Enrique Yoldaş, Mustafa Kemal’e Neden Selam Gönderdi? – Salih Tüfekçioğlu

0
8628

Magma Dergisi’nin Ağustos 2016 sayısında Chiapas’taki Zapatista direnişinden Enrique’yle yapılan bir röportajda kendisinin şu sözlerine yer verildi: “ABD Suriye sınırında istenmeyen komşunuz oldu, aynı uyuşturucu tuzaklar bunlar, ülkenizi koruyun, toprağınıza sahip çıkın. Aynı dönem ortaya çıkan, kışkırtıcı toprak ağalarına direnen, köylü ve işçiyi dinleyen iki devrimci var: Mustafa Kemal ve Zapata…”

Enrique’nin sözleri oldukça kısa ve üstü kapalı, fakat iki şey dikkat çekiyor: ilki eski düzene, yani toprak ağalarına, ikincisi ABD’ye, veya daha geniş bir tabirle emperyalist güçlere karşı toprakların korunması vurgusu. 1911 Meksika devrimi ile 1923 Türk devrimi birbirinden oldukça farklı güçlere, motivasyonlara, tarihsel ve coğrafi şartlara sahip olsa da gerçekten de böyle bir soyutlama tutarlı görünüyor. Ancak daha önemlisi, röportajın 2016’da yapılmış olması. Bir tarih okuması veya geçmişe yönelik bir soruşturma değil o halde söz konusu olan, ancak geleceğe bakan politik bir duruş. Bu durumda “Enrique yoldaş Mustafa Kemal’e neden bugün selam gönderdi?” diye ikinci ve daha önemli bir soru sorulabilir. Ve bu soruya uygun bir yanıt vermek ilkinden biraz daha geniş bir açıklamayı gerektirir.

Öncelikle Meksika devrimi tarihine kısaca göz atalım. Kıta Avrupa’sı dışındaki her devrim, modern Avrupa’da olduğundan farklı ve karmaşık sınıfsal uzlaşmazlıkların, farklı üretim dinamiklerinin, farklı üstyapı kurumlarının ve her zaman olduğu gibi emperyalist tehdidin gölgesinde gelişmiştir; bu sebeple Batı menşeli teorilerden ve öngörülerden daima taşan özellikler arz ederler. Meksika devriminde olan da buydu.

***

1857 Meksika Anayasa’sı liberalizmden etkilenmiş ve kurumların, özellikle de Kilisenin toprak sahibi olmasını yasaklamıştı. Fakat elbette yasak Kilise ile sınırlı kalmadı. Liberal reformcular Meksika’nın köklü bir üretim tarzına da saldırmış oldu böylece. Köylü topluluklarının ortaklaşa sahip olduğu ve ortaklaşa üretim yaptığı topraklar da hedef haline getirilmiş ve bireysel toprak mülkiyetinin ülkeyi daha hızlı kalkındıracağı öngörülmüştü. Diaz rejimi sırasında (1876-1911) bu yeni üretim ilişkisi büyük bir atılım yaptı; öyle ki, 1909’a gelindiğinde 28 büyük çiftlik sahibi Meksika topraklarının %77’sine sahip hale gelmişti. Bu büyük sömürge çiftliklerinin ismi hacienda idi. Hacienda sadece yerel bir sömürü mekanizması değildi, yabancı sermaye de çiftliklere yatırım yapıyor ve ürün ticaretini denetleyerek kâr elde ediyordu. Gelişen süreç içinde köylülerin büyük çoğunluğu hacienda’lar için çalışmaya ve hatta bu yapılara borçlanmaya başladı. Üretim ilişkisindeki bu köklü dönüşümün Meksika’nın güneyindeki etkisi özellikle yıkıcı oldu: on binlerce köylü topraksız, borçlu, çoğu zaman işsiz ve yoksul hale gelmişti. Buna tarımla ilişkili endüstriyel üretimdeki (örn. şeker endüstrisi) düşük ücretler de eklendi.

Silah ve at binme ustası Zapata da güney eyaletlerinden biri olan Morales’teki gelişmeler karşısında tedirgindi. Bu yüzden yaklaşan seçimler öncesi sınırlı bir toprak reformu sözü veren ve Diaz rejimine muhalif Madero’nun seçim kampanyasında doğrudan yer aldı. Bu reform politikası köylüler ile hacienda arasındaki ilişkinin onarılmasına ve yeni bir denge kurulmasına yönelikti. Ancak Madero seçimi kazanamadı. Gelişmelerin artık korkutucu hale geldiği 1911’de silahlanan köylüler isyana başladı: Burgos ve Tepepa’nin kontrolündeki köylüler Jotutla’yı, Zapata ise Cuautla’yı işgal etti. Birkaç askeri zaferden sonra ve Madero’nun da büyük girişimleriyle Diaz 21 Mayıs 1911’de ülkeyi terk etti.

Fakat iktidarı ele geçirdikten sonra Madero’nun önceliklerinin farklı olduğu görüldü: düzenin yeniden sağlanması, ülkenin farklı bölgelerindeki isyanların durdurulması ve genel silahsızlanma. Toprak reformu ancak Zapata ve köylüler silahsızlandıktan sonra başlayacak kademeli bir dönüşüm olmalıydı ona göre. Bu ihanet ve karşısındaki hayal kırıklığı Meksika’da Zapatist hareket olarak adlandırılacak büyük olayın başlangıcı oldu. Karşılığında, Zapata başlangıçta silahsızlanıyormuş gibi göründü ancak toprak reformunun bir türlü başlamaması ve iktidara bağlı güçlerin artan saldırıları sonrasında büyük bir köylü hareketlenmesi başlattı…

Başta güney ve orta Meksika eyaletlerine, ama tüm ulusa ve uluslar arası alana başlattığı hareketi açıklayabilmesi, bir ilkeler bütünü, bir ideoloji yaratması gerekiyordu. Plan de Ayala şu ilkeleri içeriyordu: Toprak, Özgürlük, Adalet! Başlangıçta hiç de kapitalizm karşıtı bir metin değildi bu, sadece sermayenin doğasındaki değişime karşı bir önlemdi ve ölen köy yaşamının canlandırılmasına yönelikti. Hatta hacienda’ların bütünüyle ortadan kaldırılması bile söz konusu değildi. Plan de Ayala’nın kabul edilmesinden sonra yeniden saldırıya geçen Zapata birçok bölgeyi ele geçirdi ve kazanılmış topraklarda reform hareketini de facto başlattı. Takip eden birkaç yıl içinde, darbeyle indirilen Madero’nun yerine gelen Huerta (ki Zapata’nın cepheden bir düşmanıydı), hacienda’larda çalışmak istemeyen köylülerin yerine 30.000 kadar Japon köylüsünün getirilebileceğini teklif edince uzlaşmazlık zirveye ulaştı. Huerta iktidarı sırasında Zapata’nın hem askeri zaferleri hem de toprak reformundaki başarıları şehirli aydınların ilgisini çekmeye başlamıştı. Birçok aydın şehirlerden Zapata’nın kontrol ettiği bölgelere geldi, birçoğu harekete doğrudan dâhil oldu ve yıllar boyunca Zapata’nın en yakınında oldular.

Aydınların göçüyle beraber Zapatista hareketinde gözle görülür değişimler başladı: öncelikle, bölgesel bir köylü hareketi gitgide ulusal bir karakter edinmeye başladı. Bunu kullanılan devrimci jargondaki değişiklikler izledi, anarşist ve sosyalist aydınların etkisiyle “sosyalizm,” “kapitalizm,” “emperyalizm,” “ulusal proletarya” gibi kavramlar hareketin içinde daha fazla yer buldu. Son olarak ABD başkanı Wilson’un emperyal tehdidi karşısında zaten Fransızlara karşı vatan savunması hikâyeleriyle büyümüş Zapatistler’deki vatanperverlik duygusu. Tüm bunların etkisiyle gerilla savaşından düzenli bir orduya geçişin de gerekli olduğu görüldü (gerçi Zapata asla gerilla taktiklerinden vazgeçmemişse de).

Wilson’un arası iktidardaki Huerta ile de iyi değildi, hatta Huerta’ya karşı silah ambargosu dahi başlatmıştı. Ancak Zapata, Huerta’ya karşı asla ABD’den yardım alıp emperyalistlerin kara gücü, böylelikle bir kukla olmayı tercih etmedi. Tam aksine, ABD işgale kalkışırsa savaşacaklarını ve diğer ulusal güçleri (hatta federalleri) de yanlarında görmek istediklerini, gerekirse bu mücadeleyi tek başlarına vereceklerini deklare etti.

1914’teki artan kargaşa ortamında Huerta ülkeyi terk etti. Ülkede üç büyük isyancı güç kalmıştı. Zapatistalar, Villistalar (Villla) ve kuzey’deki eski anayasayı savunan askeri güç (Carranza). Politik ortam öylesine karmaşıktı ki Zapata’nın doğru bir tercih yapması gerekiyordu. Villa liberaldi ve ülkedeki anti-demokratik uygulamalara karşı isyan etmişti, toprak reformuyla ilgili görüşleri muammaydı, Carranza ise toprak reformuna sıcak bakıyor görünüyordu fakat aynı zamanda hacienda sahibiydi, ayrıca Wilson’un resmi olarak tanıdığı ve silah yardımı yaptığı tek güçtü. Hiçbir grubun tek başına Mexico City’e girecek silahı ve adamı yoktu; Carranza’nın konumu da Zapata’nın vatanperverlik duygularıyla çeliştiği için, Zapata müttefik olarak Villa’yı seçti. 6 Aralık 1914’te Mexico City işgal ettiler. Oluşturulan konvansiyonda hem Villistalar hem de Zapatistalar (özellikle de aydın kanadı) yer alıyordu (Bu hükümeti Wilson asla tanımadı). Politik sahne yine oldukça karışıktı; liberaller ve sosyalistler ülkeyi beraber yönetiyordu; ancak bu yine de Zapata’nın toprak reformunu sürdürmesinin önünde engel teşkil etmedi. Bununla da kalmadı, çöken telgraf hatları onarıldı. Madenler yeniden işletilmeye başlandı. Asgari ücret yasası geçirildi. Çöken komünal köy toplulukları yeniden canlandırıldı. Çalışma alanında toplumsal adaleti sağlayacak önlemler alındı. Olağandışı bir gelişme de köylere okulların açılmasıydı, Zapata konu hakkında şöyle söylemişti: “Bu, bütün eski iktidarların hiçbir zaman başlatmak istemediği bir girişimdi, çünkü insanların bütünüyle cahil kalması ve hep sömürülüyor olması işlerine geliyordu.” Koalisyondaki Villa’nın liberalizmi bu devrimci önlemlerin hiçbirini engelleyemedi.

Devrim tarihi açısından bakıldığında Plan de Ayala’nın yazıldığı döneme göre her şey değişmişti. O dönemde hacienda ile köylüler arasında yeni bir denge kurulması talep edilirken, bugün ülkede hiçbir hacienda kalmamıştı. O dönemde Zapatizma yerel/bölgesel bir hareket iken bugün ulusal bir siyaset olmuştu. Ve son olarak Zapatistler’in gözünde artık devrimin önündeki en büyük tehdit ABD emperyalizmi idi; bu sebeple Zapata eski düşmanlıkların unutulmasını telkin etmiş ve defalarca “devrimci birlik” çağrısı yaptıysa da pek başarılı olamamıştı.

1915’e doğru ABD gazetelerinde Zapatistlerin barbar ve eşkıya olduğu yönündeki haberler arttı, Wilson devrimci konvansiyonu tanımadığı gibi, Zapatistlerin Meksika’da yeri olmadığını ifade etti ve Carranza’ya desteğini arttırdı.

Bu aşamadan sonra devrim gerilemeye başladı. Mexico City kaybedildi. Gerçi gerileme dönemlerinde dahi Zapatistler bulundukları bölgelerde toprak reformuna devam ettiler, okullar açtılar, çalışamayacak olanlara yardım ettiler. Her ne kadar birçok karşı devrimci güç sebebiyle tamamlanamamış bir toprak reformu olsa da bu (çünkü devrim sadece devrimcileri değil karşı-devrimcileri de mobilize eder), yapılanların etkisi günümüze kadar gelmiştir. Nihayetinde bir ihanet ile Zapata pusu kurularak 1919’da öldürüldü.

 

***

 

“Devrim kendi çocuklarını öldürür.” Bu klişe ifade Meksika devrimi için de fazlasıyla doğrudur: Madero Zapata’ya ihanet etti, Zapata Neri’yi öldürdü vs.. Çünkü bir devrim asla siyasi bir doktrin çerçevesinde örgütlenmiş bir sınıfın iktidarı devirmesi ve yerini alması değildir sadece, birçok iç çatışma, birçok ihanet, birçok gevşek ittifak, birçok düşman ve hatta dost karşı-devrimcinin hareketlendiği bir olaydır. Dahası öyle ki, devrimcilerin birden fazla gruba dahil olabildiği, zamanla konumların değiştiği, doğruların ve yanlışların kaygan olduğu bir süreçtir de. Evet bu ortamda devrimin kendi çocuklarını öldürmesi kadar doğal bir şey yoktur. İhanetler, arakadan vurmalar, ölümler vs.. Ama bu, “devrim kendi çocuklarını öldürür” ifadesinin sadece dar bir anlamıdır. Daha geniş bir manada, her devrim, devrimin tarihsel öznelerini ezip geçer, paramparça eder. Çünkü devrimin açtığı gelecek, plan ve öngörülerin tümünün gözden geçirilmesini dayatır: Zapata, bölgesel bir hareket olarak başladığı yolunda hiç beklemediği şekilde kendisini ulusal sorunların içinde ve ABD’nin hedefinde buldu. Zapatizm Plan de Ayala’nın koyduğu ilkelerin çok daha ötesine sebep oldu. Bu anlamda devrim, Zapata’nın zihin dünyasının ötesine geçmiş ve onu geride bırakmıştır. Bu yüzden “devrim kendi çocuklarını öldürür” ifadesinin ilk anlamı tarihsel ve gerçektir, ikinci anlamı ise estetik bir ölümdür. Öyle ki (bu ikinci anlama göre), devrim kendi çocuklarını öldürmez ise asla hakiki bir devrim değildir. Ancak üçüncü bir anlamı daha vardır bu ifadenin: “Ocak 1994’te… Zapatistalar iş, toprak, ev, gıda, sağlık, eğitim, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, adalet ve barış talep ettiler… yakınlarda imzalanmış NAFTA anlaşmasının yerliler ve bölge için bir idam fermanı olduğunu söylediler. Bu hiç de Zapatistalar’ın programı değildi – aynı çağda değiliz – ama isyancılar bu talepleri dile getirirken onun ismini zikretmekte hatalı değillerdi.”[1]

 

Üçüncü anlamında ölüm, “bugün Zapata ne anlama gelir?” sorusuyla ilerleyen bir harekettir. Bu ne devrimcilerin gerçek ölümüdür ne de onların devrim tarafından paramparça edilmesidir, ama ölülerin ruhunun çağırılmasıdır. Eskileri yeniden diriltmek için değil, mevcut duruma bir can vermek için. Evet, Meksika devrimi ve Türk devrimi kendi çocuklarını öldürdü (tarihsel, gerçek ölüm), evet Zapata, devrimi, yani komünal ekonomiyi korumak için ulusal sorunla karşılaştı ve bir çözüm aradı; ve Mustafa Kemal yurdu ve ulusu korumak için kaçınılmaz bir devrim yaptı (etkisi 90’lara kadar süren inkılaplar ve kamucu ekonomik önlemler). 20. yy’ın başında iki büyük devrimci, öngörülemez, hatta öncesinde kendilerinin de öngörmediği devrimci sonuçlara yol açmıştı: Zapata köylülerin ekonomik koşulları sebebiyle ulusal sorunla karşılaşmıştı, ve Mustafa Kemal ulusun bağımsızlığını sağlamak amacıyla kamucu ekonomik önlemler almıştı. İki devrimci de devrim öncesinde henüz akıllarında olmayan durumlara önayak olmuştu (estetik ölüm). Ama ölümün üçüncü anlamında bir ruh çağırma işlemi vardır; Zapatistalar bugün 1911-1919 sürecindeki (köylerin ne hacienda ne ABD işgal kuvvetlerinin elinde olması kararlılığı) bağımsızlık fikrini diriltiyorlar: yani bir yanda eski rejim ve diğer yanda emperyalizm karşısında bağımsız olmak. Peki ancien regime artıkları ve emperyalizm karşısında Mustafa Kemal’in bağımsızlık fikrini bugüne çağırabiliyor muyuz biz?

 

Yürüyüşlerinde Meksika ulusal bayrakları açan, en büyük tehdidi ABD emperyalizmi olarak gören bir hareketin mensubu olarak Enrique yoldaş, ülkenizi koruyun, toprağınıza sahip çıkın diyerek çağırmamız gerektiğini söylüyor. Geçmişe, tarihsel durumlara doğru bir analiz değil, geleceğe yönelik bir bakış öneriyor Enrique; yakıcı, kan ve savaş dolu neoliberal çağda bağımsızlık fikrinin devrimci potansiyellerine bakın. Çünkü bağımsızlık fikri, bu ruh, her ne kadar geçmişten çağırılsa da, her zaman ilerici sonuçlar verecektir.

[1] Samuel Brunk, Emiliano Zapata, Revolution and Betrayal in Mexico, University of New Mexico Press, 1995

 

Salih Tüfekçioğlu

ezln

CEVAP VER