“Hayır” Demenin Temelleri – İbrahim Kaya

0
1998
Başkanlık veya tek yetkili Cumhurbaşkanlığı rejimini hedefleyen Anayasa değişikliği, TBMM’den 339 oy ile geçti ve böylece değişiklik teklifini referanduma götürecek karar alınmış oldu. Büyük olasılıkla referandum Nisan ayı içinde gerçekleştirilecek. Yani Türk milletinin “rejim değişikliğine” yönelik olumlu veya olumsuz kararı için çok az bir zaman var. Rejim değişikliğine hayır yönünde bir karar alınması için neler yapmalı sorusunu, bu yazıda, üç temelde yanıtlamaya çalışacağım. Modern bir toplumun üç temel sorunsala ilişkin çözüm bulması, bu toplumun kendi yaşamını sürdürebilmesi için kaçınılmaz. Bu üç temel sorunsal şunlar: ekonomik sorunsal, politik sorunsal ve bilgi/kültür sorunsalı.
Ekonomik Temel
Ekonomik sorunsal, kısacası, insanların temel ihtiyaçlarının nasıl karşılanması gerektiği ve (mümkün olduğunda) yaşam standartlarının nasıl yükseltilebileceği sorunlarına çözüm gerektiren sorunsaldır. Modern dönemde bu sorunsala en genel anlamda “başarılı” denilebilecek çözüm “kapitalizmdir”, ama alternatif çözümler de yok değildir. Türkiye’yi rejim değişikliğini oylamak  zorunda bırakan son 15 yıllık ekonomik model “modernliği olmayan kapitalizmdir”. Yani AKP’nin uyguladığı ekonomik politika, Batı’daki kapitalizmle de çok uyumlu olmayan, bir tür “feodal mantıkla işleyen” vahşi, kuralsız kapitalizmdir. Bu ekonomik çözüm(süzlük) modeli nasıl oldu da toplumsal destek buldu? Öncelikle, bu model, yoksulluğu çözülebilecek bir sosyal sorun olmaktan ziyade süreklilik kazanmasını kaçınılmaz kılan bir modeldir. Yani yoksulluk aşılması gereken bir sosyal sorun olmaktan ziyade iktidarın çıkarları yönünde sürdürülebilir bir sosyal sorun kılınması için desteklenen bir sorundur. Bu elbette AKP’nin dayandığı çok güçlü bir “toplumsal hastalıktır”. Sadece AKP ile “bazı temel ihtiyaçlarının karşılandığı” (yanlış) bilincine sahip olan azımsanmayacak büyüklükte “yoksul” bir kitle var. Yoksulluğu aşmanın mümkün olmadığına bir şekilde inandırılan bu kitle için AKP iktidarı onun yaşamasının neredeyse tek güvencesi; bu iktidar gittiğinde bütün sosyal yardımların kesileceğine inanan bir kitle bu.
İkinci olarak, uygulanan bu hukuksuz kapitalizm, ciddi anlamda kısa sayılabilecek bir zaman diliminde yeni bir güçlüler kampının oluşumunu sağlamış durumdadır. İster yeni burjuvazi densin isterse hükümetin ortak iş adamları densin, gerçek apaçık ortadadır ki AKP hükümetleri döneminde hızlı biçimde güç kazanan; ihaleler alan; sermaye biriktiren; yatırımlar yapan bir katman inşa edildi. Bu katman elbette üst sınıfın içinde konumlanmıştır ama bu üst sınıf içinde bir tür gerilimin hatta zaman zaman çatışmanın da nedeni veya failidir. Anadolu kentlerinin “tüccarları” kısa zamanda “büyük iş adamlığına” evrilmiş durumdadır. Üçüncü olarak, bu hukuk tanımayan, bir tür feodal mantığa dayanan vahşi kapitalizm koşullarında modernlik değerleri reddedildiğinden “liyakate” dayalı toplumsal tabakalaşma ve özellikle fırsat eşitliği çok büyük yara aldığından, hak etmeden, emek vermeden yükselen bir tür yeni orta katman (veya sınıf deyin isterseniz) da palazlandırıldı. Uzmanlığı, bilirkişiliği gerektiren orta-üst düzey pozisyonlara yerleştirilen insanların büyük bölümü iktidara yakın veya kısa bir zaman öncesine kadar iktidar ortağı olan cemaate yakın kişilerdir. Dolayısıyla, bu grup için de AKP iktidarı en azından alternatiflerine kıyasla vazgeçilmezdir. Kısacası, yoksulların büyük bölümü, üst sınıfın önemli bir segmenti ve yeni orta katmanın çoğunluğu mevcut vahşi kapitalizmi adeta vazgeçilmez bir ekonomik çözüm olarak görmektedir.
Tarımı ve sanayiyi bitiren ve aynı zamanda ülkenin güvenilir bir ülke olmaktan çıkarılması sonucunda turizmi olabildiğince gerileten, ülkeyi inşaat şantiyesine çeviren, doğayı tahrip eden bu ekonomik politika, artık yürüyebilecek bir yola sahip değildir. Yani iflas etmiş bir politikadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz üç insan grubu kendilerince doğru buldukları bu ekonomik çözümün esasında ülke için ve dolayısıyla kendileri için bir çözümsüzlük olduğunu bilmek zorundadırlar. Bu ekonomik çözümsüzlüğün dayattığı krizler nedeniyle çok sevdikleri liderlerinin ve partilerinin başka bir çıkış yolu bulamadıkları için başkanlığa bel bağladıklarını bu insan gruplarına anlatmak hayır propagandası için elzemdir. Önerilen Anayasa değişikliğinin sorumsuz tek adam rejimini getireceği ve bu nedenle toplumun sürekliliği için vazgeçilmez temellerden biri olan ekonomik sorunsala çözüm bulunmasının bir keyfiyeti içereceği; gelecekte herkesin ekonomik yaşam standardının düşeceği, yoksulluğun artık sürdürülebilir olmaktan çıkacağı, orta-üst düzey pozisyonlara sahip olanların yoksullaşacağı ve üst sınıfın hızlı büyümüş segmentinin büyük bir bunalıma yenik düşeceği iyi anlatılmak durumundadır. Hali hazırda hayır diyecek olan kitleleri, dikkat ederseniz, burada ele almadım, çünkü aslolan evet deme eğilimi güçlü olanlara rejim değişikliğiyle birlikte nelerin yaşanacağının anlatılmasıdır.
Politik Temel
Politik sorunsal, kısaca, bir toplumun birlikte nasıl yaşayacağı sorunsalıdır ve zorunlu olarak birlikte yaşamaya ilişkin formüller gerektirmektedir. Modern dönemde birlikte toplum halinde yaşamaya yönelik en önemli çözüm kuşkusuz demokrasidir. Elbette demokrasinin farklı modelleri vardır, ama hangi modeli olursa olsun, vazgeçilmez temel nitelikler hepsinde ortaktır. Parlementer rejim de demokrasi olabilir başkanlık rejimi de! Ancak, Türkiye’de önerilen Anayasa değişikliği “demokratik” sayılabilecek bir başkanlık rejimini getirmeyecek. Demokrasinin bu noktada iki ana temelinden söz etmemiz gerekir. İlki, kuşku yok ki, demokrasi halkın oy kullanmasına dayanmaktadır. Yani halkın tercihini serbest ve özgür biçimde kullanamadığı rejimin demokrasi olması mümkün değildir. Bu sandıkla ilgilidir genelde ve büyük ölçüde ama bir rejimin demokratik olup olmadığını kesinlikle tek başına belirleyemez. İkinci temel; sandıkla halkın seçtiğinin hukuk tarafından denetlenmesi ilkesidir. Anthony Giddens’ın ifade ettiği gibi, demokrasi de elbette bir iktidar veya güç kullanma rejimidir ama en sınırlı olanıdır. Yani demokraside de elbette güç sahibi olanlar, toplumun düzeni için güç kullanma yetkisine sahiptirler, ama bu güç sınırlandırılmış güçtür. Sınırlayıcı olan hukuktur ve bu nedenle demokrasi hukukun üstünlüğünü zorunlu olarak gerektirir. Şimdi son 15 yıldır AKP iktidarları tam da bu konuda yani demokraside iktidarın/gücün sınırları konusunda ülkeyi derin bir krize sürüklediler ve şimdi de bu politik krizden güya ülkeyi yeni bir rejimle kurtaracaklar!
Hukukun önemli ölçüde devlet yönetiminden dışlandığı, hükümetin ve liderin denetlenmediği, siyasal iktidarın uygulamalarında hiçbir sınır tanımadığı süreç ülkeyi politik olarak demokrasi-dışı bir karanlığa sürükledi. Evet sandık var; evet insanlar oy kullanıyor ama demokraside iktidarın hukuk tarafından sınırlandırılması ilkesi çoktan rafa kaldırılmış durumda. Böyle olunca da politik sistem artık yürümüyor ve kriz oldukça güçlü bir kriz. Buradan çıkışın yolunu da başkanlık rejiminde bulan lidere ve partiye karşı iki yüzyıllık Türk deneyimi olan parlamenter rejimin üstünlükleri, toplum halinde birlikte yaşamamız için sunduğu avantajları üzerinde önemle durulmak zorundadır. Yani hayır kampanyası neden parlamenter demokrasi sorusunu çok yalın biçimde yanıtlayan bir metne sahip olmak zorundadır. Kişisel ve kurumsal keyfiyete izin vermeyen bir parlamenter demokrasinin hepimiz için, cumhuriyetçi için de, milliyetçi için de, Müslüman için de, kadın için de, erkek için de, çocuk için de, genç için de, emekçi için de, orta sınıf üyesi için de üstünlükleri ve avantajları olduğu herkese anlatılmak zorunda.
Parlamenter cumhuriyetçi demokraside birlikte yaşamanın temelleri apaçıktır yani yeniden tanımlanması yönünde gerilimlere, çatışmalara kapalıdır: laiklik, hukukun üstünlüğü, insan haklarının hukuksal, anayasal garanti altında oluşu, ulus-devlet yurttaşlığının özgürlükleri ve benzeri ilkeler nettir. Bu ilkeler çerçevesinde birlikte yaşamak, yani birbirimizi kabul ederek, dayanışma içinde ve özgürlüklerimize sahip çıkarak yaşamak, birlikte yaşamanın en olası modelidir. Tek adam rejimine geçilirse bu sorunsala yani birlikte nasıl yaşarız sorusuna verilecek yanıtların keyfiyet içereceği, hukuksal zeminin aşındırılacağı net biçimde ortaya konulmak durumundadır.
Bilgi/kültür Temeli
Bilgi/kültür sorunsalı, kısacası, gündelik yaşamımızda eylemlerimize hangi bilginin klavuzluk edebileceği/etmesi gerektiği sorunsalıdır ve bu sorunsala çözümün bulunması modern toplumun varlığını sürdürmesi açısından vazgeçilmezdir. Bilimsel, laik bilgi mi yoksa dinsel bilgi mi toplumun eylemlerine tercüman olacaktır? Sorunlarımızı, kendi aramızda ama aynı zamanda başka ülkelerle aramızda ortaya çıkan/çıkacak sorunları hangi bilgi temelinde çözme girişiminde bulunacağız? İşte bu tür önemli sorunları aşmak için bilgi üretimi ve kültürel yapının şekillenmesinde bu bilginin merkeziliği esastır.
Son 15 yıl içinde AKP iktidarları özellikle eğitim sahasındaki uygulamaları aracılığıyla Cumhuriyetin “bilimsel, laik bilgi modern toplum için vazgeçilmezdir” ilkesini tersine çevirme yönünde epeyce adım atmış bulunmaktadır. Aydınlanmaya, çağdaşlaşmaya (sekülerleşmeye) yönelik adımlar nerdeyse tersine çevrilmiş durumdadır. Ancak, bu buldukları çözüm de kültürel sahada değerler açısından çok derin bir krizi yaratmıştır. Küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik cinsel şiddet suçlarının sayısında çok ciddi bir artışın yaşanmasının arkasında bu kriz yatmaktadır. Kadınların akıl almaz şiddete, tacize maruz bırakılması yine bu krize doğrudan bağlıdır. Yani yaşamlarımıza klavuzluk edecek bilginin dinsel bilgi olduğu dayatmasının verdiği sonuçlar oldukça ağır sonuçlardır. Otobüslerde, sokaklarda, okullarda “bacakları görünen şekilde giyinmekle” suçlanan genç kızların, kadınların uğradığı şiddet, ikinci hatta üçüncü kadının pekala imam nikahıyla bir erkeğin eşi kılınabileceği yönündeki dinsel temele dayandırılan bilginin kılavuz kabul edilişi, evrim kuramının müfredattan çıkarılışı, Atatürk ve İsmet İnönü’nün tarih derslerinden çıkarılışı ve daha pek çok mesele hep bu sözünü ettiğimiz kültürel sahanın kriziyle ilgilidir.
Yine bu krize yol açan uygulamalar içinde bilgi üretimine yabancı, ehil olmayan insanların akademik kurullara, kurumlara tepeden atanması çok önemli bir yer işgal etmektedir. Bilirkişiliğin, uzmanlığın önemsenmediği, “ortalamanın egemenliğinin” pohpohlandığı yeni kültürel sahada hurafeler, mitler, mucizeler merkezi konum elde ediyor. Yaratılan dolayısıyla kültürel sahada da krizdir ve kurtuluş krizi yaratanlar tarafından yine başkanlık rejiminde bulunmaktadır.
Kısacası, ekonomik, politik ve kültürel sahalarda derin krizler yaratılmış durumdadır ve bu krizlerle nasıl baş edileceğini bilmeyen bir iktidar ve bir muhalefet partisi lideri TBMM’nin kendi eliyle kendisini feshetmesi yönünde bir yol açmıştır. Şimdi Türk milleti ekonomik, politik ve kültürel sahalarda ya krizlerin daha da derinleşmesine ve sonuç olarak kendisinin de var olup olmama krizine sürüklenmesine yol açabilecek başkanlık rejimine evet diyecek ya da parlamenter demokrasinin daha da güçlenmesi için hayır diyecek. Hayır diyenlerin çoğunluğu oluşturması için kampanya yürütecek olanların hiçbir parti kimliğini öne çıkarmaması, Türkiye Cumhuriyeti vurgusunu her daim öncelikli olarak yapması elzemdir. Bu kampanyayı yaparken yukarıda sözünü ettiğim üç saha açısından da rejim değişikliğinin neleri götüreceği ayrıntılı olarak anlatılmak durumundadır. Ekonomik, politik ve kültürel temeller açısından bütün toplumu ilgilendiren, dolayısıyla, hayat meselesi olan, çözümler anlatılırken, başkanlığın bir çözümsüzlükten, krizden dolayı önümüze getirildiği, krizden çıkalım derken “memleketimizi” içinden bir daha çıkılamayacak krize itebileceklerini net biçimde anlatmak “hayırın” kazanmasını sağlayabilecektir!
Prof. Dr. İbrahim Kaya

CEVAP VER