Modernite, Çoğulculuk Ve Anlam Krizi – Kitap İncelemesi – Umut Erdoğan

0
2174

Modernitenin sorgulamaya yönlendirmesiyle beraber doğruluğundan şüphe duyulmayan “bilgi” yalıtılmış ve sorgulanmayan halinden uzaklaşmış, modernitenin insan ve insan aklına olan güveni, olagelmişliği genel geçer kabulleri doğuran “bilgi”yi sorularla yüzleştirmiştir.

İnsanın kendisine ve doğaya dair bilgiye kendi aklıyla aydınlantılan yolda, kendi yöntemiyle ulaşmaya çalışmasıyla beraber yükselen akılcılık ve insan, önceki konumunun aksine, varlığındaki pasif duruşun yerini parçası olduğu doğanın bir aktörü olmakla ve sindirilmişliğini ise yüceliği ile yer değiştirmeye başlamıştır. Bu, bilginin varlığını akılcı sorgulama öncesindeki dönemin aksine doğruların akılcı ispatlanması ihtiyacını doğurmuş; kabullerin “buyurulmuş” ya da “söylenmiş” olanın etkisinden kurtarmaya başlayarak hem gerçekliğini sorgulamış, hem de tek bir gerçeğin ya da tek bir bilginin ötesinde, bilginin çeşitliliğini artırmıştır. Zira artık birey, olagelenin ötesine geçerek bilgiyi aramaya ve böylece anlamlar ve kendi varlığı arasındaki bağın arasındaki mesafeyi de azaltmaya başlamıştır.

Berger ve Luckmann, gerçekliğin toplumda bireyin de dahil olduğu inşasına vurgu yaparken, modernitenin sorgulanabilir bilgi ve çeşitlilik sonucu yarattığı anlam krizlerine işaret ediyor; “Modernite, Çoğulculuk ve Anlam Krizi”nde insanların etkileşimleri, eylemleri ve deneyimleri ile oluşturulan ve nesnel olandan kopuk olmayan, hatta nesnel olana dayalı olan bir gerçekliği vurgulayarak, insanın doğadan, insanın kendi varlığından kopuk anlamlarını, kabul ettikleri bilginin modernite ile yaşadığı değişimin sonuçlarına gönderme yapıyor.

Anlamın inşasında, öznel kavrayışları temel alan Berger ve Luckmann, bireyin kişisel tecrübelerini anlam oluşumunda bir katman sayarken, geleneğin getirdiği anlamı da dışlamıyor. Ancak, öznel olarak inşa edilen tüm anlamların toplumsal bilgiye dahil olmasının her zaman ya da her koşulda mümkün olmadığının da altını çiziyorlar. Çünkü toplumsal olan anlamın yaratılması ve yeniden üretilmesinde toplumsal kurumların tekrarlanan eylemler ile pekiştirdiği anlam ve iktidarın yarattığı ve yeniden ürettiği anlam, toplumsal alanda karşı karşıyadır. Yarattığı anlamı elindeki kurumlarla yayma ve denetleme gücüne sahip olan iktidar, örneğin eğitim kurumu dahilinde, öznenin anlamlarının karşısına çıkarabilme, bunu kabul ettirebilme ve değiştirebilme gücüne sahip olabilir. Bu noktada da Berger ve Luckmann’ın bireyin kendi toplumsal dünyasının inşasında ve sonucunda toplumsal gerçekliğin inşasında işaret ettiği, üç adımı içeren, dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirmeden oluşan inşa sürecinde, nesnel ve öznel gerçekliğin bireyde başlayan anlam sürecinin toplumsal dünyanın üretimine dönüşmesi ve nihayetinde toplumsallaşmanın oluşması şeklinde özetlenebilir. Bu toplumsallaşma, yani anlamın bireyce oluşturularak daha sonra toplumsal ve nesnel bir boyut kazanması süreci boyunca anlamın bireyden ibaret bir gerçeklikte yer almadığı, toplumun kabulleri/değerleri/normları vs. ile de karşılaştığı bir alanda oluşumunu tamamlıyor oluşu, yapının ve bireyin anlam karşısında gücü – etkilenme biçimi olarak da değerlendirilebilir.

Modernitenin anlam üzerindeki denetiminin uğradığı değişime vurgu yapan yazarlar, modernite öncesi toplumda özellikle muhalif düşüncenin toplumsal alanda ifadesinin, yayılmasının önüne geçmeyi daha kolay görürken, modernite sonrasında değişen düzenin, katı ve genel geçer kurallardan daha bağımsız bir hal aldığını, böylece denetim gücünün zayıfladığını vurguluyor. Bu, aynı zamanda sadece modern toplumlarda görüldüğünü belirttikleri çoğulculuk ile de ilişkili.

Modernitenin şehirleşme, göçler, artan nüfus, endüstrileşme, kitle iletişim araçları vb. gibi değişimler sonucu nitel çoğulculuk yarattığı kadar nicel çoğulculuk anlamına da geldiğini vurgulayan Berger ve Luckmann, yapısal olan bu değişimlerin bireylerin yaşam tarzlarına ve düşüncelerine de etkide bulunduğunu ve yarattığı değişimlerin insanlar arasındaki etkileşimde yapısal bir anlam krizini doğurmaması için yasalara olan ihtiyaca vurgu yapıyor. Yasanın varlığıyla anlamın sabitlenmesi amacıyla, toplum içinde “düzen”leyici unsurların oluşma sebebine de işaret edererek, örneğin kanunların toplum içerisindeki işlevine de değiniyorlar.

Durkheim’ın toplumda zayıflayan ahlak sonucunda ortaya çıkan anomiye ya da Marx’taki yabancılaşmaya benzer biçimde, Berger ve Luckmann da modern çoğulculuk ile beraber yaşanan değişimin toplumsal hayatta bireyler üzerinde yönsüzleştirici bir etkisi olduğunu belirtiyor. Anlamın, modernite ile beraber öne çıkabilme gücü bulan birey üzerinden çoğalmasının, toplumun ortak kabullerindeki birleştirme gücünün de sarsıldığın işaret ediyorlar. Böylece toplumsal olarak inşa edilmiş bilginin bütünlüğü dağılmaya başlayarak, bahsi geçen anomi ya da yabancılaşma benzeri bir durumla bireylerin karşılaşabileceği hatta karşılaştığı yaptıkları çıkarımlardan biri.

Modern çoğulculuğun hayatın her alanında yarattığı sorgulamalar kadar bireyin kendisine yönlendirdiği sorular da, “tek doğru” sayılan “bilgi”ye bir darbe oldu. Yani, yazarlara göre, bir soruya cevap aramak, çok seçeneğin olduğu bir dünyada sorgulamaya ya da cevabı bulmaya yönelik bir kolaylık, özgürleştirici bir nokta olarak ele alınabilir halde olsa da, öte yandan anlamın, cevabın çoğalması, insanlar için olsalıkların kendilerini sardığı yeni bir kaotik düzen olarak da ortaya çıkıyor. Kitapta da Gehlen’den alıntıladıkları üzere “Özgürlük yabancılaşmadan doğmuştur ve onu tersine çevirmiştir.” ifadesi duruma uygun düşüyor; yabancılaşma, özgürlüğün bedeli olarak modern çoğulculuk içinde insanların karşısına çıkıyor.

Sosyal gerçekliğin inşasında bireyin yaşantı dünyasına da vurgu yapan, anlam inşasında bireyin pasifliğini ortadan kaldırarak etkileşimin önemine değinen Berger ve Luckmann’ın anlattığı üzere modernitenin yarattığı anlam krizleri, bireylerin gündelik hayatları dahilindeki pratiklerde de görülebilmekte. Güncel siyasetin farklı tepkileri aynı safta oluşturabiliyor oluşu gibi ya da kurum ve yapıların farklı gruplar için farklı anlamlara geliyor oluşu gibi örnekler akla gelebilir. Bu durumda, anlamda birliğin dağılmaya başlamasıyla beraber iki ismin de vurguladığı kaos ortamında ortak tepkiler yaratabilmenin, işlevsel bir tepki ile değişimin sağlanabilmesinin güç olması şaşılası olmaz. Anlamda birliğin sağlanamadığı hareketlerin, tanımlarındaki yoruma açıklığın yarattığı sıkıntı, oradan oraya savrulan ve anlamlar arasında doğulan birey için tarafta fanatizm ya da tarafsızlık sonucu yaratabilir. Bu noktada yazarlar, anlamın aracı kurumlarca düzenlenmesine (yani denetlenebilir olması bir bakıma) işaret ediyor. Ancak bu kurumların, olası ya da olmuş bir kriz karşısındaki çözüm gücü için de kurumun toplumdaki gücüne dikkat çekiyorlar. Ancak, aracı kurumun modern toplumdaki krizi önleyebilmesi için bir alana ve imkana ihtiyacı varken, anlam krizi içindeki bir toplumda bir kurumun/yapının kendisine ifade alanı bulmak için, aracılık vasfını yerine getirebilmesi için güç odakları karşısında hayatta kalma mücadelesi vermesi gerekiyor ise; çoğulculuğun kaosundan beslenen ve boş kalan, çarpıtılmış anlamlar üzerinden gücüne güç katan güç unsurları ile mücadele nasıl olacaktır?

“Modernite, Çoğulculuk Ve Anlam Krizi”, Peter L. Berger, Thomas Luckmann, Heretik Yayınları. 

Umut Erdoğan

CEVAP VER