Geleceğin Bugünü Gören Kurguları: Distopyalar – Umut Erdoğan

0
872

Bilimin gelişmesindeki hızın artması ve kısa zamanda büyük değişimler yaşanması, örneğin bilimin gelişmesine bağlı sanayinin gelişmesi, yanı başındaki makineye yıllardır yaptığı işi kaptıran bir işçide nasıl bir şok yarattıysa, Hobsbawm’ın “uyuşuk” olarak tanımladığı tarım toplumlarının yerini  kapitalist üretime, en kısa zamanda en yüksek verimin hedeflendiği, makineler önderliğinde yürüyen toplumlara bırakması da aynı durumu yaratan bir etkendi diyebiliriz. Zira kar amacıyla gözü dönmüş girişimci ruh(!)ların set çekilemez atağı karşısında geçmişin otorite sembolleri sarsılmış, gücün olduğu yerler değiştirdi.  Üretimin değişen boyutu, çalışanlar için devasa bir zulme dönüşürken, emperyalizm güçlenirken, “bilginin güç” olduğu bu dünyada güç artık bilim ve teknoloji üzerindeki denetimin sahipliği şekline dönüştü. Kontrol gücünün yeni sahipleri, makinelerin hakimiyeti karşısında makinelerin “yardımcıları”na dönüşen yeni işçilerin işverenleri haline geldi. Haliyle bir devrim niteliğinde olan sanayideki gelişme, yeni bir dramı, ücretli emeğin yeni kölelerinin dramını, artan işsizliğin ve yoksulluğun yeni boyutlarını, yani insanlar üzerinde bu gelişmenin karanlığını doğurdu.

Distopyaların, teknolojinin gelişmesinin olumlu yanlarının ötesine kafasını çevirerek, ışıklar saçan “gelişmiş ülkelerin” teknolojilerindeki ihtişamın, kontrol ettikleri insan “sayısının”, üretimdeki “başarılarının” diğer tarafında yer alan kabus gibi gerçeklerin farkına varılmadan oluşturulabilecek kurgular değil diye düşünmekteyim. Bu yüzden, krizden krize düşen günümüz dünyasının şatafatlı kısımlarının üzeri biraz örtüldüğünde karşılaşılacak olan şeyin, bilmem kaç yıl önce yazılmış bir romandaki tasvirin, okurken okuyucuya uzak gelen o korku egemenliğinde, karanlığın pençesindeki umutsuzluk tablosu olacağını tahmin ediyorum.

Distopya diyince akıllara ilk gelen romanlardan olan George Orwell’in 1984’ünün ya da Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sının sıklıkla anıldığı, insanların gündelik hayatlarına dahil olan çoğu şeyin bu iki distopyadaki kurguyla gösterdiği benzerliklere işaret edildiği durumlara tanık olmak pek mümkün. Ancak farklı konular üzerinden ilerleyen, farklı distopyaları da unutmamak gerekir:

Yevgeny Zamyatin “Biz”: Yazıldığı dönemin (1920 – 1921) bin yıl sonrasında geçen Biz, ilk modern distopya olarak kabul ediliyor.  Teknolojinin insanın insan yönünü yok edeceği düşüncesinin, katı bir yönetim altında mükemmel bir planlamayı amaçlayan bir toplumun sonunun varabileceği tablonun karanlık yönünü görmek mümkün Biz’de. Roman, matematiğin egemenliğinde, insanların bireyler yerine aslında sayılara dönüştüğü bir kurguda, kusursuz bir düzenin, üretimdeki verimlilik için kurulmaya çalışılmasının yanında, insanın insanlığa ve kendisine yabancılaşması seviyesini oldukça sert anlatıyor.

Hugh Howey “Silo”: Hugh Howey’nin sürükleyiciliğin sınırlarını zorlayan Wool serisinin ilk kitabı olan Silo’da dünyanın zehirli gazlar etkisinde kalmasının ardından, yer altında oluşturulmuş bir siloda yaşamakta olan bir toplum karşımıza çıkıyor. Yüzeyden ve geçmişlerinden uzak tutulan bu toplumun, kendi kuralları ve yaşam şekilleri içinde “dışarıyı merak etmek” başlı başına bir tabu ve bunu dile getirmek ise “temizlik” cezası gerektiriyor. Temizlik cezası ise, yalnız yüzeye en yakın kattaki ekrana dışarıdaki görüntüyü yansıtan kameranın, silo dışına çıkarak temizlenmesi. Yani temizlik süresince yetecek oksijen sağlayan bir kıyafet içinde yüzeye çıkmak, kamera yüzeyini temizlemek ve ardından oksijenin bitmesiyle beraber sonun gelmesi. Yani ölmek. Yani dışarıyı merak etmenin sonu ölüm… Yıkılan bir gücün ardından, silinmiş bir geçmiş ardından, yer altında arta kalmış bir avuç insanın kendi geleceklerini kontrol altına almaya çalışmak için uyguladıkları yöntemler takdir edilesi. Silo’da günümüz dünyasının siyasetine, devlet yönetiminde söz sahibi olan her değere yaptığı göndermeler, bariz sistem eleştirileri mevcut. Çizdiği tabloda ise bazı idealler ve ütopyalarda sık rastlanan, ancak kurgu olmayan dünyanın içinden çıkmış bir düşüncenin insanı kendisine çeken noktalarını da görmek mümkün: Silonun nüfus planlamasının kusursuzluğu, geri dönüşüme verdikleri önem, gelişmiş teknolojileri, üretim ilişkileri, yemeğin, eşyanın, zamanın fazlasına değil, ihtiyaç duyulan kadarına sahip olmayı benimsemiş insanların yaşadığı bir toplum…

Paolo Bacigalupi “Kurma Kız”: Ödüle doymayan bir roman demek yanlış olmaz bu romanı için. Kurma Kız, 2009 Hugo En İyi Roman Ödülü, 2010 Nebula En İyi Roman Ödülü, 2010 Locus En İyi Roman Ödülü, 2010 Joan W Campbell Ödülü ve 2010 Compton Crook En İyi Roman Ödülü sahibi. Doğal kaynakların düştüğü dar boğaz içinde ülkeler parçalanmış halde olduğu, kaos içindeki bir dünyayı var Kurma Kız’da: “Kalori” şirketleri dünyanın kontrolünü ellerinde tutmaktadır. Farklı şirketlerin yarıştığı bu pazarda, mafyanın ve devlet yönetiminin, krallığın güçleri sıklıkla çatışmakta, alttan alttan yürütülen gizli faaliyetler ile ülkeler karmaşaya sürüklenmektedir. Asıl amaç ise her zaman olduğu gibi daha fazla paradır. Zira kapitalizm, nasıl bir hastalıksa, sonu gelen bir dünyada bile kendisine tutunacak bir beden yaratabilmektedir. Mafyanın, birbirine düşman devlet kurumlarının ve kalori şirketleri görevlilerinin sızdığı bir ülkede iyinin ve kötünün savaşını izliyoruz. Ancak bir süre sonra sınırlar o denli saydamlaşıyor ki, inandığınız iyilik, birden kötülüğe kayabiliyor ya da masumiyet, gözü karalıkla pekişerek bir katilin gözlerinden bakabiliyor. Kurma Kız, vurucu bir finale sahip olan, her sayfasında karanlığı ve dramı barındıran bir roman.

G. Wells “Efendi Uyanıyor”: 1899 yılında kitaplaştırılan Efendi Uyanıyor, uykusuzluk sorunu çeken Graham’ın, altı günlük uykusuzluk ardından daldığı derdin uykudan, 203 yıl sonra uyanışını anlatıyor. Değişen toplumsal, siyasi, ekonomik yapı, gelişmiş teknoloji Graham’ın şaşkına çeviriyor ve her şeyin nasıl, neden bu hale geldiği merakı içinde bırakıyor. Ancak şaşkınlığını katlayacak olan bir başka şey daha vardır; Graham, yıllardır hesabında biriken para sayesinde artık dünyanın sahibidir. Dünya üzerindeki her şeye sahip olan Efendi, Uykucu Efendi, Graham’dır. Hiç beklenmeyen uyanışın gerçekleşmesinin şoku Graham’ın kişisel şokuna sebep olduğu kadar, toplum içinde de beklenmedik büyük bir hareketliliği neden olacaktır. Zira; aslında Efendi’ye neredeyse tapanlar, ona büyük umutlar bağlayanların bile aslında Efendi’lerinin uyanmasına inancı sandıklarından da zayıftır. Toplumsal değişmenin fitilini ateşleyen bu uyanış ile Efendi uyuduğu müddetçe yönetimi idare eden Konsey ve düşmanları Ostrog’un iktidar savaşı başlayacaktır. Sözde Efendi’nin pasifleştirilerek geri plana itildiği bu dönemde Efendi’nin mecazi anlamda uyanışı da geciktirilecektir.

Hillary Jordan “Uyandığında”: ABD’nin bir din devletine dönüştüğü ve her şeyin din temelinde yaşandığı/yaşatıldığı bir gelecekte geçiyor Uyandığında. Hillary Jordan’ın distopyasında suçlular, işledikleri suçun ağırlığına göre rengi ve süresi belirlenen, deri altına enjekte edilen bir yöntemle cezalandırılıyor. Ekonomik zorluklarla mücadele eden ABD’nin bu cezalandırma yöntemiyle aynı zamanda suçluların hapishane masraflarının yükünden de kurtulmayı amaçladığı okura sunulan romanda, toplum içinde “suçlu damgası yemek” ağır biçimde ele alınıyor; suçlular, Renkliler’e dönüşüyor ve ceza süresi boyunca mahkum edildikleri deri rengi ile her gün yeniden ve her yadırgayan bakışla beraber yeniden suçları toplum içinde yüzlerine vuruluyor. Din devletine dönüşen Amerika’da aynı zamanda kürtaj da yasaktır; zira kadınların doğurganlığını ellerinden alan bir salgınla mücadele içinde geçen uzun yıllardan sonra çıkan kanunlarla kürtaj en ağır cezalardan birini gerektiren bir suça dönüşmüştür. Kasten adam öldürmekle aynı cezayı gerektirmektedir; bir “kırmızı”ya dönüştürülmek.

Philip K. Dick “Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?”: Philip K. Dick’in romanlarında sıklıkla işlediği gerçekliğin yitimi bu romanda da karşımıza çıkıyor. Bunu gerçek bir insandan neredeyse farklı olmayan andoridler’de görebileceğimiz gibi, artık bir harabeye dönmüş Dünya’da insanların yaşamlarını devam ettirebilmek adına katlandıkları yaptıkları her şeyde de bunu görmek mümkün.  Mercerizm adı altındaki bir duygusal aldatmacaya, aralıksız yayın yapan televizyon şovuna ve onun sunucusuna bağlı bir hayat süren, “duygudaşlık” adı altında insanlara bir tür afyon niyetine sunulan, duygu aktarımı yapan araçlarla tamamen yapay bir dünyaya sıkışmış bir android avcısının düşüncelerini okurken bir yandan da yazarın kendisini o satırlarda görmemek mümkün değil. Bir android avcısı olan Rick Deckard ekseninde gelişen olayların yer aldığı romanda, Üçüncü Dünya Savaşı sonrasında geçiyor.  Savaş sonrasında radyoaktif serpintiler – yağışlar ile mücadele etmek zorunda kalan dünyada bu serpintiler, canlılar üzerinde yıkıcı bir etkiye neden olmuştur. Hayvan türlerinin ortadan birer birer yok olduğu Dünya’da, evinde elektronik bir koyunu olan fakat en büyük arzusu, canlı çeşitliliğinin neredeyse yok olduğu bu gezegende, yüksek fiyatlara satılan gerçek bir hayvan sahibi olmak olan Deckard’ın hikayesi PKD’nin bu romanı.

Cem Okyay “Kapı”: Cem Okyay’ın Kapı adlı romanı 2022 yılına ait bir kurguyu sunuyor. Geri dönüşlerle, farklı bölümlerde 2022’ye nasıl gelindiğine dair kesitler yer alıyor. Balta Davası’ndan içeride olan, afla dışarı çıkan ve karşılaştıkları yeni Federal Devlet’e alışmaya çalışan askerlerin hikayelerine tanık oluyoruz. Tamamı kurgu olan Kapı’da, uydurma delillerle, çelişkili ifadelerle özgürlükleri, en azından fiziksel özgürlükleri kısıtlanan askerlerin dramını, hayatlarında değişen gerçeklikleri okuyoruz. Bir arkadaş grubu içerisinde, farklı bölümlerde her bir karaktere odaklanan kitapta, geçmişin adaletsizliğini gören, gelecekten adil bir yargılama isteyen askerlerin bir olarak giriştiği mücadelesi ve çıktığı zorlu yolculuk yer alıyor.

İçinden çıktığı toplumun mevcut gerçekliğinden kopuk olmadığı düşünülürse edebiyat, bu distopyalarda da görüleceği üzere bir yandan güncelin yarattığı bir ürün olarak güncelin eleştirisini barındırırken, öte yandan da geleceğin ihtimallerini de yansıtabilmekte. Bu kurguların toplumdan kopuk bir bilim kurgu olduğunun düşünülmesinin aksine, distopyaların içindeki eleştirel gözün işaret ettiklerinin farkına varılması, bir kurguyu sadece okumuş olmaktan daha işlevsel bir etkiye sahip olacaktır.

Umut Erdoğan

 

CEVAP VER