Yeni Yıla Girerken Ahval ve Şerait – İbrahim Kaya

0
13180
2017’ye girdiğimiz şu günlerde, Türkiye Cumhuriyeti, bildiğimiz formu ve içeriğiyle, artık “yok”! Onun yerinde “başka” bir siyasanın yükselişte olduğu ise aşikar. Toplum olarak birlikte yaşamayı beceremedik. Modern toplum olma yolunda atılmış onca adım, gerçekleştirilmiş devasa devrim boşa mı gitti? Başka bir ifadeyle söylersek; Mustafa Kemal’in ufukta gördüğü “Uygar Türkiye’den” hiçbir eser kalmadı mı? Halbuki Türk modernleşmesi Batılı bazı sosyal bilimciler tarafından “mucizevi” ve “istisnai” gibi pozitif sıfatlarla değerlendirilmiş, “yegane” bir deneyim olarak nitelendirilmişti (Ernest Gellner, Bernard Lewis, Feroz Ahmad bu isimlerden birkaçıdır). Nasıl oldu da bu “istisnai” modernlik modeli, “modern-dışı” bir bağlama evrilerek yok olup gitti? Sosyal bilim literatüründe, en azından onun başat ekollerinde, toplumlar modern zamanlarda geri dönülemeyecek biçimde dönüşmektedirler. Yani modernleşmiş toplumların gerilemesinden, ortaçağcılaşmasından söz edilemeyeceğine hükmedilmişti.
Dünyanın Gerilemesi
Kısacası, “ilerleme” yoluna girmiş toplumların, geçmişi radikal anlamda kırdıkları ve bir daha tarihsel olarak geriye dönüşün yaşanmayacağı kanaati çok güçlüydü. Halbuki, bugün Türkiye’den bahseden bir “sosyal bilim” kaçınılmaz olarak bir “gerilemeden” bahsetmek zorundadır. Peki bu gerileme gerçekten bize mi özgüdür? Yoksa daha genel düzeyde bir gerilemeden söz etmek gerekir mi? Başka bir ifadeyle, Türkiye’deki gerilemeyi dünyanın genel anlamdaki dönüşümüne paralel bir değerlendirme yaparak mı anlamamız gerekiyor? Yani “dünya bir gerileme çağında ve Türkiye’nin gerilemesi bu bağlamın içinde okunabilir” türünde bir yaklaşım mı geliştirmemiz gerekiyor? İlk bakışta, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı gerileme kendine özgü, başka örneği olmayan bir gerilemeye benzemektedir. Modern değerlerin hızla ve radikal anlamda toplumun dışına itildiği bir süreci yaşayan Türkiye, dolayısıyla, eşine rastlanmaz bir gerileme dönemindedir. Batı modernlik deneyiminde “zamansal” bir özeleştiri yaşandı ve oldukça uzun bir zamandır “yeni bir modernlik” veyahut “modernliğin yeniden yapılanması” gündemde. Sadece entelektüel ve akademik dünyada değil ama aynı zamanda toplumsal yaşamda da yeniden modernlik hatta yeniden Aydınlanma emareleri aşikar. Bugün gelinen noktadan duyulan memnuniyetsizlik ve bu memnuniyetsizliğin ortaya koyduğu “tepkisel” adımlar ve sonuçlar esasında yeniden “ilerlemenin” kaçınılmazlığına işaret ediyor. Liberal, sosyal demokrat çözümlerin Batı’yı sürüklediği yer “aşırılıklar” çağını bir kez daha haber verir gibidir. Bu emareler gösteriyor ki, Batı deneyiminde de bir gerileme söz konusu, çünkü aksi takdirde yeniden modernlik nasıl olur da gündeme oturabilir?
Gerilemenin Temelleri
Bu büyük ölçüde Batı’yı da içine alan gerilemenin temelleri nelerdir? Yani nasıl oluyor da onca modernlik deneyimine rağmen bugün gerilemeden bahsedebiliyoruz? Buradaki en temel meselemiz kuşkusuz Batı modernlik modelinin 1980’lerden itibaren “alternatifsiz” kaldığı algısının güçlenmesi ve tutunmasıdır. Sovyet Sistemi’nin çöküşü, Batı toplum modelinde salt ekonomik sorunsala bulunan çözümün (kapitalizmin) diğer sorunsallar açısından da “tümden” iyi olduğuna yönelik bir kanaat oluşturdu. Bu kanaat önce entelektüel, sosyal bilimci düzeyinde ortaya çıktı ama zamanla toplumsal grupların da önemli ölçüde benimsediği bir kanıya dönüştü. Bir önceki dönemde sözü edilen ekonomik çözüm, toplum halinde birlikte yaşama için bulunmuş politik çözüm yani demokrasi ile oldukça simetrik bir ilişkiye sahipti. Bir başka ifadeyle, Avrupa modernliği, kapitalizm ve demokrasi arasındaki bir “dengeye” dayanıyordu. Hatta demokrasi, bir noktaya kadar, kapitalizmi sınırlayabiliyor; onu denetliyor ve yaşam alanlarını tek yönlü olarak kapitalist ekonomi mantığına terk etmiyordu. Sovyet Sistemi’nin iflası, Batılılarda ekonomik sorunsala kendi buldukları çözümün ekonomi dışındaki her şeye de kadir olduğuna ilişkin bir “inanç” yarattı.
Bu inanç, demokrasinin yani toplum halinde birlikte yaşamaya ilişkin Batılıların ortaya koydukları politik çözümün “gerilemesi” anlamına da geldi. Artık tüm yaşam alanlarını kapitalist düzenlemeye tabi tutan gerilemenin önüne geçebilecek “demokrasi”, “politik çözüm” güç kaybetmeye başladı. Deyim yerindeyse, kendi denetleyicisinden kurtulan spesifik bir ekonomik çözüm, yani kapitalizm, toplumu da, politikayı da, kültürü de “nitelemeye” başladı. Sovyet Sistemi’nin çöküşüyle paralel ve hatta ondan önce başlamış bir sözde eleştiri de gerilemede asli faillerdendi. Gerileme sürecinde, Aydınlanmaya yönelik “sözde eleştiri” ama esasında “itham” çok önemli bir pozisyon üstlendi. Aydınlanmanın yeni bir egemenlik ilişkisini dayattığı, gündelik yaşamı tek-yönlü bir kuşatma altına aldığı iddiası, esaslı olarak, “bilimsel bilginin” nesnelliğine karşı bir cephe savaşıydı. Bu savaş, 200-300 yıllık “Aklın aydınlanması” deneyimini çöpe atma konusunda hiç tereddüt yaşamadı. Aydınlanma sürecinin kazanımlarını da dikkatle okumaktan ziyade, salt itham edici bir dil devreye sokuldu. Bu dil, zaman zaman tarihin sonundan, zaman zaman modernliğin sonundan ve hatta zaman zaman politikanın sonundan bahsetti. Geleceği öngörme, böylece, değersiz kılınmaya çalışıldı; planlama, ilerleme, rasyonelleşme kavramları gözden düşürüldü. “Daha iyi bir toplum inşası bir mitten ibarettir” anlayışı bu dilin en çarpık ama en etkileyici çıkışı oldu. Temel ilkeler ve hedefler gözden düşüyor ve “günlük” hazlar adeta hayatın yegane amacı kılınıyordu. Kısacası, ekonomik, politik ve epistemik açılardan Batı modernliği ciddi sorunlarla karşılaştı: ekonomik sorunsala çözüm olarak öne sürülen kapitalizm politik sorunsalın gözden düşmesi pahasına tüm yaşam alanlarına kendisini herhangi ciddi bir eleştiriyle karşılaşmadan dayatabildi. Epistemik olarak da karşı-Aydınlanmacı diyebileceğimiz bir “savaş” “ilerleme” ve “bilimsel bilgi” anlayışlarını güçsüz kıldı. Yani ekonomik sorunsala yönelik kendi sınırlarını bilmek durumunda olan kapitalizmden tüm sahaları şekillendirmesi istendi ve bu daha iyi toplum anlayışını anlatı olarak etiketleyen karşı-epistemik bir savaş aracılığıyla desteklendi.
Kapitalizmin Demokrasiye karşı Zaferi
Bu süreçte kapitalizm, demokrasi karşısında, deyim yerindeyse, meydanı boş bularak zafer kazandı. Batı Aydınlanması bir noktaya kadar “amaçlarla” “değerler” arasında bir denge kurmuştu. Ve son zamanlarda bu denge amaçlar lehine bozuldu. Tüm dünyanın “rasyonellikten” ve “daha iyi toplum” anlayışından vazgeçmesi gerektiği propagandasını yapan Batılı entelektüel (“sosyal bilimci”!) şimdi “kendi” toplumunun da ciddi sorunlarla yüzleşmek zorunda olduğunun farkındadır. İnsanların birlikte hareket edecekleri “örgütlenme” ve daha iyi yaşam kurmak için “eleştiri” haklarını “boş inanç” olarak vurgulayanlar, bugün “nerede hata yaptık” sorusunu sormak zorundadırlar. Aydınlanmacı, evrenselci anlayışları, güya, temelsiz kılmak için yürütülen karşı-epistemik bir savaş bu noktada özellikle öne çıkmıştır. Üstelik bu savaş “farklılığın hakkı” lafazanlığıyla meşrulaştırılmıştır. Bilimsel olana uzaklık, bilimsel olandan şüphe, bu savaşı başlatanların esasını oluşturduğundan, bilim-dışı anlayışlar farklı olanın hakkı adı altında kutsanmıştır. Bu bağlamın içinde üretilen söylemler dünya kamuoyunu etkilemede ve yönlendirmede çok etkili olmuştur. Elbette sormamız gerekir: neden gerileme bu söylemleri üreten sosyal bilimcinin ülkesini değil de Batı’nın hemen yanı başında yer alan bizi çok daha derinden etkilemiştir?
Hiç kuşkusuz Aydınlanmayı itham edenlere karşı Batı’da Aydınlanma savunusunu çok güçlü biçimde yapan “sosyal bilimci” de var(dı). Tarihin, modernliğin, politikanın sonunu “müjdeleyenlere” karşı, Aydınlanmanın henüz tamamlanmamış olduğu tartışmasını bütün rakiplerine karşı “üstün” pozisyonda bulunarak yapabilen bilimciler “sahayı” hiç terk etmedi. 1979 yılında basılmış modernliğin sonunu “müjdeleyen” kitaba karşı 1980 yılında, yani hemen bir yıl sonra, bir sosyal teori ödül töreninde ödülün sahibi “modernliğin tamamlanmamış proje” olduğunu dünyaya duyuruyordu. İlerleme, Aydınlanma itham edilecek değerler değil aksine yeniden yapılandırılacak değerlerdi. Bizde ise bu gelenek sosyal bilimcinin umurunda olmadı. Ağırlıklı olarak “sonlar fetişizmine” teslim olan Türk akademisinin neredeyse tek derdi “bilimsel bilginin” nesnelliğine karşı açılmış savaşta yer tutmaktı. Kendi toplumunun yaşadığı modernlik deneyimini “faşist”, “tepeden inmeci”, “anti-demokratik” gibi olumsuz sıfatlarla tanımlamanın ötesinde bilgi ortaya koymayan Türk sosyal bilimcisi, bugün “vah, tüh” demekten ziyade ben her zaman “doğrudan” yanayım diyor ve bu doğru da “toplum” oluyor. Toplum eleştirisi bildiği bir uğraş olmadığından, toplumu tüm olumsuzluklarıyla meşrulaştırmayı “bilimsellik” zanneden Türk sosyal bilimcisi dolayısıyla gerilemede asli faillerdendir.
Epistemik sahadaki “Aydınlanmacı” bilimcilerinin gerilemeye karşıtlığının oynadığı önemli rolün yanı sıra, bizzat tarihsel-toplumsal deneyimin kapsamı ve zamanı da gerilemenin Batı’da bizdekine oranla çok daha sınırlı gerçekleşmesindeki diğer önemli temeldir. İki-üç yüzyıllık Aydınlanma deneyimi, dinin toplumsal ilişki ağlarında ve toplumsal kurumlarda “geriye çekilmesi” sonucunu veya meyvesini verdi. Cumhuriyetin, demokrasinin yeşermesi ve sonra tutunması için Batılı toplumların verdiği savaş uzun bir zaman dilimini kapsadı. Kadın sorunundan, emek sorununa kadar toplumsal sorunların çözümünde toplumun katıldığı uzun soluklu mücadele, Batılı ülkelere “tarihte kazandığını kaybetmeme” inatçılığını kazandırdı diyebiliriz. Bizde ise hem Aydınlanma deneyimi çok kısa bir zaman dilimini kapsamıştı, hedeflerine ulaşmadan kesintiye uğratılmıştı hem de cumhuriyet, demokrasi için inşa aşaması yaşanmış ama kurumsallaşma aşaması yaşanmadan karşı-devrimin “zaferine” tanıklık edilmişti. Bu nedenlerle gerileme ve modernliğin kaybı bizde elbette çok daha hızlı ve kolay olacaktı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Sonu (?)
Batı’da kapitalizmin meydanı boş bularak demokrasiye karşı asimetrik bir savaş yürütmesinin sonuçları çok geç sayılmayacak bir zamanda fark edildi. Çareler arama sürecindeki Batı’da bu nedenle aşırı sağa veya bazı marjinal anlayışlara yönelimler söz konusudur. Ancak, gerilemeyi tersine çevirme gayretleri ve stratejileri de devreye sokulmaktadır. Eğer gayretleri ve stratejileri iş görmezse, Batılılar, tüm dünyanın içinden çıkamayacağı bir yangına odun taşıdıklarının farkındadırlar. 2016 yılı biterken şimdi bize daha yakından bakalım.
En başta söylediğim gibi, bugün Türkiye Cumhuriyeti bildiğimiz formu ve içeriğiyle yok. Türkiye’nin modernlik deneyimini ateşe atmaktan hiç tereddüt etmeyen politik ve entelektüel aktörler için “Yeni Türkiye” inşa sürecindeyiz ve bu inşa “iyiyi” yaratma inşasıdır. Vahşi, kuralsız ve sınırsız bir kapitalizm demokrasiyi deyim yerindeyse basit bir araca dönüştürdü. Demokrasi çoğunlukçu-araçsal bir “oyun” sahasına indirgendi. Bilimsel bilgi adeta dalga geçilecek, seçkincilikle etiketlenen çok sınırlı bir alana geri çekildi. Hukuk, din ve akademi bu süreçte üzerinde en çok durulan alanlar oldu. Üç cübbeli meslek grubu, yani hukukçular, din adamları ve öğretim üyeleri bütün özerkliklerini kaybetti. Doğası gereği cübbeli meslek sahipleri gücün dışında, iktidarın yönlendirmelerinden uzak bir karaktere sahip olmak durumundadırlar. Dini, hukuki ve bilimsel olarak gücü meşrulaştırmak, toplum halinde birlikte yaşamak idealine de, ekonomik ihtiyaçların karşılanması çabasına da ve eylemlerimize klavuzluk edecek bilginin elde edilmesine de çok ağır hasarlar verdi.
Toplum halinde birlikte yaşamak için siyasa arayışı; ekonomik sorunsalın çözümü için model arayışı ve epistemik sorunsalın çözümü için bilgi arayışı Yeni Türkiye’de ciddi anlamda sakatlandı. Böyle olunca modernliğin yanıt vermek ve bulmak zorunda olduğu üç temel sorunsalın çözümü açısından Türkiye modern-dışılaştı. Hukukun üstünlüğü, liyakat, adalet, eşitlik gibi modernliğin asli ölçütleri bugün Türkiye’de karşılığını bulamıyor. Kadın sorunundan, eğitim sorununa varıncaya dek ciddi bir gerileme hayatın tüm alanlarını kuşatmış durumda. Ekonomik sorunsala Yeni Türkiye’nin bulduğu çözüm feodal mantığa dayanan, kuralsız kapitalizm, artık yürüyemeyeceği bir evreye hızla yol alıyor. Politik sorunsala bulunan araçsal-çoğunlukçu demokrasi modeli ise artık “totaliter” yönleri ağırlık kazanan bir siyasaya dönüşüyor. Kültürel/epistemik saha açısından da bulunan İslamcı çözüm artık kendisini her gün yanlışlamaktan öteye gidemiyor. Gerilemeden sorumlu olan bu üç çözüm, yani sınırsız, feodal mantığa dayalı kapitalizm, çoğunlukçu-araçsal demokrasi ve İslamcı kültürel saha, bugün devam edebilmek, kendisinin varlığını koruyabilmek için her şeyi yapmayı göze almış vaziyettedir. Kendi ürettiği dış politika yerlerde sürünüyor ve kendisinin tam aksine bel bağlamak zorunda kalıyor. Ekonomik kriz “sahte” çözüm pratiklerini görmemizi sağlıyor. Çocuklarımıza verdikleri eğitimin dünya sıralamasında diplerde gezinmesi, perişanlık arz ediyor.
Tüm bu çıkmaz sorunları bir kere de dürmek ve yeniden başlamak için buldukları çare elbette “başkanlık” veya “tek yetkili cumhurbaşkanlığı”. Bu çare(sizlik) Türk modernlik deneyiminin tümüyle, her ayrıntısına varıncaya dek çöpe atılması anlamına gelmektedir. Bu nedenle zaten Türkiye Cumhuriyeti tükenmiş, bitmiş bir vaziyetteyken son bir tekmeleme eylemi gündemi tutmaktadır. CHP dışında bu “rejim değişikliğine” var gücüyle karşı koyan başka bir örgüt ve aktör yok. Ancak, birey düzeyinde elbette her gruptan, tabakadan, statüden, partiden insan var karşı koymak niyetinde olan. Bundan sonraki süreçte, Türk modernlik deneyiminin tümden defnedilmesi ve bu deneyimin yeniden yapılandırılması arasındaki mücadele belirleyici olacağa benziyor.
Bu mücadelenin modernlikten yana olan tarafının elbette “kurtuluş” ve “kuruluş” projesine ihtiyacı var. Bu kurtuluş ve kuruluş projesi ise Yeniden Cumhuriyet İnşası için mücadele ve inşayı gerçekleştirme meseledir. Yeniden Cumhuriyet ise ekonomik, politik ve kültürel sahalara ilişkin sorunsallıkları yeni bir gözle çözme azminde ve kararlığında olmak durumundadır. Kamucu-halkçı bir ekonomik model; cumhuriyetçi demokrasiye dayanan bir politik model ve Aydınlanmacı, bilimsel bilgiye dayanan kültürel model Yeniden Cumhuriyet projesinin olmazsa olmaz temelleridir. Bir de elbette bu projeyi hayata geçirecek aktör sorununun iyi düşünülmezi elzemdir. Aktör, cumhuriyeti bir keresinde inşa etmiş olan CHP’dir ama önce CHP’nin bizzat kendisinin yaşadığı “gerilemeden” kurtarılması da kaçınılmazdır.
Kısacası 2017’ye girişle birlikte tanıklık ettiğimiz ahval ve şerait iç açıcı değildir; umutsuz olmamızı zorlayan ağır koşullar söz konusudur. Ancak, Türk modernlik deneyimini çöpe atacak; Türkiye Cumhuriyeti projesini sonlandıracak radikal anlamda rejim değişikliği planının uygulamaya koyulmak istendiği mevcut şartlarda “umutsuzluğa” ne yer ne de zaman var diyerek “Aydınlanma” için yola çıkmak gerekliliğinde birleşmek dışında başka bir olanağımız, olasılığımız yok.
İbrahim Kaya

CEVAP VER