Tanyeri – Kutay Çiçekçiler

0
692

Yazıya, ilk önce hayli zamandır görmezden geldiğimiz veya belirli sığ argüman ve varsayımlarla üstünü örttüğümüz bir gerçeğe değinerek başlamak isterim. Anadolu ölüyor. Yazılı kayıtlara ilk olarak M.Ö. 23’üncü yüzyılın Mezopotamya lahitleriyle Hitit Diyarı olarak geçen, Yunan kültürünün M.Ö. 1400 civarında Asya olarak betimlediği ve tabiri caizse kadimden bu yana insanlığın ilerleyişine, yaşamına, nefesine tanıklık eden, dünyanın diğer can alıcı bölgeleriyle birlikte medeniyetimizin öncül yuvalarından olan bu coğrafya sonsuza dek yok olmak üzere. Tolkien’in Orta Dünya’sındaki Gondor gibi bir istila altındayız. Tarih içerisinde defa defa baş göstermiş Ork istilası bu sefer geçici bir terör ve yıkım yaratmayacak gibi görünüyor. Bu vahamete dur diyemezsek, Uzak Asya’dan dört nala gelip, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu yaşlı coğrafya, iklimi, dağı, yaylası, dereleri, tarihi, kültürü, dilleri, anıları, her şeyiyle silinecek ve insanlığın hafızasında bir zamanların Uruk’u , Babil’i, Ninova’sı gibi sadece bir hayaletten ibaret olacak. Anadolu ölüyor.

Biz Anadolulular, atası, dedesi, nenesi açlık, ölüm, kıyım, yoksulluk, umutsuzluk görmüş, epi topu birkaç nesil öncesinde sömürgeci katillerin süngüsü altında nefes alıp vermeye çalışmış ve bu uğurda öyle veya böyle canını vermiş yeni nesiller, insanlık medeniyetine bu toprakların sunduğu son tohumlarız. Şayet binlerce yıl öncesinden çıkagelip türlü kültür, yaşayış, zorluk ve mücadeleyle bugüne kadar yaşamını sürdüren Anadolu’nun ve onun taşıdığı değerin, bizzat kendi değer ve şerefimizin insanlık içerisindeki yerini anlamazsak, topraktan öte, kendimizi kaybedeceğiz. Öksüz kalacağız. Bizim yaşadığımız mezalim bir yana, insanlık öksüz kalacak.

İnsanın içinde bulunduğu şartlardan hoşnutsuz olması ile kendi özüne sırtını dönmesi ve benliğinden kopması farklı şeylerdir. Bizler, bu ikisini birbirine çorba etmiş durumdayız. Şartlar, içeriği ne olursa olsun fikren veya fiziken bir çatışmanın konusu olabilir ve üstesinden gelinebilir. Lakin, bunun için öncelikle kişi ve kitlelerin öze duydukları nefreti aşması gerekir. İnsanlığın bir üyesi olan biz Anadolulular ilkin bu öz nefretten kurtulmalıyız. Bizi, kendimizden kurtaracak ve içine düştüğümüz bu özgüvensizlik, umutsuzluk kumpasını kıracak bizden başka kimse yok. Bir başımızayız.

Üstüne bastığımız, havasını soluduğumuz, geçmişiyle, mirasıyla yoğurulduğumuz Anadolu, tarihin gidişatıyla birlikte toplumsal ve kültürel olarak sürekli evrilmiş ve insanlık yaşantısında yerini almayı başarmıştır. Bu değişimlerin en son örneği, en keskini ve belki de Anadolu’nun son atımlık kurşunu, 90 küsür sene öncesinde Meclis’in arka bahçesi Ankara Polatlı’ya top mermileri düşerken öz kararlılığına tutunabilmiş Milli Mücadele ruhu ve sonrasında şerefiyle, çağdaş dünyanın bir üyesi olma amacıyla kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’dir. Kurduğumuz cumhuriyet ne yama, ne restorasyondur. Aksine, cumhuriyetimiz, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1935 yılı Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı’nda dediği gibi yıllarca verilen mücadelenin üstüne bina edilmiş ‘’Yeni vatan, yeni sosyete (toplum), yeni devlet’’ projesidir. Cumhuriyet, bir medeniyet ve istiklal yolculuğudur. Anadolu’nun yeni karakteri ve öz devrimidir.

Cumhuriyet Devrimi’nin, Anadolu Aydınlanması’nın insanlığa ve bu topraklara miras bıraktığı bizler, Atatürk’ün 1935 Kurultay’ında değindiği üzere, ‘’iç ve dış düşmanların süngüsü altında’’ toplanan Sivas Kongresi’nin taşıdığı kararlılık ve özgüvenden çok uzağız. Öncelikli amacımız, söylediğim gibi içinde bulunduğumuz şartların kötücüllüğü ile benliğimizi ve yapabileceklerimizi ayırmak ve kendimize insanlığın geleceğinde haklıca bir yer edinme ülküsü edinmek olmalıdır. Emperyalizm ve onun ekonomik izdüşümü, bir nevi cezbedici ve karakter unutturucu unsuru olan kapitalizm, bizi kendi benliğimizden koparmıştır. Tıpkı eski kafa bir öğretmenin öğrencilerine sürekli ‘’Olamazsınız’’ demesi gibi. Düşünsel endoktrinasyon bugün toplumumuzun özellikle okumuş kesimlerinin en içlerine kadar, iliklerine kadar işlemiş ve bizden bir cacık olmayacağı görüşü yıllar içerisinde, bu toprakların öncül bağımsızlıkçı unsurlarının mücadele ruhunu köreltmiştir. İçinde bulunduğumuz şartların zorluğu ile potansiyelimiz arasına bir farkındalık çizgisi çekmemiz, şartlarımızı tüm gerçekliğiyle konuşmamız ama Cumhuriyet ve devrimimizin ortaya koyduğu kararlılıktan uzaklaşmamamız bu sebeple hayati önem taşımaktadır. Bizler, Anadolu’nun son mahsulleriyiz. Bizden gerisi devasa bir düşünsel çöplüktür. Kesin yenilgi, bizim umutsuzluğumuz üstünde yükselecek ve biz, bir kısmımız bu istilaya alışmaya çalışırken, tüm benliğimizin yok oluşunu sitem ve ağıtlarla oturduğumuz yerden çaresizce izleyeceğiz. Kendi vatanımızda diaspora olacağız.

Bizler, fiili işgali vatandan sürmüş ama düşünsel işgal ile tarihin politik manevraları içerisinde her zaman mücadele etmek zorunda kalmış, kalıcı bağımsızlığı eylemde sürekli olarak yakalayacak imkanı bulamamış bir hakkaniyet, barış ve gerçekçilik şantiyesinin emekçileriyiz. Bizlerin, cumhuriyetimizin, medeniyete yetişmek, onu omuzlamak için yaptığımız aralıksız devrimlerin, cihanın başka herhangi bir yerinde sömürü düzenine karşı baş göstermiş hiçbir toplum ve hareketten farkı yoktur. İçte yenmemiz gereken düşman, dıştakinin, küresel düzenin, dünyanın çeşitli toplumlarının üstüne çöken kabusun aynısı, bizzat kendisidir.

Vermemiz gereken mücadele, Atatürkçü Devrim’in korunması, cumhuriyetin bir toplusal karakter olarak müdafaa edilmesi geçmişe, kahramanlıklara öykünme değildir. Aksine, gerçekçiliğin ta kendisidir. Cumhuriyetçilik bir zamanlar olup bitmiş bir nevi sıradışılığın çeşitli betimlemelerle yüceleştirilmesinin aksine, akla uygun bir gerçekçiliğin hatırlanması, benliğin kazanılması ve tüm kara propagandaya rağmen savunulmasıdır. Şayet bizler başarıya ulaşır ve devrimin karakterini ileriye taşıyabilirsek, Cumhuriyet de dünyanın diğer bölgelerinde olacağı gibi insanlığın terakkiperver karakteriyle siyaseten evrilecek ve yeni iktisadi düzenler dahilinde yoğurulup, medeniyet içinde yerini alacaktır. Lakin bugün itibariyle mevzimiz, sömürüye karşı, yapabilecekleriyle barışık bir toplum karakteri kurmak ve devrim kongrelerindeki atılımı mevcut çağa uygun bir şekilde yeniden canlandırmaktır. Biz dahil hiçbir yaşantı, ulus böylesi bir eziklikle ağıt yaka yaka yok olmayı hak etmiyor.

Bugün Atatürkçüler olarak tanımladığımız, yaşadıkları dönemde kendilerini ‘’egemene boyun eğmemiş devrimciler’’ olarak tanımlayan cumhuriyetçi kadroların mahareti neydi biliyor musunuz?

Unutmayalım ki ‘cesur bir kez, korkak bin kez ölür’. Önemli olan, insanın bu toplumda bir mezar taşı gibi suskunluk simgesi olmamasıdır. – Uğur Mumcu

Kutay Çiçekçiler

CEVAP VER