Kurtuluş Savaşı’nda Kompradorlar – Doğan Avcıoğlu

0
7680
İstanbul ve İzmir’in kompradorları için bir mesele yoktu. Onların çoğu, İtilaf Devletleri’nin himayesinde, “milli iktisat” diye birtakım tatsızlıklar çıkaran İttihatçılardan kurtuldukları için hoşnuttular. Yakup Kadri, Sodom ve Gomore’de Mütareke yıllarının İstanbul komprador hayatını uzun uzun anlatır. İzmir kompradorları ise, İttihatçı liderlerden Vali Rahmi Bey’in hoşgörürlüğü sayesinde, Birinci Dünya Savaşı’nın farkına dahi varmamışlardır. Bunlar, İngiltere, Fransa ve Amerika gibi büyük bir devletin himayesini istemektedirler. Bu nedenle, İzmir’in Yunanlılara verilmesini pek hoş karşılamamışlardır. Nitekim İzmir’deki yabancı iş çevreleri, Yunan işgalini önlemeye çalışmışlardır. İzmir’deki İngiliz Ticaret Odası, bir raporunda, durumu şöyle değerlendirmektedir: “İzmir şehri gelişmesini, hemen de bütünüyle İngiliz ve Fransız işadamlarına borçludur. Demiryolları, rıhtımlar, travmaylar, liman onların elindedir. Levant Company’den günümüze kadar, ihracat, büyük ölçüde İngilizlerin hakimiyetinde bulunmuş, ithalat işleri ise çeşitli milletler mensupları arasında dağılmıştır. Gemiler, küçük bir kıyı işletmesi olan Pantaleon (Yunan) ortaklığı bir yana bırakılırsa, İngiliz, Fransız ve İtalyan bandıralıdır. Madenler, halı sanayii, meyankökü ticareti tamamen İngilizlerin, Amerikalıların, İtalyanların elindedir.” Bu gerekçeyle, İngiliz Ticaret Odası, Times gazetesine gönderdiği bir telgrafta, “Şehrin Yunanlılara verilmesinin felâketlere yol açacağını” belirttikten sonra, “Hırıstiyan ahali kadar, Türk halkınca da bir İngiliz, Amerikan veya Fransız himayesinin sevinçle karşılanacağını” ileri sürmektedir. Bu muhalefete rağmen, Yunan işgali gerçekleşmiş ve kompradorlar, nihayet yine de İngilizlerin egemenliğinde bulunan Yunan yönetimine intibak etmişlerdir. Gerçi Yunan işgali kanlı ve yağmacı olmuştur: Gümrükteki mallar ve şehirdeki bazı mağaza ve dükkanlar tamamen yağma edilmiştir. Bunlar arasında Süleyman Şevket ve Şürekâsı, Kırzâdeler, Zaimzâdeler, Şeyhzâdeler, Alâiyeli Mahmut Bey ve diğer bini mütecaviz Türk ticarethanesi vardı. Zarar ve ziyan, o zaman 3 milyon lira tahmin ediliyordu. Gümrükteki malların çoğu ecnebi tüccarlarına ait olduğu için Fransız konsolosu bunların tazminini Yunanlılardan isteyeceğini söylemekte idi. Yunanlıların kulakları çekilerek bu hareketler önlenmiş ve kompradorlar faaliyetlerini, Kurtuluş Savaşı’ndan habersiz sürdürmüşlerdir. Kompradorların bir kurtuluş savaşı verildiğinden haberleri, ancak İzmir’de Türk süvarilerinin nal sesleri işitilince olacaktır. Lord Kinross, İzmir kompradorlarının zafer sonrası şaşkınlığını şöyle açıklamaktadır: “İzmir’deki Lövantenler, son dakikaya kadar, meselenin bir konferansla çözümleneceği düşüncesine saplanıp kalmışlar, içlerine güven verecek şekilde demirli duran Müttefik savaş gemilerinin Türklerin şehre girmesini  önleyeceğini ummuşlardı. Girseler bile, herhalde yine alışveriş eskisi gibi sürüp gider, bütün Anadolu ticarete açık kalırdı. İhracat mevsimi yaklaşıyor, depolar kuru üzüm ve incirle dolmaya başlıyordu; çuvallar dikilmekte, sandıklar çivilenmekteydi; İtalya’dan, Almanya’dan, Hollanda’dan gemiler, sonbahar yüklerini almak için limana gelmişlerdi bile.
Bu yalancı iyimserlik havasını sarsmak epey zor oldu. Lâkin yavaş yavaş bir şüphe dolmaya başlamıştı. Müttefik gemilerinin Cercle European’e asılan radyo bültenleri, gittikçe daha kötü haberler veriyordu. Limana bir Yunan hastane gemisi geldi. Yaralılar ve kaçanlar azar azar şehre gelmeye, kanlı savaşlar üzerinde korkunç şeyler anlatmaya başlamışlardı. Kahvelerde tüccarlar, içerden aldıkları haberleri birbirlerine yetiştiriyor, bağlantılarını yerine getirip getiremeyeceklerini düşünüyor, ‘Türkler gelirse stoklara el koyarlar mı acaba?’ diye sorup duruyorları. Derken borsa birden duruverdi. İçerden, incir, üzüm yüklü vagonlar geçmez oldu. Yük gemileri, ambarları boş olarak, çabucak demir alıp kaçtılar. Yalnız eğlenceler durmuyordu. Otel Naim’in taraçasında ay ışığında danslı akşam yemekleri veriliyor, Sporting Clup’de bir İtalyan trupu Rigoletto ve Traviata’yı oynuyor, kahvelerde karartma saatine kadar gitarlar çalınıp şarkılar söyleniyor, garsonlar müşterilere şerbet, nargilelere küçük kor parçacıkları taşıyıp duruyorlardı.

Atatürk İzmir’e girince, Krammer Palas otelinde kompradorlarla karşılacaktır: “Tüccarlar oturmuş içki içiyor, ‘acaba ne olacak?’ diye kuşkuyla düşünüp duruyorlardı. Önce, göze çarpan haline rağmen, bu genç Türk subayını tanımadılar. Garson da kim olduğunu bilememiş, boş masa olmadığını söylemişti. En sonunda müşterilerden biri onu tanıdı ve Mustafa Kemal, kimsenin rahatsız olmamasını söyleyerek, masasına oturdu.”

İstanbul’da da durum farklı değildi: “Trakya’ya gitmek üzere İstanbul’a gelen bir milliyetçi jandarma birliği, sokaklardan geçerken alkışlarla karşılandı. Yabancılarla Lövantenler  gözden uzak duruyor, milliyetçilerin bu cakasının bir saman alevi gibi parlayıp söneceğini, sonra her şeyin yine eskisi gibi olacağını düşünerek, kendilerini avutuyorlardı.”

Doğan Avcıoğlu

CEVAP VER