Başkanlığın İdeolojisi – Ahmet Nazif Yücel

0
1780

İnsanlığın çarkı hep ileriye doğru dönmüştür ve dönecektir.

Milyonlarca yıldır varlığını sürdürdüğünü tahmin ettiğimiz insanoğlu uçurum kenarındaki yoluna bir şekilde hep devam etmiştir. Bu yolculuk atlattığı tüm badirelere tüm kesintilere rağmen hep ileri doğru gitmiştir. Dünden bugüne süren bu maceralı yol  beraberinde birden bire olmasada hep daha iyiyi daha güzeli bizlere  getirmiştir.

Peki ülkemizin başkanlık sistemi ile geriye götürülmesine, ülkemizin 1. Meşrutiyet (1876) koşullarına getirilmesine karşı nasıl duracağız, Orta Çağ karanlığının tekrar ülkemizin üstünü kaplamasına karşı ne yapacağız?

Karşımızda devletin bütün olanaklarına sahip, ekonomik açıdan inanılmaz imkanları bulunan ve bütün medya havuzunu kontrol altında bulunduran bir iktidar var. Aynı zamanda ülkenin en büyük ikinci sağ partisi ile başkanlık konusunda bir koalisyon yürütmekte. Somut koşullar onlardan yana.

Ama tarih bizlere bir çağrışım yapıyor ve Mustafa Kemal’in şu sözünü hatırlatıyor:

“Umutsuz durum yoktur. Umutsuz insan vardır .’’

Peki ilk önce ne yapmamız gerekir?

Savaşın kanlı bir politika, politikanın ise kansız bir savaş olduğunu hatırlayarak yürüteceğimiz siyasal savaşa uygun bir zemin yaratmalıyız. Bu zemini yaratabilmek için yürüteceğimiz bu savaşın ideolojisini yaratmalıyız.

İdeolojiyi ilk tanımlayan kişilerden birisi Destutt De Tracy, Fransız Devrimi’nden sonra tanımlarken ideolojiyi düşüncelerin kökenini inceleyen ve onları araştıran bir bilimsel disiplin olarak görüyor. Zamanla ideoloji içerik olarak farkı anlamlara evriliyor. Bu kavram üzerine haylice kafa yoran Karl Marx ideolojiye olumsuz bir anlam yüklüyor. Marx’a göre yalnızca egemen sistemin ve burjuvazinin bir ideolojisi vardır. Egemenler  yarattıkları ideoloji ile  ezilen toplumsal kesimleri  baskı altına almıştır ve onları kontrol etmektedirler. Devamında Lenin ve sonrasında Anatonio Gramsci  ideolojiyi kavramsal olarak evrilterek egemenlerin bir ideolojisi varsa bu ideoloji sayesinde hegemonya kurabiliyorlarsa bunun karşısında işçi sınıfının da bir ideolojisi olması gerektiğini ve bunun sosyalizm olduğunu söylüyorlar. Yani zamanla anlaşılıyor ki bir ideolojinin karşısında yine bir ideoloji ile durabiliriz.

Sözü şuraya bağlayacağım, zaten bütün imkanları elinde bulunduran AKP iktidarı ve Erdoğan’ın neden başkanlık gibi bir derdi var? Bu sadece Erdoğan’ın kişisel hırsları ya da ileride yargılanmaktan korkması mı? Bunlar belki olayın detayları olabilir. Ancak yıllardır gerçekleşen AKP uygulamaları gösteriyor ki, AKP’nin yaptığı her şey bir ideoloji doğrultusunda yapılmaktadır.

Emperyalizmin gölgesinde, neoliberal ve dinci bir ideolojinin gösterdiği yönde adımlar atılmaktadır.

Suriye meselesi, özelleştirmeler, imzaladıkları antlaşmalar, yürüttükleri barış süreçleri, ittifak kurdukları unsurlar, AKP’yi yöneten kişilerin dahil olduğu toplumsal sınıf incelendiğinde yine bu gerçek ortaya çıkmaktadır.

Başkanlık sistemi içi boş bir Osmanlı hayalciliği, zengini zenginleştiren, yoksulu ise daha da fakirleştiren, Türkiye’yi etnik ve mezhep bölünmesine götüren, komşularla ilişkileri daha da bozacak olan, yargının bağımsızlığını tamamen yok edecek, bilimi, laikliği, eğitimi işlevsiz hale getirecek olan bir sistem olduğunu bağıra bağıra çoktan yola koyulmuş ve gelmektedir.

Biz ise “Kendimizi geri çekelim, hayırlı günler diyelim, isimsiz pankartlar hazırlayalım, eski sağcılardan faydalanalım” gibi önermelerle seçim kazanmayı hedefliyoruz.

Bunlar tabii ki yapılması gereken stratejik hamleler ancak yeterli mi? Tabii ki değil !

Bizlerin öncelikle şunu anlaması ve anlatması gerek. 

BAŞKANLIK SİSTEMİ GAYRİMİLLİDİR!

Başkanlık sitemi demek bu topraklarda diktatörlüğün resmileşmesi demektir.

Ülkemizin içeride ve dışarıda dün olduğu gibi bugünde kendi eliyle düşmanlar yaratması demektir.

Zenginin daha da zenginleşirken yoksulun ve orta sınıfın her gün daha da fakirleşmesi demektir.

Yargının bağımsızlığının ortadan kalkması demektir. Meclisin anlamsız ve gereksiz bir kuruma dönüşmesi demektir.

Bilimin ve eğitimin bitmesi demektir.

Ülkemizde Türk-Kürt, Alevi –Sünni, Laik-Dindar ayrışması ve çatışması demektir.

Yani bu ülkenin 19. yüzyılda başlayan bütün ileri atılımlarının tasfiyesi demektir. Türkiye’yi 1. Meşrutiyet’in bile daha gerisine götürmektir.

Bizim başkanlık sisteminin gayrimilli bir sistem olduğunu, ülkemizin 150 yıllık birikimlerini bir anda yok edeceğini  anlatmamız lazım. Peki bu halk bunu anlamaz mı? Emin olun Leonard Cohen’in de dediği gibi “Everybody Knows” herkes her şeyi biliyor. Yalnız sıkıntımız şu; her şey herkesin işine gelmiyor.

Bizim bu ideolojik bölünmeyi yaratırken yani Bir yanda gayrimilli bir sistem bir yanda bu ülkenin 150 yıllık kazanımları bölünmesini oluştururken bunu parti isimleri ve logoları ile yapma hatasına düşmemeliyiz. Propagandayı bizim mahalleye yönelik reklam çalışması olarak görme hatasına düşmemeliyiz. Aydınları ve kadınları ön plana çıkarmalıyız. Siyasal tanım koyulmamış STK’ları ön plana çıkarmalıyız. Radikal – cesur karar ve eylem biçimleri koymalı ancak halktan tepki almamaya özen göstermeliyiz. Bizim cenah tarihi boyunca saflarını hiç bu kadar sıklaştırmamıştı. Özgüvenli ve rahat bir şekilde karşı mahallenin oylarına ve desteğine talip olmalıyız. Tek başımıza bu seli durduramayacağımız ortada. Ülkede ekonominin, işsizliğin, huzursuzluğun, kaosun düzelmesi için çarenin başkanlık olmadığını bu sistemle herşeyin daha da kötüye gideceğini anlatmak çok önemli.

Zaman gösterecek ki, insanlığın çarkını Anadolumuz’da geri götürmek isteyen Orta Çağ karanlığı eninde sonunda yenilecek.

Ahmet Nazif Yücel

CEVAP VER