Elizabeth Farelly “Mutluluğun Sakıncaları” – Kitap İncelemesi – Umut Erdoğan

0
6330

Marx’ın “meta üretimi” olarak tanımladığı modern tüketim, yaptığı tanımlamadan uzaklaşmaya başlamıştır. İçinde yaşadığı dönemin koşulları düşünülürse Marx’ın tüketim malları üretimi üzerinden değerlendirdiği kapitalist üretim modeli de başka bir yöne ilerlemiştir. Artık kültür endüstrisinin kitleleri modernizmin üretim odaklı anlayışından post modernizmin tüketim dayatması üzerinden ilerleyen bir sürece soktuğu dünyada, kimlik bunalımından iş hayatında başarıya, çocuk yetiştirmeden eğitime kadar her alanda bireyin içine itildiği bencilliğine ve tatminsizliğine bir kılıf bulması hayli kolay hale gelmiştir. İşe yaramaz soyut çözümler(!) ile bu kılıfı yaratmaya ve sözde anlam karmaşası içinde kendisini kaybetmiş bireye sığınacak bir liman olan bu anlayış sonunda geniş bir mutsuzluğu yaratmaktan bir işe yaramamıştır. İnsanın üretimle arasındaki bağı, yaratıcı emekle üretebileceği her şeyi ondan aldıktan sonra kalan posayı oyalamak, tüketim kültürünün, kültür emperyalizminin de bir oyun alanı haline gelmiştir.

Saf gereksinimlerin ötesine geçmiş, sembol ve göstergeler üzerinden kendisini yaratan tüketim arzusu, ekonomik boyutunu bir tarafa fırlatarak kültürel bir düzeleme geçmiştir. Böylece hem tüketimi artırmaya yönelik girişimler hem de tüketim arzusunun coşması hızlanmıştır. Kalıplaşmış halde de olsa, kültürel muhafazakarlık da bunun karşısında direncini kaybetmeye başlamıştır. Zira karşı tarafın gücü, yerelin tıpkı bireyde olduğu gibi kendisini muhafazasına imkan vermeyecek kadar fazladır.

Farelly’nin ağırlıklı olarak içinde yaşadığı Avustralya toplumu üzerinden örneklemelerle konuyu işlediği Mutluluğun Sakıncaları adlı kitabı da buna odaklanıyor. Tüketimin ve gösterişin, konforun ve tatmin arayışının içinde adeta oradan oraya savrulan insanların, mutsuzluklarının ve tatminsizliklerinin arasındaki ilişkiyi sunuyor.

Tüketimi bir felaket olarak değerlendirdiğimizde Farrelly’nin kitabı da bu felaketin farklı boyutlarını gösteriyor diyebiliriz. Her şeyi hemen isteme batağındaki insanların, ihtiyacın giderilmesi ardından tatmin ve mutluluk yaşaması gereken bir kurgu dayatması içerisinde hiçbir tatmin ardından neredeyse mutlu olmadıklarını ve sırada her zaman istenecek “daha fazlası”nın olduğunu vurgulaması da bu yüzden. Sabırsız, daha fazlasının arzusuyla sıkıntı içerisinde olan ve hiçbir zaman kurtulamayacağı bu tatminsizlik içerisinde yaşayan insan. Toplum bireylerden oluştuğuna göre modern dünyada toplumları sarmalamış mutsuzluğun sebebini uzakta aramaya gerek yok. Tıpkı bir kıyafet ya da bir insan gibi ideolojileri de tüketmeye olan meyil, kararsızlık ve tatminsizlikle oradan oraya koşarken kabullerini siyaset ya da ikili ilişkileri içerisinde olsun, nerede olursa olan kaybetmeye hazır insanlar. Kitlelerin tatminsizlik batağında sadece nesneler üzerinden çırpınmalarının ötesine baktığımızda, desteklediği partinin “tam o anda o istediği tepkiyi vermediğini” gören insanın battığı mutsuzluk ve tatminsizlik de buna bir örnek olarak verilebilir diye düşünmek de pek alakasız sayılmaz. Oy verme davranışının ya da iradenin dengesizliğinde tüketim toplumunun yarattığı ya da kurban ettiği bireylerin yansımalarını görmek, tıpkı alıp asla giymediği bir pantolonu gözünün önünden hışımla iten bir bireyin davranışı gibi geliyor.

Farrelly’nin değindiği konulardan biri de gerçeğin idealize hali yerine konulmuş olan ve aslında modernizme bir tepki olarak da sunulan çirkinlik anlayışı. Bir sanat eserinin gerçeği birebir yansıtmasının başarı olarak değerlendirildiği günlerin de geri kaldığına işaret eden yazar, çirkinliğin ve itici olanın gerçeğin göstergesi olarak ortaya atıldığı durumu anlatıyor ancak bunun yarattığı tatminin ne olduğu sorusunun cevabını yine toplumda aramak mümkün.

Şehirlerin, nüfusun değişen dağılımı ve yoğunluğu arasında da bireyin mutsuzluğuyla bir ilişki kuran Farrelly, banliyönün konfor ve gösteriş için cazip hale getirilmesine karşın insanlarda yarattığı mutsuzluk ve soyutlanmış hale dikkat çekiyor. Bir yandan şehirlerde dengeli bir kaosun yarattığı enerji ile yaratıcılığı güçlendirdiği vurgusunu da yaptığı için, merkezin uzağında büyük vaatlerle oluşturulan bu yeni çevrenin reklamlardaki ideal mutlu aile tablosu ve güler yüzlü mutlu insanlardan aslında ne kadar uzak olduğuna değiniyor. İnsanlar arasındaki etkileşim ve ortaklaşa mekan kullanımın uzağında, doğayla sözde yakınmış gibi duran fakat insan doğasıyla insanın arasına bir duvar çeken bu yerleşim şeklini eleştiriyor. İnsanın kendi rızasıyla bir hapishane duvarının ardına kendisini hapsetmesi benzetmesini banliyö için yapması bu yüzden. İnsan olması gerektiği her yerden uzaklaşarak bir türlü varamayacağı bir yolda nefes almadan koşarken, tüketimin ve kendisine dayatılan tüm arzu nesnelerinin peşinde, kendisi olmaktan çıkan bir hale geliyor.

Mutluluğun Sakıncaları, mutluluğun ne olduğunu önce tanımlayan sonra da bunu insanların gözüne sokarak bizzat yarattığı mutsuzluğun çaresini sunmaya çalışan çelişkiyi anlatıyor.

Umut Erdoğan

CEVAP VER