Cumhuriyet’in Bağımsızlık Karakteri – Atilla Altay

0
5732

Osmanlı’da Tanzimat dönemiyle beraber, imparatorluktaki çöküşe çözüm aramak için çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Her akımın temel isteği, Osmanlı’nın bağımsız bir devlet olarak varlığına devam etmesiydi. Fakat bağımsızlık anlayışı, dar bir görüşle sadece toprak bütünlüğüne indirgenmişti. Hatta İstiklal Savaşı’nın komutan kadrosunun genel görüşü olan millici ekolün içinde bile, bu dar bakış açısına sahip kişiler bulunuyordu.

Tanzimat dönemi, İngilizlerin 1838 yılında Ruslara ve Kavalalı’ya karşı Osmanlı’yı koruma sözü vererek imzalattığı Ticaret Antlaşması ile başlar. Antlaşma imzalandığında bütün İstanbul rahat bir nefes alacaktır, fakat bu antlaşmanın aslı hiç dostça değildir. Osmanlı ekonomisi tamamen çökecektir. Osmanlı tam bir açık pazar olacak ve sömürgeleşecektir.
İngiliz Dışişleri bakanı Palmerson, İstanbul’daki elçiliğe verdiği direktifi “Sultan’ın ailesi ve refahı artacak, Osmanlı sanayi konusunda atılım yapacak” bunu İstanbul hükümetine anlat olmuştur. İstanbul Hükümeti bu antlaşmayı yaparken toprak bütünlüğünü koruyacağı için bir beis görmemiştir.

Bu batıcılığın nedeni neydi? Avrupa’ya eğitim için giden veya Osmanlı’daki batılı okullarda eğitim gören aydınların ve bürokratların, batılıların planlı ve sistemli çalışmasına değil, batılıların kendisine hayranlık beslemesinden kaynaklıdır. Bir kısmıysa sadece kendi koltuk sevdaları ve ceplerini düşünerek soysuzlaşmış burjuva aydınlarıydı. Mandacıların görüşlerini başka bir yazıda inceleyeceğim için şimdilik burada bırakıyorum.

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nde bu dar bağımsızlık anlayışıyla karşılaşmıştır. Mustafa Kemal Atatürk kendi bağımsızlık anlayışını Sivas Kongresi’nde şu şekilde açıklar:

“Milli ve iktisadi gelişmemizi sağlamak ve devlet işlerini günün kurallarına göre düzenli bir yönetimle çevirmeyi başarabilmek için, her devlet gibi bizim de bu gelişmemizi sağlarken tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe sahip olmamız yaşamımızın ve var olmamızın hareket noktasıdır. Bu nedenle politika, adalet, maliye alanları ile öteki alanlarda gelişmemize engel kayıtlarla karşı karşıyayız.”

Mustafa Kemal Sivas Kongresi’nde görüşlerini bu şekilde belirmiş olmasına rağmen Milli Mücadele’yi yöneten komutanlar arasında kafa karışıklığı hala devam etmektedir.

Müttefikler, Sevr Antlaşmasını biraz hafifleterek ekonomik hükümleri kabul ettirmeye çalışmıştır. Osmanlı tipi bağımsızlık anlayışına sahip devrin Ankara Dışişleri Bakanı Bekir Sami, 1921 Londra Konferansı’nda bu antlaşmayı hemen kabul etmiştir. Fransız ve İtalyan hükümetleriyle Milli Misak’a aykırı bu antlaşmayı imzalayan Bekir Sami, bu sayede Yunan işgalini önleyeceğini ve Türkiye’nin bağımsızlığını kurtaracağını düşünmüştür. Mustafa Kemal, Bekir Sami Ankara’ya dönünce istifasını istemiştir. Antlaşmanın ağırlığını Mustafa Kemal’den dinleyelim: ” Bekir Sami bey tarafından hiç yetkili olmadığı halde imza edilen ve Fransa ile Milli Hükümet arasında çatışmalara son verileceği düşünülen antlaşmada, Fransızların silahlı çeteleriyle birlikte mücahitlerimizin de silahtan arındırılacağı, asayiş kuvvetlerimize Fransız subayları alınacağı, ayrıca Fransızlar tarafından kurulmuş bulunan asayiş kuvvetlerinin muhafaza olacağı, boşaltılacak yerlerde, Elazığ, Diyarbakır, Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak girişimlerde Fransızlara öncelik tanınacağı ve Ergani madenlerinin imtiyazının Fransızlara verileceği gibi Milli Mücadele ruhuna aykırı olan hükümler vardı. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar)

Yunan Ordusu ikinci kez İnönü’de yenildiği zaman İngilizler Kemalistleri savaş meydanında yenemeyeceklerini anlamaya başlarlar. Yeni önerilerle savaşı bitirmeyi ve Türkiye üzerindeki nüfuzlarını korumayı düşünürler. Fakat İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği Londra’ya bir not yollar.

“Kemalistler, Türkiye’deki tüm yabancı nüfuzu süpürmek istiyorlar” (Bilal N.Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e s.91)

İngiliz hükümeti yine de General Harrington aracılığıyla Ankara’nın nabzını yoklamak ister. Mustafa Kemal’in cevabı nettir. “Milli sınırlar içinde ekonomik, politik, kültürel, mali, askeri, hukuki tam bağımsızlık istiyoruz” bu cevaptan sonra İstanbul’daki Yüksek Komiser Vekili Rattigan, Ankara Hükümeti’nin İstanbul temsilcisi Hamit beye ateş püskürür. ” Nasıl olur da Mustafa Kemal, milli sınırlar içinde Türkiye’nin tam bağımsızlığını İngiltere’nin önceden tanımasını isteyebilir? Böyle bir istekte bulunan Kemalistler aklını kaçırmış görünüyor” (Bilal N. Şimşir Sakarya’dan İzmir’e s.123)

Ankara Bekir Sami’nin yaptığı antlaşmayı yırtınca , Fransız elçisi Franklin Bouillon Ankara’ya gelir ve Mustafa Kemal’i ikna etmeye çalışır. Mustafa Kemal, Ankara hükümetinin kararlığını şu sözlerle açıklar:

“Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı yüklenmiştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerine, hiç kuşkusuz, çok düşündük. Ama sonunda edindiğimiz kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Bu işe başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden milletimiz sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyorduk. Şu zamana kadar Türkiye’yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse, hep bu yanlışlıktan ve hep bu yanlışlığı sürdürmekten doğuyor. Bu yanlışlığı sürdürmek, yüzde yüz, ülkenin ve milletin bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden uzaklaşması ve yoksun kalması sonucu doğabilir. Biz onuruyla ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir yanlışlığı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Okumuş okumamış herkes, bütün milletimiz, belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir noktada toplanmış ve sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlıktır.

Tam bağımsızlık demek, elbette politika, askeriye, kültür, adalet, maliye, ekonomi gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımdan herhangi birinden yoksun bir millet gerçek anlamıyla özgür değildir.

Biz bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişebileceğimizi düşünmüyoruz. Görünüşte bir barış yapabiliriz, antlaşma yapabiliriz ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve antlaşmalarla milletimiz esenliğine kavuşamayacaktır. Belki silahlı çarpışmasını bırakarak bir yıkıma sürüklenebilir. Eğer milletimiz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsaydı, iki yıldan beri savaş hiç gerekli değildi.” (Atatürk, Söylev I, s. 457)

Bouillon, Milli Misak’ı koltuğunun altına sıkıştırıp Paris’e döner. Kemalistler Sakarya zaferini kazanınca Bouillon yeniden Ankara’ya gelir. Bu sefer karşısında yeni dışişleri bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk’i bulur. Görüşmeler çok sert geçecektir. Bir ara Fransız elçi sinirlenerek “Siz gerçekten kapitülasyonları kaldırmayı aklınızdan mı geçiriyorsunuz” der. Tengirşenk: “Milli mücadele arazi için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü yaşayan halkın iradesine bıraktık. Biz sadece bağımsızlık için mücadele ediyoruz. Sert dediğiniz meclis kapitülasyonların kaldırıldığını kabul ettirmediği sürece kılıcını kınına sokmayacaktır.” cevabını verir. (Yusuf Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, s. 251)

Atilla Altay

CEVAP VER