düzeltme yapıyor. Birincisi, kendisini ulusalcı olarak değil ulusçu olarak tanımlar. Bu düzeltmenin gerekçesi elbette kendisini FN gibi ırkçı, uç sağ bir oluşumdan farklı bir konumda bulmasıdır. Ancak bu yine de biçimsel bir düzeltmedir ve sadece konuma vurgu yapar. Henüz kesin bir yargıya buraya bakarak varamayız. İçerikte düzeltmeye bakacak olursak ise ilginç bir şey söyler: muhafaza etmeksizin muhafaza etmek. İşte bu nokta FN’den ayrılan ve konuyu sola açın esas politik kararlılıktır. Taguieff muhafazakar veya yeni-muhafazakar (neo-con) değildir. Bir cepheyi korumanın (muhafaza) ilerici bir sonuç vereceğinin (muhafaza etmeksizin) ayırdındadır sadece, çünkü muhafaza edilen şey burada ilerici cumhuriyetçiliktir. Peki bu nasıl mümkün olacaktır veya bu kadar karmaşa basit bir siyasi talep ile, cumhuriyetçi politikalar ile çözülebilecek midir gerçekten?

Esasında hiç de basit değildir. Ancak buradaki esas nokta etkin sol politikanın basitlikten değil basitleşmeden geçtiğini bilmektir. Hareketin bir aşamasında iki karşıt kutup belirmelidir, hareket basitleşmelidir. Biz ve onlar. Bir başka deyişle antagonizma. Şimdi bir örnek verelim: Laclau’yu Türk entelejansiyasına servis eden odaklar nedense tam agonistik bir politika pratiği önermişlerdir bizlere, İslamcı politikayla, neoliberalizmle vs. anlaşarak ve güç birliği yaparak sorunların üstesinden gelmek; ama bu ne Laclau’da ne de onun Mouffe ile beraber yazdığı kitapta geçerliydi. Sol hegemonik bir ilişki, antagonizma yok iken mümkün değildi, antagonizma yok iken politika yapmak dahi mümkün değildi onlara göre. Ve ne oldu? Antagonizma unutuldu veya unutturuldu. Tam agonistik ilişki önerisi ve bunun 2007-2013 arasındaki fiili uygulamaları felaketle sonuçlandı ve ülke bu aşamaya geldi. Laclau ve Mouffe’nin ülke solundaki kötü şöhreti de esasında onları Türkiye’ye servis eden ve hatta Laclau’nun “On Populist Reason” isimli kitabına yemeyip içmeyip ta Fransa’lardan müdahale edip kitabın Türkiye hakkındaki kısmını manüple eden sol liberal şöhretlerden kaynaklandı. Ancak bu noktada takılı kalmak ve bunu uzatmak yerine antagonizma ya da basitleşme nedire odaklanmak gerekir. Şöyle de söyleyebiliriz: bir cepheyi muhafaza etmek, veya hatta o cumhuriyetçi cepheyi bizatihi oluşturmak ya da antagonizma nasıl olur da ilerici bir sonuç verebilir? İşte sorulması gereken soru budur.

Yine Fransa ve Türkiye arasındaki tarihteki benzer bir duruma işaret edelim. Basitlik değil ama basitleşme, antagonizma, ben ve onlar, bir cepheyi savunmak, muhafaza etme nedir? Robespierre ve yanındakiler günümüze benzer bir durum karşısında bulmuşlardı kendilerini: bir yanda katolizm ve aristokrasi, öte yandan kralcılık, iç savaş ve dış savaş tehditleri, daha bitmiyor, burjuvazi ve sonu gelmez talepleri; peki jakobenlerin kurduğu antagonistik ilişki neydi? Biz (yoksullar, halk) ve onlar, hepsi. Robespierre bir basitleşmenin mucidiydi burada, yoksul halkı diğerlerinden, hepsinden korumak, daha da yoksullaşmanın önüne geçmek. Bir muhafaza gibi görünüyor ilk başta ancak sadece cumhuriyetin 1792’de ilanı ile mümkün olmuştur bu. Muhafaza etmeksizin muhafaza etmiştir. Atılım ya da devrim denilen şey budur. Çünkü ancak ilerleyerek korunabileceğini fark etmiştir Jakobenler. Veya Türkiye’ye bakalım, bir yanda İslamcılık ve çıkarcı gruplar, öte yandan saltanatçılık, ve burjuvazinin sonu gelmez talepleri (dışarıdan kapitülasyonlar ve sonrasında içeriden Serbest Fırka tarzı akımlar), işgal edilmiş bir ülke. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin anayurdu savunusu bir muhafaza olarak görünüyor ilk bakışta ama ancak cumhuriyetin ilanı ile savunulabilmiştir yurt. Yani devrim yaparak. Halkçı cephe ve diğerleri arasında basitleştirilen anayurt muhafazası olarak antagonistik ilişki kurulmasa idi, ilerici bir devrime sahip olmayacaktık. Muhafaza etmeksizin muhafaza etmiştir Mustafa Kemal de.

Bugünün koşulları 1792 veya 1920’den çok mu farklıdır? 2016 dünyasında küreselleşme tarafından tetiklenen ideolojik akımlar, neoliberal ekonomizmin işgali, AB ve ABD’nin serbest piyasacı ekonomilerinin tahribatı, doğudan batıya ve güneyden kuzeye yönelik göç akımlarının sebep olduğu etno-milliyetçi ve multi-kültüralist eğilimer, beyaz ırkçılık, İslamcılık. 1792 Fransa’sında katolizm ve aristokrasi, kralcılık, iç savaş ve dış savaş tehditleri, burjuvazi, 1920 Türkiye’sinde, İslamcılık ve çıkarcı gruplar, saltanatçılık, burjuvazi, işgal. Birçok farklı düşman ve halkçı ulusçu bir politika arasındaki konum savaşı ya da basitleşme. Evet benzerdir ama yine de farklıdır. Bu farklılığın sebebi ise bugün cumhuriyeti muhafaza etmenin yine ve bir kez daha ilerici bir sonuç verecek olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla asla yerinde sayma veya geriye dönüş yoktur burada, cephe savunulduğunda, muhafaza edildiğinde, her zaman ilerici bir sonuç alınacaktır. Cumhuriyet muhafaza edildiğinde, bir kez daha ileriye adım atılacaktır.

Son olarak, paranoyak bir politika ya da politikada paranoya sorusu gündeme gelir. Acaba muhafaza etmek ve bu yönde yürütülen politika paranoya mıdır? Cumhuriyetçiler paranoyak mıdır? Öncelikle, eğer paranoyayı zarar görme (perseküsyon) veya öldürülecek olma hezeyanlarını kapsayan bir psikotik durum olarak tanımlayacak olursak (ki paranoyanın despotik soykütüğü böyledir), ne Robespierre ne de Mustafa Kemal paranoyaktır. Robespierre, belki devrime ben de ihanet edebilir ve giyotine gidebilirim dediğinde veya gerekirse hepimiz Paris’in orta yerinde ölürüz dediğinde, ya da Mustafa Kemal, eğer Ankara’ya girerlerse gerekirse tek başıma Elmadağı’na çıkar son kurşunumu atarak ölürüm dediğinde bu neye işaret eder? Despotik paranoyanın soykütüğüne bağlı bir şey değildir bu, gerekirse ölürüz diyor bu adamlar. Dönüştürülmüş, mutasyona uğramış bir paranoyadır bu, gözler liderin üstünde olsa da onlar devrime bağlıdır, devrimin üstündeki gözleri, devrimi tehdit eden düşmanları teşhis ederler her zaman; ve böylece paranoyadan farklı bir hale gelir durum, muhafaza ederken esasında etmezler, devrimcidirler. Osmanlı anayurdunu muhafaza ederken başından beri cumhuriyetçidir Atatürk, çünkü başka yolu yoktur. Klasik despotik paranoya ise çok başka bir durumdur, örnek vermek gerekirse, Mustafa Kemal iki tarzına işaret eder bunun: ilkin, saltanatı korumak isteyen Damat Ferit hükümeti ve Ankara’ya kadar olan uzantıları, evet bunu teşhis etmek kolaydır, işbirlikçi ve komplocudur bunlar. Saltanat üzerindeki gözleri teşhis ederler. Ancak ikincisi daha değişiktir, Ferit hükümeti düştükten sonra görev alan sadrazam ve kabinenin çekimserliği; Atatürk onları işbirlikçi oldukları için değil, korkak oldukları için hain ilan eder. Dolayısıyla ilkinde saltanatı ve ikincisinde, yani Ferit sonrasında, ancien regime’i muhafaza eden bir paranoya vardır. Ki bunlar hemen hemen aynı şeydir. Ama ikisi de ilerici bir sonuç vermeye muktedir değildir. Muhafaza ederken muhafaza ederler. Niye? Çünkü ikisi de agonistiktir, düşmanla anlaşarak korumaya çalışırlar… antagonizma, basitleşme, politika yoktur bu tarz bir siyasette. Başka bir örneği 1871 Paris Komünü’nden verelim: Komünün kendi girişimine toplumsal bir nitelik vermek istediği ve yeniliklerin öncüsü olduğu yer çalışma alanıydı. Çalışma, sanayi ve ticaret komisyonuna bir Marksist, Léo Frankel atandı. Küçük burjuvazi ve emekçi sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla, belirli sayıda toplumsal önlemler alındı: ticari faturaların ve kira borçlarının iptali, fırın işçilerinin gece mesaisinin kaldırılması, ücretler üzerindeki para cezalarının ve kesintilerin kaldırılması, iş bulma kurumlarının kaldırılması, son olarak 10 saatlik mesainin kabul edilmesi. Çalışma yaşamını organize etmeyi ve işsizlere iş bulmayı amaçlıyordu. Maliyeye ise, komün, vicdanlı dürüst bir muhasebeci olan François Jourde’ü yerleştirdi; ancak kendisi Fransız Merkez Bankasının kamulaştırılması karşısında çekimserdi: “kimse aklından Fransa’nın kaderiyle oynamayı geçirmesin.”[2]

François Jourde’ün paranoyası ve komüncülerden topladığı nefret yine ancien regime üzerindeki tehditleri teşhis eden bir psikotik durumun sonucudur. Peki bugün Fransa ve Türkiye’deki yeni-cumhuriyetçilik, küreselleşmenin doğurduğu karmaşık durum karşısında ulus ve cumhuriyet gibi ancien kavramların savunusu değil midir diye sorgulanabilir. Yani klasik despotik paranoya değil midir bu yine? Ama öyle değildir. Çünkü bugün ortaya koyduğumuz cumhuriyetçilik antagonistiktir, oysa Jourde agonistiktir, ancien Fransa’nın olası geleceğini düşünmektedir, düşmanla, barikatların ardındakilerle anlaşarak gerekirse… Dolayısıyla iki farklı siyaset arasında keskin bir sınır çiziyoruz. Agonistik, hastalık olarak paranoya (1792’de Jirondinler, 1871’de François Jourde, 1919’da İstanbul hükümetleri) ve antagonistik, mutant paranoya – ki bu noktada artık paranoya değildir (1792’de Robespierre, 1920’de Mustafa Kemal). İlki muhafazakar, gerici; ve ikincisi muhafaza ederken ilerici, devrimci. Paris komününün ilericiliği de çok ilginçtir zaten bu bağlamda: 1871’in evrensel cumhuriyeti (komün), 1792 ve 1848’in birinci ve ikinci cumhuriyetlerini muhafaza etmektedir, ama muhafaza ederken devrim yapmaktadır. İlericidir.

Mehmet Talin

[1] Cristopher Flood, Nationalism or Nationism? Pierre-André Taguieff and the Defense of the French Republic, South Central Review 25.3 (Fall 2008): 86-105

[2] http://www.larousse.fr/encyclopedie/divers/la_Commune/114248

CEVAP VER