Kemalizm Faşizm Midir? – Salih Tüfekçioğlu

0
13868

Faşizm hakkında birçok düşünür çokça yazmıştır. Gramsci, Togliatti, Reich, Horkheimer, Deleuze, Guattari, Foucault, Laclau ilk akla gelenleri. Konunun iktisadi yönleri, kullandığı iktidar mekanizmaları, hareketlendirdiği kitlelerin motivasyonları, duygusal (affective) boyutları hakkında büyük bir külliyat mevcuttur. Faşizmin ne olduğu hakkında bugüne kadar yazılanlardan çok daha fazlası da elbette yazılabilir, çünkü Togliatti’ye göre asla belirli bir şemaya sahip olmayan, her ülkede farklı bir yol izleyebilecek çok karmaşık bir büyük burjuva hareketidir. Öte yandan gerek sol gerek sağ kesimlerce olur olmadık her şeye faşizm yakıştırması yapılması karmaşayı daha da arttırmakta ve çözüm yollarını bulanıklaştırmaktadır. Örneğin İtalyan Komünist Partisi, burjuva demokrasisini faşizm sayan sekter komünist çizgiye olduğu kadar, onu liberal demokratik kapitalizmin diktatörlük tarafından askıya alınması olarak ele alan liberal çizgiye de karşıydı. Tarihsel ve güncel örnekler çoğaltılabilir. Bu yazının amacı ise, sade bir faşizm taslağı çizmek ve bu bağlamda Türkiye’deki geçmiş ve bugünkü durumu kabaca gözden geçirmek olacak.

İlk olarak faşizmi ortaya çıkaran heretojen bileşkeden başlayalım. Faşizm belirli sınırlara sahip bir ideoloji değil ancak çok parçalı bir hareket, bir örgütlenme biçimidir. Faşist bileşkeye ülkeden ülkeye birçok farklı unsur eklenebilir. Şüphesiz ki bunun sebebi hareketi diri tutabilmek için tarihi ve coğrafi durumlara göre faşizmin farklı parçalara başvurma gereksinimidir. Bu açıdan Alman ve İtalyan faşizmleri dahi birbirinden çok farklıdır. Hatta 1920 ve 30’lar boyunca dünyadaki genel duruma baktığımızda tek bir faşizmden değil ancak faşizmlerden bahsedilebileceği de görülecektir. Yine de, genel bir öğreti niteliğinde olmasa da kabataslak bir çerçeve çizmek mümkündür, çünkü bileşkedeki parçalar değişse de mutlaka özgül bir iktisadi tabanı vardır faşizmin.

FAŞİZMİN ÇERÇEVESİ

Faşist bileşkeyi oluşturan aşağıdaki maddelerin hiçbirisi tek başına faşizmi açıklamaya muktedir olmadığı gibi, yine hiçbirisi faşizmin icat ettiği teknikler de değildir. Faşizm, aşağıda göreceğimiz gibi, büyük burjuva diktatörlüğünü kurabilmek için bu parçalardan tümüne veya bir kısmına başvurabilir, veya burada olmayan teknikleri de kullanabilir.

KORPORATİZM. Korporatizm veya bir başka ismiyle sınıf işbirliği, Togliatti’nin belirttiği gibi asla faşizm kökenli bir iktisadi metot değildir. Esas kökeni Avrupa sosyal demokrasisinin reformist kanadıdır. Faşizm bu iktisadi örgütlenme tarzını sosyal demokratlardan alır, aynen Mussolini’nin faşist parti örgütlenme metodunu Lenin’den aldığını söylemesi gibi. Korporatizmin birkaç özelliği vardır: ilkin, sendika yerine korporasyon isimli kurumların ortaya çıkışıdır. İtalya’da korporasyonlar sendikaların yanı sıra bulunuyordu ve Almanya’da neredeyse hiçbir sendikal hareket yok iken sahnedeydiler. Bu yüzden korporasyonun sendikanın devamı veya daha kapsamlı bir hali olduğunu söylemek güçtür. Korporasyonlar sendikalardan farklı olarak bürokratik kurumlardır. Her korporasyonda (sektörlere göre bölünmüş olarak İtalya’da 22 korporasyon kurulmuştu) burjuvazi temsilcileri, proletarya temsilcileri ve izleme kurulu olarak faşist parti temsilcileri bulunmaktaydı. Ancak proletarya temsilcileri de faşist parti üyelerinden seçiliyordu. Bu sebeple İtalyan komünist partisi üyeleri korporasyonlara hiçbir zaman girmediler; eğer dediler, gerçekten bir sınıf işbirliği olacaksa sınıfın gerçek temsilcileri olmalıdır, ve biz de her ne kadar burjuva parlamentarizmine karşı olsak da parlamentodan yararlandığımız gibi, korporasyonlara karşı olsak da onlardan yararlanabilirdik, ancak gerçeğin bununla hiçbir ilgisi yoktur (Görüleceği üzere İtalyan Komünist Partisinin yaklaşımı bu noktada yine Lenin gibi sol komünizmden farklıdır, bu yüzden korporasyonlara katılmama sebebi sekter bir bakış açısı değil ancak işçi sınıfının gerçekte temsil edilmiyor oluşudur). Dolayısıyla faşizmin korporasyon olarak sattığı kurumlar, sınıf işbirliği kavramı gibi sulandırılmış sol / sosyal demokrat bir proje dahi değildi, fakat burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde tahakküm kurduğu araçlardı.

Korporasyonlar farklı sınıfların bir araya gelip sorunları çözüme bağladığı meclisler olmadı hiçbir zaman (gerçi İtalya’daki gerici sosyal demokrat eğilimler buna bir noktaya kadar inanmıştı); fakat sahte bir işbirliği, sahte bir uzlaşma, sahte bir sosyal demokrasi idi. Bu yüzden korporasyonların faşist parti açısından iki işlevi vardı; bir yandan işçi sınıfının kendi örgütlerini işlevsizleştirip onları kendine bağlar, ve diğer yandan esasında faşizmin temel sınıfsal dayanağı olan finans kapitalin hakimiyetini ve büyük burjuva diktatörlüğünü gizler. Togliatti’ye göre faşizm çok özel bir burjuva örgütlenmesidir. Faşist partinin ortaya çıkışına kadar İtalya’da burjuvazi asla uzun soluklu ve tutarlı bir siyasi parti yaratamamıştı, faşist parti burjuvazinin iç çelişkilerinin üstesinden tam olarak gelemese de, finans kapital ve büyük burjuvazinin diktatörlüğüyle bu ihtiyacı giderir.

Böylelikle faşizm, anti-kapitalist olmaktan çok, finans kapitalin devletle işbirliği yapması, hatta bir burjuva diktatörlüğü olarak tanımlanabilir. Korporasyonlar bu işbirliğini gizlemek, ama diğer yandan bu işbirliğine karşı ayaklanacak işçi sınıfının işlevsizleştirilmesi için müdahil olur. Horkheimer, faşizmin tekelci sermayenin ortaya çıktığı ileri evre bir kapitalizm aşaması olduğunu belirtir ve kapitalizmden söz etmeye çekinenlerin faşizmi eleştirmesinin iki yüzlülük olduğunu ekler.

TOTALİTARİZM. Sık yapılan bir hata totalitarzimi faşizm ile aynı şey saymaktır, ama ilgisi yoktur. Faşizm ya da finans kapital diktatörlüğü aslında sadece belirli bir aşamada totalitarizme başvurur. Ama bu aşamanın öncesinde faşist parti anarko-liberalizmi desteklemiştir (AKP’nin liberallerden destek aldığı erken ve sonra tekelci burjuvazinin liberallere ihtiyacının kalmadığı geç dönemi ile bunu karşılaştırın). Ne zaman ki anarşik liberal eğilimler belirli bir doygunluğa ulaşmış, Mussolini totaliter kurumlarla, gelişen finans kapital sektörünü ve tekelci sermayeyi düzenlemiş ve ona kurumsal bir iktidar vermiştir.

POPÜLİZM. Korporatizmle birlikte faşizmin en çok dikkat çeken özelliğidir. Faşizm, işçi sınıfının kendi örgütlerini etkisizleştirmek için birçok örgüt kurmuştu: 14 yaşından itibaren gençleri saflarına çekmektedir faşist parti (Reich’ın faşizm ve cinsellik üzerine tezlerine uygun olarak), ama bu hala yeterli değildir, spor kulüpleri, mesai sonrası işçi buluşmaları, semt örgütleri, firma örgütleri, dayanışma kurumları vs; bu örgütlere üye olanların sayısı faşist partiye üye olanların kat kat üstündeydi. Büyük burjuvazinin çıkarlarını ulusal çıkarlar olarak temsil eden bu örgütler, ezilen sınıflarla dayanışma, yardımlar, günlük problemlerin çözümü, eğlence etkinlikleri vb. gibi politikalarla ilerler. Ancak bu da faşizme özgü değildir, İtalyan Komünist Partisi yetersiz olsa da benzer programlara başvuruyordu (bu konuda başarısız kalındığına dair özeleştiri verilmiştir).

DEVLETÇİLİK. Mussolini’nin ünlü sloganı “her şey devlet için, her şey devlet içinde” idi. Ancak sloganla gerçek birbirinden farklıydı. Her şey devlet içinde değildi, devlet her şeyin içindeydi. Faşizm devletçilik ilkesi altında bir kamulaştırma programı veya kamu iktisadi teşebbüslerini kullanmadı (gelir getirmeyen küçük işletmelerin kamulaştırılıp büyük sermayeye devredilmesi hariç), tam aksine büyük burjuvazinin mutlak iktidarını yerleştirmek amacıyla polisiye ve disipliner yöntemlere başvurdu. Faşist partiye üye olmayan işçilerin işten çıkarılmaları, işe almalarda liyakat yerine partinin yerel örgütlerine danışılması, basının faşist parti tarafından kontrolü vs.

İRRASYONALİTE. Popülizm ile bağlantılı bir parçadır. İnsanların kendi çıkarlarının aleyhine hareket etmeleri nasıl mümkün oluyor şeklindeki Reich’ın meşhur sorusu ile güncelliğini korumaktadır. Büyük burjuvazi diktatörlüğünün, iktidarını mutlaklaştırması için, ezilen sınıfların kendi çıkarlarının aleyhine hareket etmeleri gerekiyordu. Bu da ancak nesnel çıkarlardan farklı bir düzeyde harekete geçirilen mikro-politika ile mümkündü. Körüklenen ırkçılık, okullarda, semtlerde ve fabrikalarda faşist parti üyelerinin dayanışması, faşist gençler arasında kurulan hiyerarşiler gibi popülist örgütlenme modelinde kullanılan yöntemlerin yarattığı heyecan ve motivasyon buna örnek gösterilebilir. İrrasyonalite de faşizme özgü değildir. Çok sık yapılan bir hatta, rasyonalitenin yani nesnel çıkarların yanına sosyalizmi, irrasyonalitenin yanına faşizmi yazmaktır. Fakat sağdaki ve soldaki her politik hareket benzer yöntemlerden yararlanır, hatta her devrim bu irrasyonel öğeye başvurur. 1917’de, 1923’de, 1968’de vb. olan da buydu: devrim bir noktada ezilen sınıfların nesnel çıkarlarına indirgenemeyen, nesnel çıkarlardan taşan bir öğeyi serbest bırakır. Her devrimin irrasyonel bir boyutu vardır; aksi takdirde sol siyaset akademik faaliyete ve kaderciliğe mahkum olurdu zaten.

SENDİKALİZM. Sendikal hareket İtalyan faşizminde oldukça göze çarpıcıdır. Faşizm komünist sendikaları tasfiye etmiş, işçileri örgütsüzleştirmiş ve sonra onları tekrardan kendi sendikalarında, faşist sendikalarda örgütlemiştir. Korporatizmin sahte uzlaşmacılığı gibi, işçi sınıfını büyük burjuvazi görüşleri altında temsil eden bir mekanizmaydı.

KÖY REFORMLARI. Faşist partinin reform ve kalkınma adı altında yürüttüğü politika sözde feodal kalıntılara karşı olmakla beraber (köyü ve köylüyü kalkındırmayı vaat ediyordu), esasında büyük arazi sahiplerinin aşırı zenginleştiği, küçük işletme ve çiftliklerin ya zorla hayatta kaldığı ya da arazilerini elden çıkarmak zorunda kaldığı bir süreçti. Öyle ki, topraksız kalan çiftçiler iç göçlerle büyük çiftliklere kaydırılarak ürettiklerinin 1/3’ünü büyük sahibe ödemek zorunda kaldığı iş sözleşmelerine imza attırılıyorlardı ki, feodal kalıntıları yok etmek şöyle dursun, onu modern bir düzeyde yeniden üretiyordu faşizm.

KEMALİZM ve FAŞİZM:

HATALI ALGILAR, KAVRAMLARIN KÖTÜYE KULLANILMASI

Yukarıda çizilen taslağın sınıfsal, iktisadi yönlerini İtalyan Komünist Partisi adına Togliatti geliştirmiş ve Komintern yayınında faşizmin sınıfsal boyutu olarak büyük burjuvaziye, yani tekelci sermayeye işaret edilmiştir. Daha sonra Lenin okulunda da faşizmin ileri kapitalizmle ilişkili bir büyük burjuva diktatörlüğü olduğu yönündeki tez doğru ve geçerli kabul edilmiş ve eğitim çalışmalarında yer bulmuştur.

Türkiye’deki duruma bakacak olursak, liberalizmin sol ve sağ kanatları ile bazı sekter sol grupların Kemalist devrimi faşizm olarak adlandırmada aceleci olduklarını göreceğiz. Kavramların sınıfsal ve tarihsel bağlamlarımdan koparılıp kötüye kullanıldığı bir entelektüel süreçtir bu çoğu zaman, ama aynı zamanda emperyalizme alan açan tehlikeli bir liberalizmin veya liberal sapmanın da (kasti veya kaza ilen) yeridir. Peki Kemalizm faşizm midir gerçekten? Bu yöndeki savlara göze atalım.

Sav 1: Kemalist ideoloji korporatif faşizmdir.

Bu sav farklı sol örgütler tarafından benzer veya karmaşık bir retorikle defalarca ifade edilmiştir. Liberal sol ve sekter sol örgütlerin yanı sıra, liberal sağ da bu teze çokça başvurur. Sınıfların tamamen göz ardı edildiği bu savı desteklemek için İzmir İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal’in korporal devleti çağrıştıran bazı sözlerine başvurulur. Ancak görmüş olduğumuz gibi, faşizmin iktisadi tabanı büyük burjuva diktatörlüğüdür ve geç kapitalist evreyle ilgili (tekelci sermaye) bir sorundur; bırakın büyük burjuvaziyi, elle tutulur, gözle görülür bir burjuva sınıfının olmadığı bir ülkede bu muğlak sözler ne anlama gelir? İtalyan, İspanyol veya Alman faşizmindeki gibi büyük burjuva diktatörlüğünü kitlelerin gözünden gizlemeye mi, yoksa ulusal kurtuluşu henüz yeni başarmış, iktisadi açıdan zayıf bir doğu toplumunda kapitalizmin en ileri aşaması, emperyalizme karşı alınan milli tedbirleri mi? Elbette ikincisi. Dolayısıyla korporatizmi andıran sözlerin sarf edilmesi, asla İtalya’daki gibi bir sınıfsal temele dayanmadığı için faşizmin yükselişi mümkün değildir. Niyet olarak dahi değil. Bunu iddia etmek, sınıfsal analiz yerine biçimsel analiz yapmayı gerektirir. Kaldı ki, tekelci sermayenin oldukça, hatta belki en çok geliştiği ABD’de dahi Roosvelt’in yürüttüğü korporatist politika asla faşizme yol açmadı. Faşizm çok spesifik bir durumdur ve asla sınıflardan ve söz konusu ülkenin tarihi/coğrafi durumundan bağımsız olarak açıklanamaz. Dolayısıyla, iktisadi alanda, emperyal batı’nın büyük burjuvazisine karşı yoksul bir halk tarafından alınan milli tedbirleri faşizmle bir tutmak, göz önündeki bu gerçeğin reddedilmesiyle ve sınıf-dışı bir analizle, demagoji ve ajitasyon ile açıklanabilir ancak.

Öte yandan 1923 devriminin özgül bir ekonomik modeli yoktur. Cumhuriyetin tüm devrimleri gibi, iktisadi tedbirler ve planlar da ulusal bağımsızlığı korumak üzerine kuruludur (Bu süreci tersten de okumak mümkündür, örneğin Steinhaus’un belirttiği gibi, Amerikan mandasını destekleyenler aynı zamanda harf devriminin karşısındaydı). Laiklik, cumhuriyet, hilafetin kaldırılması türünden ilerici devrimler gibi, ekonomik planlamalar da bağımsızlık arzusuyla yapılmışlardı. Bu sebeple 1930’lardan itibaren kamucu ekonomiye geçilmesi tesadüf değildir. Ve kamucu ekonominin İtalyan veya Alman korporatizmi ile ilgisi olmadığı açıktır, bir tarafta büyük burjuvazinin diktatörlüğü vardır ve diğer tarafta yerli burjuvazinin olası emperyal ortaklıklarına karşı ulusal bağımsızlığı korumak maksadıyla iktisadi devlet teşekkülü vardır.

Türkiye’de büyük burjuvazinin ilk sağlam örgütlü yapısı olan Demokrat Parti’nin ilerici devrimlere saldırması ve buna karşılık ikinci kuşak Kemalist akım olarak adlandırabileceğimiz 61 anayasasında ulusal bağımsızlığı korumak adına emperyalizm ve büyük burjuvaziye karşı sendikal hareketlere yol verilmesi de bu bağımsızlıkçı sürecin daha geç ortaya çıkan kanıtları olarak tanımlanabilir.

Sav 2: Kemalizmin devletçilik ilkesi Avrupa’da ortaya çıkan faşizmlere benzemektedir.

Bu sav genellikle liberal sağ tarafından dile getirilir. Ama Kemalizmin devletçilik ilkesi Avrupa’da ortaya çıkan faşizmlere benzememektedir. Faşizmde devlet büyük burjuvazi ve tekelci sermayenin kurumsal diktatörlüğü iken, Türkiye’de devletçilik, emperyalizm ve feodaliteye karşı yoksul halkın ulusal bağımsızlını temin eden mekanizmadır. İktisadi teşekkül büyümek isteyen burjuvazinin asla hoşuna gitmemiş ve bu sebeple burjuvazi her zaman karşı-devrimci süreçlerin öncüsü olmuştur; bir başka deyişle Türkiye’de burjuvazi Kemalist devletçilik ilkesine karşı iken, İtalya’da burjuvazi faşist devletçilik ilkesinin savunucusuydu. Kemalizm ve Faşizm birbirinden tam aksi yönlere gitmiştir bu noktada. Burada şöyle bir itiraz gelebilir: evet faşizme oldukça eğilimli Recep Peker CHP etrafında ulusal bağımsızlığın sol bir yorumunu geliştiren isimlere karşı sert bir muhalefet yapmıştır ve evet Mahmut Esat Bozkurt İtalyan ve Alman faşizmlerini inceledikten sonra CHP’ye faşist parti modelini önermiştir. Ancak Recep Peker’in girişimleri ekonomide tayin edici olmadığı gibi (ki zaten sınıfsal olarak mümkün değildi bu), Mustafa Kemal’in, Bozkurt’un parti modelini elinin tersiyle ittiği de kayıtlıdır.

Sav 3: Köy enstitüleri faşist kurumlardır.

Bu sav en çok kimlikçi sol liberalizm tarafından savunulur. Yukarıda gördüğümüz gibi, faşizm köylerde atılım yapıyor görünürken esasında büyük toprak sahiplerini zengin ediyor ve feodal üretim ilişkisini modern-sınai bir model içinde yeniden üretiyordu. Köy enstitüleri ise eski üretim ilişkilerine karşı kolektif üretim, kolektif eğitim, aydınlanma ve politeknik ilkeleri üzerine kurulmuştu. İsmail Hakkı Tonguç sömürünün ortadan kaldırılması için topraksız köylüye toprak verilmesini ve aydınlanmacı demokrasiyi savunuyordu; bu da yine faşist köy reformlarının tam aksi yönünde bir süreçtir.

Sav 4: Kemalizm ırkçı faşizmdir.

Bu sav kimlikçi sol liberalizm ve ona eklemlenmiş çeşitli demokratik sol, sekter sol ve diğer yandan liberal sağ tarafından savunulur. Fakat Türkiye cumhuriyeti faşist ülkelerdeki gibi ırkçı bir antagonizma temelinde değil, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri (İstanbul elitleri, feodalite, gericilik, İslamcılık, işbirlikçi burjuvazi) ile kurulan halkçı bir antagonizma temelinde yükselir. 1930 ve 40’lar boyunca CHP dışında yükselen faşist akımların görüşlerinden farklı olarak 1924 anayasası şu maddeyi içeriyordu: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk itlak olunur. Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiye’de doğup da memleket dâhilinde ikamet ve sini rüşde vusülünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut vatandaşlık kanunun mücibince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izahe edilir.” Atatürk 1930’da yayınlanan medeni bilgiler kitabında ise şunları yazmaktaydı: “Millet; dil, kültür ve ülkü birliğine dayanan siyasal ve sosyal bir topluluktur… Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Görüleceği üzere faşist ülkelerdeki gibi ulusun ırk yönünde mitleştirilmesi asla söz konusu değildir burada.

TÜRKİYE’DEKİ MEVCUT DURUM (NEOFAŞİZM)

Türkiye’deki mevcut durum küresel durumdan ayrı düşünülemez. Büyük burjuvazinin devletle ittifakının ilk deneyimi faşizm ise ikinci ve çağdaş deneyimi de son 30-40 yıldır dünyada gitgide yükselen, Türkiye’de ise bir ölçüde ve ilkin ANAP ama tam anlamıyla AKP ile vücut bulan neoliberalizmdir. Hem ANAP hem AKP hükümetleri neoliberal politikalar, yani devlet destekli, devlet şemsiyesi altındaki büyük burjuvazinin çıkarlarını savunmak adına cumhuriyetin temel kurumlarına, ilerici devrimlere ve KİT’lere saldırmışlardır. 1980 darbesi ve ANAP bu konuda oldukça deneyimsizdi ve girişimleri büyük ölçüde cumhuriyetin koruyucu mekanizmaları ile savuşturulmuştu. Ancak AKP elitleri emperyalizmin yanı sıra yerel liberal sol ve sağ’ın desteğiyle (ki burada sağ popülizm yeniden devreye girer) bunu çok daha başarılı bir şekilde gerçekleştirdi (Kemalizm’e faşizm diyen oportünist örgütlerin desteğini de bolca alarak).

Ülkemizde ve küresel düzeyde görülen bu yeni-sağ eğilim nasıl açıklanmalı? Bugün tekrardan faşizm koşulları altında mıyız? Bu soruya birden çok yanıt verilebilir. (1) Evet faşizm geri döndü diyenler var örneğin, veya liberal / kimlikçi sol tarafından (2) AKP Kemalistleşti diyenler var (sınıfsal analiz yapmaktan çekinip farklı arayışlar peşinde koşanlar). Öte yandan (3) mevcut durumun ülkemize özgü bir durum olduğunu (İslamcılık) dile getirenler var.

Bu yanıtların ilki kısmen doğru, diğer ikisi açıkça yanlıştır: 1) öncelikle faşizm geri döndü diyenler doğru olmakla beraber eksik bir tespit yapmaktadırlar. Tarihte hiçbir şey kabaca tekrarlamaz, ama farkla, farklı tekrarlar: AKP’nin yöntemleri bu yazının ilk bölümünde ortaya koyduğumuz faşist çerçeveye oldukça benzerdir, fakat bunları denetim toplumunun koşullarında yeniden oluşturmaktadır yeni-sağ. Büyük burjuvazi, kendi çıkarlarını liberal sağ ve sol, zaman zaman sosyalist sol içinde popülerleştirmiş ve hatta propaganda faaliyetlerinde bu örgütleri kullanmış olarak, AKP sayesinde demokrasiden azami yararlanır oldu. Dolayısıyla AKP’nin neo-faşizmi klasik faşizmden şu anlamda farklıdır: İtalya’daki Faşist Parti demokratik kurumlara en başından düşmandır, ama AKP, demokratik kurumları, hatta sol partileri başından itibaren kullanmıştır, demokrasinin askıya alınması AKP için son ve önemsiz bir aşamadır (artık zaten önemi kalmadığında). İkinci olarak işsizlik ve güvencesizlik çağında ve dünyada büyük çapta bir sosyalist hareketin yokluğunda, artık korporasyon gibi bürokratik uzlaşma kurumlarına ihtiyacı kalmamıştır büyük burjuvazinin. İşçi sınıfının teslimiyeti günlük yaşam kaygısıyla kendiliğinden hallolmaktadır. Dolayısıyla tekrarlayan şey burjuvazinin devletle işbirliğidir, ama tekrarlama biçimi faşizm değil neo-faşizm ya da neo-liberalizmdir. 2) AKP Kemalistleşti tezi zamanında AKP’ye ya da neo-faşizme azami destek veren örgütler ve şahıslar tarafından savunulmaktadır; Kemalizm düşmanlığını bırakmaksızın AKP’ye karşı olmak gibi ilginç bir liberal hevesin ürünüdür bu edebiyat; ve neo-faşizmin demokratik tuzağına yakalanmış olmak açısından ilginç bir serüveni vardır: “hayır AKP faşizmi tekrarlamıyor, bu yeni, bu demokratik, bu kemalizme karşı!” gibi heyecanlı bir tez ile başlayan ama sürecin sonunda “AKP Kemalistleşti” ile biten bir düşünce bozukluğudur.

Fakat AKP ne faşizmin kaba tekrarıdır ne de Kemalistleştiği için faşizmi tekrar etmektedir. İlkini söyleyenler AKP’nin ya da neoliberalizmin (neo-faşizmin) gücünü hafife alan naif solculardır (yine de konuya az çok vakıf olarak doğru çizgidedirler) ve ikincisini söyleyenler sınıflardan bihaber liberal solun görüşleridir (bunlar ise sınıf savaşına değil, gerçekte hiç olmayan bir devlet / sivil toplum savaşına odaklanan gruplardır ve esasında 18 ve 19.yy eski sağının sol içi karikatürleridir).

Üçüncü yanıt ise, 3) “AKP İslamcı reaksiyondur” diyen indirgemeci yaklaşımdır. Evet AKP islamcı reaksiyon ile dopdoludur ama AKP’yi açıklayan şey bu değildir. İslamcılık, neo-faşist bileşkenin popülist ve irrasyonel ayaklarında vücut bulan dünya görüşü ve günlük pratiklerdir. Bileşkenin diğer parçalarını görmeksizin konuyu İslamcılığa indirgemek de yine biçimsel ve apolitik bir yaklaşımdır (apolitik ateizm, lümpen Kemalizm gibi örneklerle).

FAŞİZMDEN ÇIKIŞ YOLU

2. Enternasyonel ileri kapitalizm dönemindeki devrimci sorunlara çözüm aramakla uğraşmışken, enternasyonelin hemen sonrasında İtalyan komünistleri kendilerini çok farklı bir sürecin içinde buldular. Gramsci ve Togliatti İtalya’nın faşist ortamında enternasyonelde üretilen hiçbir gerici çözüm yoluna başvuramazdı. Bu sebeple tarihteki bir şeyi canlandırarak, ama onu farklı bir boyutta tekrar ederek özgün bir çıkış yolu önermişlerdir. Bu fikir Leninist “hegemonya” kavramı idi. Gramsci İtalyan Komünist Partisi içinde fikri kapsamlı bir şekilde geliştirdi. Ardından Togliatti hegemonya kavramına uygun olarak İtalya’da faşizme karşı sol popülist pratikler ortaya koydu. Gençlerle, öğrencilerle, köylülerle, aydınlarla, özetle halkın birçok kesimiyle kulüpler, yerel örgütler, etkinlikler, medya vb vasıtasıyla kurulacak (hegemonya) geniş demokratik bir cephe (bir diğer ismiyle tarihsel blok). Tam olarak nesnel çıkarlarla açıklanamayan, nesnel çıkarlardan yine bir parça taşan özellikler arz ediyordu. Dolayısıyla devrimci bir irrasyonalite de söz konusu olmalıydı ki, hegemonyaya gücünü veren de buydu zaten. Deleuze ve Guattari’nin söylediği gibi, en az faşistlerin sahip olduğu kadar arzu makinelerine sahip değilse, sol hiçbir şeydir. İtalyan Komünist Partisi’ne göre, faşizm şartları altında bu demokratik devrim yapılmadan, bir diğer deyişle konum savaşı kazanılmadan, sosyalizme geçmek mümkün değildi. Togliatti’nin bu taktikleri de yine Komintern tarafından onaylandı.

Gelelim demokratik devrim gündeme geldiğinde verilen tepkilere, bu tepkilerin birçoğu benzer olarak kavramların bağlamlarından koparılıp kötüye kullanılması ile şekillenmektedir:

Tepki 1: Demokratik devrim sınıf işbirliğidir.

Sol komünist gruplar tarafından öne sürülür. Demokratik devrimin sınıf işbirliği yani korporatizm olduğunu söylemek oldukça gülünç bir iddiadır, zira gördüğümüz gibi korporasyona karşı oluşturulmuş taktikler bütününe verilen isimdir. Şayet faşist olmayan bir korporatizm kastediliyor ise bundan (yani reformcu sendikacıların ve sosyal demokratların revizyonist kanadının anladığı manada), demokratik devrimin bununla da hiçbir ilgisi yoktur; çünkü aksine büyük burjuva diktatörlüğüne karşı sınıf işbirliği değil sınıf hegemonyasıdır.

Tepki 2: Demokratik devrim aşamacılıktır.

Bunu da yine sol komünist gruplar öne sürer. Bernstein’ın evrimci sosyalizminden alınıp demokratik devrime tatbik edilen bu kavram da yine bir kötüye kullanma örneğidir. Kazanılan hakların kaybedilmemesi ilkesi ve böylece aşama aşama sosyalizme geçiş stratejsinin sınıf hegemonyası ile hiçbir ilgisi yoktur. Demokratik devrim büyük burjuvazi karşısında hak kazanımı ilkesiyle değil, büyük burjuvaziye karşı tarihsel blok ile ilerler.

Demokratik devrimle ilgili bir başka sorun, bunun milli bir özellik taşıyıp taşımaması gerektiği ile ilgilidir. Demokratik devrim milli olmalı mıdır sorusuna verilecek evrensel bir doğru yanıt yoktur. Çünkü ülkeden ülkeye ve kıtadan kıtaya şartlar çok değişkendir. Ancak Klugmann İtalya örneği için dahi şu ifadeyi kullanır: “Devrimcilerin gençleri ya da köylüleri ihmal ettikleri ya da enternasyonalizmi anti-nasyonalizm ile karıştırdıkları, yani gerçek halkçı yurtseverliği ve emekçi halkın ülkenin geçmişindeki ilerici atılımlarla övüncünü yadsıdıkları yerde, faşizm hemen bundan yararlanmaya kalkar.” Dahası Avrupa’dan çıkıp yoksul kıtalara gelindiğinde şartlar iyice farklıdır. Büyük burjuva diktatörlüğü emperyalizm biçiminde veya emperyalizmle işbirliği halindedir bu toplumlarda. Dolayısıyla bu ülkelerde demokratik devrimin milli karakteri, üzerinde tartışılacak bir şey değil kaçınılmaz bir durumdur. Bunu reddetmek faşizm analizinin sınıfsal içeriğini reddetmek ve biçimsel bir analize başvurmaktır.

Dolayısıyla Tepki 3: Milli demokratik devrim faşizmdir.

Sol ve sağ liberaller, zaman zaman sol komünistler tarafından kullanılır. Çoğunlukla nasyonal sosyalizm terimine isim benzerliğine aldanarak veya kasten türetilen, sınıfların reddedildiği biçimsel, kof bir retorikle dile getirilir. Ancak görmüş olduğumuz üzere tarihsel blok büyük burjuva diktatörlüğüne karşı kurulurken, nasyonal sosyalizm büyük burjuva diktatörlüğüdür.

Yoksul kıtalarda demokratik devrimin bu sebeple milli özellikler arz etmesi tesadüf değildir. Örneğin Latin Amerika devrimcilerinin Bolivar’a referans vermektedirler. Bunun sebebi Bolivar’ın sosyalist olması değil, Güney Amerika’daki İspanyol emperyalizmine karşı kıtayı özgürleştiren büyük bir devrimci olmasıdır.

Ülkemizde ise birçok grubun yanı sıra, demokratik devrimci olan ancak milli olmayan gruplar da oldukça fazladır, sürekli olarak Mustafa Kemal ve cumhuriyet devrimleriyle münakaşa eden bu girişim(ler) de açıktan bir sağ sapma örneğidir; çünkü demokratik devrimin sınıfsal (büyük burjuva diktatörlüğüne karşı, emperyalizme karşı) özelliklerini yadsımaktadırlar, dahası emperyalizmin taşeronlarıyla blok kurarak ilginç örgütler-arası cepheler de oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla milli, anti-emperyalist niteliğinden boşaltılmış demokratik devrim, gerçek bir sınıf hegemonyası değil ancak bir demokratik devrim karikatürü olarak siyaset sahnesinde yer almaktadır. Demokratik devrimin sınıfsızlaştırılması, dejenere edilmesi ve nihayetinde işlevsizleştirilmesi anlamına gelecektir bu.

Sonuç olarak faşizmin yeni sürümü karşısında bir çıkış yolu, yeni bir sınıf hegemonyası icat edilmelidir (tarihteki bir şey neoliberal çağa uygun olarak canlandırılmalıdır). Kurulan tekelci büyük burjuva diktatörlüğüne karşı mücadele etmenin henüz başka bir yöntemi yoksa, ki yoktur, global kapitalizmin işsizlik, taşeronlaşma ve güvencesizleşme dayattığı şartlar altında milli karaktere sahip demokratik devrim yeniden gündeme gelecektir. Fakat sınıfları unutmadan, ulusal kurtuluş ve cumhuriyet devrimleriyle münakaşa etmeye son vererek, yaşadığımız ülke gereği anti-emperyalizm kavramını vurgulayarak ve en önemlisi Engels’in söylediği gibi devrimcilerin kendi sabırsızlıklarına teorik tez süsü vermeyi bırakmasıyla.

CEVAP VER