İslamofobi Furyası ve Avrupa Solu – Burka Bayram

0
1121

“İslamofobi”… Son yıllarda bütün Avrupa solunun diline dolanan bu terim, büyük bir ivmeyle solun karşı olması gereken bütün değerleri, kültür ve inanç özgürlüğü gibi kavramlara sırtını dayayarak meşrulaştırmaya ve Avrupa’da 16. yüzyıldan bu yana önce aydınlanmacıların, sonra da solun yüzyıllardır kanlı bedeller ödeyerek kazandığı bütün değerleri tehdit etmeye devam ediyor. Peki Avrupa’daki neredeyse bütün sol organizasyon ve partilerin dilinden düşmeyen ve oldukça masum ve insani olarak lanse edilen, daha doğrusu bu yönde algı oluşturulan bu terim aslında ne kadar masum?

Öncelikle terimin ne denli yanlış kullanıldığı ile ilgili ufak bir hatırlatma yaparak başlamak lazım, Strazburg Üniversitesi öğretim üyesi, Prof Dr. Samim Akgönül’ün 2013 yılında Deutsche Welle’e verdiği röportajda islamofobi ve müslümanofobi kavramlarını net bir biçimde ayırması, bu konuda süregelen tartışmaların akademik olarak teorize edilebilmesi hususunda adeta bir anahtar görevi görmüştü. Samim Akgönül, “İslam’ı dogmatik bir düşünce sistemi olarak eleştirmek ne kadar meşru ise, “Müslüman” olarak algılanan insanları bu eleştiriden hareketle ayrımcılığa tabi tutmak o kadar kabul edilemez” sözleriyle, Müslüman Avrupa vatandaşlarını hedef alan her türlü saldırı ve ayrımcılık için neden islamofobi kavramının değil de müslümanofobi kavramının kullanılması gerektiğini nedenleriyle DW’ye verdiği röportajında açıklamıştı. [röportaj]

Müslümanofobi kavramını anlatmak için en uygun kelime aslında ırkçılıktır. Bir bireyin sadece sakalından, Arapça isminden veya Müslüman bir ülkeden gelen kökeninden dolayı saldırıya uğraması veya en basitinden işe girememesi ırkçılıktan öte bir şey değildir. Dolayısıyla bu yapılan saldırılar İslam’a yönelik değil, kendinden olmayan bireylere ve gruplara karşı yapılan bilinçsiz ve ırkçı saldırılardır. Kafatascı bir neo-nazi’nin veya Avrupalı standart bir ırkçının, İslam hakkında çok derin entelektüel birikimi olduğunu düşünmek ve bu sebeple bu saldırıları yaptığını düşünmek herhalde çok büyük saflık olur. İslamofobi terimi ise zaten etimolojik olarak da anlaşıldığı üzere, derdi dinin kendisinden, değerlerinden ve dogmatikliğinden korkmak/rahatsız olmaktan başka bir şey olmayan, eleştirel bir görüştür. Dolayısıyla İslam dini üzerine entelektüel bir birikiminiz, bilinciniz ve tecrübeniz olmadığı takdirde zaten islamofob falan olamazsınız, anca cahil, ağzından salyalar saçan, saldırgan bir ırkçı olabilirsiniz. Dinin değerlerinin, kutsal metinlerinin, pratiklerinin incelenmesi ve araştırılması sonucu bir dinin kendisinden kopmak, korkmak ve eleştirmek son derece olağan ve insansıdır aslında. Hiçbir dogmatik sistem eleştirilemez olmadığı gibi, aynı mantıkla islamofobi de sonuna kadar meşrudur, ifade özgürlüğü olarak değerlendirilip kesinlikle bir suç olarak görülmemelidir.

Peki bu denli olağan ve meşru bir kavram olması gerekirken islamofobi Avrupa’da, özellikle sol içinde nasıl bu kadar şeytanlaştırıldı? İşte art niyeti aramamız gereken nokta da tam olarak burada başlıyor. Avrupa Solu, özellikle son yirmi yılda özgürlükçülüğünden ödün vermemek için belki de tarihindeki en büyük hatayı yaparak, Müslüman Kardeşler benzeri sayısız örgüt ve kuruluşa yakın isimlerin içlerine sızmalarına ve sol içinde lobi yapmalarına büyük bir saflıkla göz yumdu. Hala çok kopmamış gibi gözükseler de bu örgüt ve kuruşlar çoktan solu bir basamak gibi kullanıp kendilerini ve görüşlerini meşrulaştırarak sessiz sedasız medyaya ve devlet kurumlarına kadar sızdılar. Bu durum beraberinde neler mi getirdi? Kökten tanrıcılık, kadın düşmanlığı, hatta ve hatta çocuk gelin gibi çağdışı olgular, sol içinde asla kabul edilmemesi gerekirken bir anda liberal bir ağızla, sanki kültürel birer hakmış gibi görülmeye başlandı, tartışılmasının bile suç olması gereken konular medyada tartışılır hale geldi. Hatta yeri geldi, başta Norveç olmak üzere iltica merkezlerinde, yani resmi devlet kurumlarında dahi çocuk evliliklerine göz yumuldu…

Yıllarca yapılan her türlü ırkçı saldırı için ısrarla islamofobi denmesi de bilinçli bir algı yönetiminden başka bir şey değildi aslında. Kavramları birbirine sokarak insanları manipüle etmekle başlayan bu strateji, islamofobiyi adeta bir set gibi her türlü islam eleştirinin önüne çekerek eleştirilemez bir tabu haline getirene kadar devam etti. Böylelikle küçük kirli hesaplar peşindeki örgüt ve kuruluşlar, hem kendilerine azınlıklar içindeki gençleri radikalleştirmek için açık bir alan yaratmış oldular, hem de islam eleştirisi yapan kesimleri ırkçı gibi gösterip şeytanlaştırarak kendilerini akladılar, unutturdular veya gizlediler.

Senelerdir islamofobi furyasının peşine takılıp giden Avrupa Solu’nda ufak tefek bireysel uyanışlar olsa da, toplu olarak herhangi bir uyanış, hatta en ufak bir farkındalık bile yaşanmadı. Yakın bir gelecekte de bu durum pek değişecek gibi görünmüyor. Prof. Dr. Samim Akgönül’ün müslümanofobi-islamofobi ayrımı eğer ki ısrarla sol literatüre sokulmazsa ve bu iki terimin ayrımı kesin olarak vurgulanmazsa, ne kadar islami terör saldırısı olursa olsun, Batı Medeniyeti’nin yüzyıllardır bedel ödeyerek yarattığı değerlere ne kadar saldırı olursa olsun, hiç bir şey farketmeyecek. İslamofobi Lobisi yine her işin altından daha da güçlenerek çıkacaktır.

 

Burka Bayram

CEVAP VER