David Lynch’in Mulholland Çıkmazı Üzerine – Özgür Erman

0
28282

Geçtiğimiz günlerde BBC Culture’ın 177 film eleştirmeni arasında yaptığı “21. yüzyılın en iyi filmi” anketin sonucunda birinci sırayı, David Lynch’in yönettiği 2001 yapımı Mulholland Drive (Mulholland Çıkmazı) aldı. Açıkçası sürpriz değildi benim için. Filmi çıktığı günden beri ilgiyle karşılamıştım. Ankette birinci olduğu haberini gördüğümde filmin vizyona girdiği dönem sinema eleştirmeni Mehmet Açar’ın TRT 2’de Beyaz Perde programında film için “Geleceğin sineması” dediği aklıma geliverdi. Gerçekten Açar haklıymış.

David Lynch çoğunluk tarafından anlaşılmaz, hatta anlaşılmamak için çaba sarf eden yönetmen olarak kodlanan biri. Çok itiraz edeceğimiz bir argüman değil, çünkü sinemasının bulmacalarla dolu olduğu bir gerçek. Resim okurken sinemaya merak saran ve oradan alıp yürüyen yönetmenin daha çok bilinçaltıyla uğraştığını düşünürsek “anlaşılmama” durumunu biraz hafifletmiş oluyoruz. Zira Lynch sinematografisi gerçeküstü evrende dolanan, neredeyse resimsel bir anlatım barındırıyor. 21. yüzyılın en çok akılda kalan filmi olmaya layık görülmüş Mulholland Drive (Mulholland Çıkmazı) bilmeceleri ve Holywood dünyasına dair göndermeleriyle gerçekten bunu hak ediyor.

(Filmi izlemeyenler için *spoiler* içerir)

 

David Lynch’in  Mulholland Çıkmazı Üzerine

                                                           ( Hayallerin şehrinde bir aşk hikayesi )

Diane Selwyn, Los Angeles’a büyük bir oyuncu ve belki de bir yıldız olma hayalleri ile gelmiş genç bir kadındır. Filmse onun kazandığı dans yarışması temsiliyle açılıyor; mor bir fon içersinde, hareketli bir caz müziği eşlinde bir çok çift dans ediyor. Bu, her yerinde mutluluk dolu olan sahne çok uzun sürmüyor, Diane (Betty)‘in mutlu yüzünün bulanık, belli belirsiz halini gördükten sonra, başka bir sahneye geçiyoruz: Kırmızı nevresimli bir yatağa doğru yaklaşıyor kamera, birisinin zorlukla soluk aldığı duyuluyor, bu Diane olmalı, yastığa başını koyuyor ve ekran da böylelikle kararıyor. Bütün film boyunca bu yastığa yatmış başın içinden çıkamıyoruz biz de; film, Diane Selwyn’in karmakarışık, darmadağın olmuş umutlarını, korkularını barındıran kafasının içerisinde geçiyor.

Mulholland Dr. filminin , iki bölüme ayrılmış gibi bir hali var, bu iki bölümü ayıran sahne Rita’nın gizemli mavi kutuyu açtığı an. İzleğimizi bu yolla daha kolay ve anlaşılır hale sokabiliriz. Kutu açıldıktan sonra her şey neredeyse tersine dönüyor, isimler değişiyor, insanların statüleri değişiyor, filmin akışı adeta altüst oluyor. Ama aslında her şeyin normale dön- düğü an da bu an. İzlediğimiz her şey Diane’nin kafasının içindekiler demiştik; mavi kutunun açıldığı sahne de Diane’nin bilinçaltını adeta ikiye bölüyor: “Olmak istediği Diane ve olduğu Diane” olarak.

Diane Selwyn, bir dans yarışmasını kazandıktan sonra oyuncu olmak ister,Hollywood’ da çalışmış teyzesi öldüğünde mal varlığını ona bırakır ve böylelikle O da Los Angeles’ a hayallerinin gerçekleşebileceği şehre taşınır. Bir oyuncu seçmesinde Camilla Rhodes ile tanışır, hatta birbirlerine aşık olurlar. Fakat Diane oyunculuk konusunda Camilla (Rita) kadar ba- şarılı değildir, onun sayesinde birkaç filmde küçük, önemsiz roller alır, o kadar. Ve işler hiç de onun umduğu gibi yolunda gitmez, Camilla birlikte çalıştıkları bir filmin yönetmeni

(Adam Kesher) ile  bir aşk yaşar, hatta yönetmenle evlenmeye karar verirler. İşte bu noktada Diane’in hayatı altüst olur.

Filmin konusu düz bir biçimde anlatılsaydı büyük ihtimalle böyle bir şey çıkardı ortaya. Ama David Lynch’in amacı bize bir hikayeden çok bir ruh halini anlatmak. Bu yüzden de film ilerlerken bir birine çok bağlanmayan, kopuk sahneler izlediğimiz yanılgısına kapılıyoruz. Bir çok sahne farklı şekillerde çıkıyor karşımıza, birçok kez aynı mekanı birden fazla kez bambaşka şekillerde görüyoruz. Bir sahnenin farklı yorumları gibi. Hatta tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi :

Filmin jeneriğiyle birlikte siyah bir Cadillac karanlık bir yolda ilerliyor. Arabanın içinde Rita (Camilla) oturmakta, çok geçmeden araba duruyor ve şoför Rita’ ya bir silah doğrultuyor. Arabanın önündeki iki adam onun inmesini istedikleri anda hızla gelen başka bir araç onlara çarpıyor, tek sağ kalan Rita oluyor, fakat o da kim olduğunu hatırlayamıyor. Bir şekilde Betty (Diane)‘ nin evine sığınıyor.

Aslında bu Diane’nin hayal ettiği gerçekliktir. Hayatında başarıyı yakalayamamış olan Diane, Camilla’ nın ona muhtaç olmasını – yani Camilla’ nın kaza geçirip hafızasını yitirmiş bir kadın olmasını–  ister. Hatta Camilla’yı Mulholland Dr. yolunda kaza geçirmiş olarak düşler, çünkü Diane, bu yol üzerinde bir evdeki partide öğrenmiştir Camilla ve Adam’ın evlenmek üzere olduklarını… Bu anı, onun hayatındaki kaza, yani bir çeşit “bilincini yitirme” durumudur.Bir bakıma Rita’nın kazada bilincini yitirişiyle benzerlik kurarak…

Bu “bilincini yitirme durumu”  filme hakim olan en büyük duygu. Mulholland Dr. karmaşık bir beynin düşleriyle gerçek arasındaki gidip gelişlerinden ibaret. Deleuze’ün söylediği şu sözdeki gibi; “ Artık neyin gerçek neyin düşsel, ya da neyin maddi neyin ussal olduğunu bilmiyoruz” … “düşsel olana geçerek kendi gerçekliğini siler ya da tahrip eder ama diğer yandan görünüş ve söyleyim yoluyla yarattığı düşsel ya da ussal gerçekliği ortaya çıkarır.” Bu yüzden filmi “Zaman – imge” türüne dahil etmeliyiz.

Senaryonun işleyişi ve filmin kurgusu bizim alışkın olduğumuz klasik sinema anlayışı, yani “ Hareket – imge” şeklinde ilerliyormuş gibi görünüyor ilk izlekte. O yüzden bir çok seyirci film bittiğinde, bütün film boyunca ne olup bittiği hakkında neredeyse hiçbir fikri olmadan terk edebilir sinemayı. Bu yanılgı hem bizim daha önceki bir çok Hollywood filminden edindiğimiz tecrübelerden kaynaklanıyor hem de Lynch’in filmi ortadan ikiye bölerek seyirciyi şok etme isteği yüzünden; başa normal bir filmde olabilecek gizemli bir hikaye janrını koyarak bizi içine alıyor, bir yandan da aralara bu hikayeden çok bağımsız ve kopuk gözüken bambaşka sahneler yerleştiriyor. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Bir lokantada oturan iki adamın sohbet ettiği sahne; bu sahnede adam arkadaşına gördüğü bir rüyadan bahsetmektedir. Bir diğer sahne de iki adamın bir ofiste konuşurken misafir olarak gelen adamın ofisin sahibini vurması ve işi eline yüzüne bulaştırmasını gösterir.

Bunun gibi birkaç örnek daha verilebilir. Bu sahneler ancak “mavi kutunun açıldığı”  sahneden sonraki sahneleri izlediğimizde, belki de bir ikinci izlekte anlaşılıp anlam kazanabilecek sahneler. Sonuç olarak aslında ve tabii ki her sahnenin hikayeye, anlatılmak, daha doğrusu hissettirilmek istenene hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Yazının en başında filmin Diane’nin bilinçaltında ilerlediğinden sözetmiştik, aynı zamanda filmin “Olmak istediği Diane ve olduğu Diane” olarak ikiye bölündüğünden de… Fakat bu düşsel yapı bu kadar keskin hatlarla ortadan ikiye bölünmüyor aslında, şöyle düşünelim:

Diane olmasını istediği hayatını düşlemek, hatta o düşlediği hayatta yaşamayı arzuluyor. Ama bir yandan da yaşadığı olaylar bir türlü aklından çıkmıyor, evet, Camilla’yı kendisine muhtaç haldeyken düşünüyor, ama bir yandan da bu hafızasını yitirmiş kadın (Rita ) bir gizemi de yanında taşıyor bu gizem çözülmeye başladıkça tekinsizlik, ve karanlığa doğru sürükleniyorlar. Rita “Diane Selwyn” ismini anımsadığı andan itibaren bu tekinsizlik başlıyor. Bu ismin sahibinin oturduğu evi öğrenip buluyor, gittiklerindeyse yatakta uzanmış çürümeye yüz tutmuş bir kadının cesediyle karşılaşıyorlar. Böylelikle Rita o kadının ölümüne sebep olduğunu düşünüp görünüşünü değiştirmeye karar veriyor. Bu Diane’nin yaşadıklarının bilinçaltına yansıma şekli; gerçekte de Diane’i intihara sürükleyen Camilla (Rita)’dır filmin sonlarında anladığımız gibi.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Mulholland Dr.; gerçekler ve onların bilinçaltına yansıması yoluyla bize bir kadının hikayesini anlatma görevine koyulan bir film. Bizim Betty (Diane) ve Rita (Camilla) ile özdeşleşmemizi istiyor önce, önce Betty ile bir bağ kurup, Rita için de hem kaygılanıyor, bir yandan da şüpheleniyoruz. Ama Lynch özdeşleşme konusunda da seyirciye bir oyun oynayıp her şeyi tersine çeviriyor ve Diane (Betty)’ ye acırken buluyoruz kendimizi.

Filmin belki de en önemli sahnesi Betty ve Camilla’nın seviştikten sonra gece yarısı  “Silencio” adındaki bir tiyatroya gittikleri bölüm. Bu sahnede her şeyin bir illüzyon olduğundan, orkestranın olmadığı ve tüm bunların bir bant kaydı olduğundan bahsediliyor.

İlüzyon… Neyin ilüzyonu? Diane’nin kafasında kurduğu mutluluk ilizyonu mu? Yoksa Hollywood’un düşler şehri olma ilüzyonu mu?

Zaten illüzyonun kelime anlamı da “yanılgı”, “düş” , “hayal” gibi anlamlar içeriyor. Tıpkı filmin bize hem anlatımı hem de anlatmak istediği  konuyla işaret etmeye çalıştığı gibi :

Diane bir ilüzyon şehri olan Los Angeles’a yerleşir, kendini aşk ilüzyonuna kaptırır, ve mutsuzluğunda mutluluk ilüzyonuyla deliliğe doğru sürüklenip intihar eder.

Böylelikle sessizlik hakim olur.

Özgür Erman

CEVAP VER