Biz Çelme Takmayız – Tolgahan Gürel

0
1343
… “Halbuki oradaki o yol bir asfalt yoldu. Ama kaldırımı yok. Asfalt boyunca koyu mavi renkli çirkef deresi akıyor. Adım başına çirkefin içine iyi rastlatılamamış insan pisliği kulecikleri. Çirkef ve sidik kokusu. Sorma.
Bunları sana yazıyorum. Buranın aydınlarına söylesem beni katlederler. En insaflısı ‘Yok öyle şey; yanlış gördün’ der de seni bir de kör, yalancı, müfteri yerine kor.
İşte bunların İslâm medeniyeti dediği şey bunlar. Bunların üstüne ‘İslâmî Devlet’ kurulacak. Kanunlar Kur’an ve Şeriat’a göre olacak!”…
Niyazi Berkes, Asya Mektupları’ndan.
Berkes’in 50’li yılların sonu Demokrat Parti döneminde Asya’ya yaptığı geziler sırasında yazdığı mektuplardan derlenmiş bu kitap, bize o zamanların Asya’sını bilim insanı bakış açısıyla ve samimiyetle gösterir. Bu pasaj o geziden kısa bir bölüm; Hindistan’ı (bir bölümünü) tasvir ettikten sonra oranın aydınını eleştiriyor. Uzun uzadıya kitabı anlatmayacağım, asıl gelmek istediğim başka. Yani bizim ülke…
İlginç olan şu ki Türkiye 50’lerde bu tasvirlerden çok uzak; bağımsız, sanayide, tarımda, sanatta ve eğitimde atılımlar yapmış genç bir ülke. Beğenin veya beğenmeyin o zamanın Asya’sından kat be kat aydınlık. Köylerimiz bile çok daha temiz. Kılık kıyafetimiz çağdaş bir Avrupa kentlisi nasılsa o kadar çağdaş. Kadınlarımız ve erkeklerimiz günlük hayatın içinde beraber, üretimde beraber. Bunların hepsi bir yana bağımsız. Emperyalistleri savaşarak kovduktan sonra bir de üstüne eğitimi ve sanayisini dışa bağımlılıktan kurtarıyor. Bizim cumhuriyeti güçlü yapan en önemli şey de bu.
Gerçekten de bu genç cumhuriyet, şimdi 90lı yaşlarına gelmiş ve onca darbeye rağmen hayatta kalabilmiştir. Masal falan değil ha, gerçek. Ders kitaplarında, ağdalı romanlarda bakmayın destanlaştırıldığına. Artık Orta Doğu gerçeği buz gibi sokaklarımıza, meydanlarımıza sızınca yavaş yavaş anlar olduk bu gerçeği.
Cumhuriyet epey kıymetliymiş değil mi? Bunu farkettik. O destansı kurtuluş hikayeleri, Anadolu devriminin kalpaklı, sırtında mermi taşıyan köylü kadınlarının, il il halkı -eşkiyaya, işbirlikçi hükümete ve işgâlcilere rağmen- örgütleyen başarısını farkettik. İyimser olarak çoğumuz farkettik sayıyorum …
Çünkü bizim sokaklarımız, caddelerimiz, meydanlarımız yeşilken güzel. Kadınlarımız ve erkeklerimiz hayatın içinde beraber, fikri ve vicdanı hürken güzel.
Suriye’yi gördük, Suriyelinin hâlini gördük.
Oysa yıllarca etnikçi, kimlikçi siyasetlerin kıskacında sıkışmış, didişip duruyorduk. Biz didişirken ordumuza sızdılar, mahkemelerimize sızdılar, polis teşkilatlarımıza, meclisimize, medyamıza… Onlar sızıyordu, biz Kurtuluş Savaşı’ndan, Anayasa’mıza kadar didik didik ediyor, halkı kimliklere bölüyor, kimlikleri tartışıyorduk. Fakat kimlik farklılıklarını sivrilterek toplumsal huzuru bozmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. Farklılaşan, ayrışan kimlikler birbirlerine diş bilemeye başlar. Her kimlik diğeri için öteki oluverir.
Suriye’yi gördük, Suriyelinin hâlini gördük. Fakat nasıl bu hâle düştüklerini anlayabildik mi? Şimdi onlar vatanlarının ne kadar kıymetli olduğunu anladı, işgalci teröristlerden kurtuldukça topraklarını annelerinin yanağından öper gibi öpüyor, şükrediyorlar. Başka evleri yok çünkü.

 

Başka evimiz yok. Bizim bu evde birbirimize bilenme lüksümüz yok.

 

Atatürk’ün başından geçtiği rivayet edilen bir hikaye vardır. Mustafa Kemal, bir gün Kastamonu’da yaveriyle birlikte arabada gidiyor. Yolda giderken tarlasını kazan bir çiftçi görür. Çifçiye öylesine seslenir: “Benimle güreşir misin!” Çiftçi bakar, tanımaz Atatürk’ü. Ama bu seslenişe kayıtsız kalmaz, kazmasını fırlatır, “Güreşmez miyim!” der. Ve yola çıkar, Mustafa Kemal’le güreş tutar.
Fakat çocuk genç. Mustafa Kemal’i alt edecek gibi. Yaver de Mustafa Kemal’in altta kaldığını görünce Gazi’yi kurtarmak için gider çiftçiye arkadan çelme takar Atatürk zor duruma düşmesin diye. Mustafa Kemal, yaverini uzaklaştırır ve güreşe devam eder. Ve sonra uzaklaşırlar, çiftçinin gömleği de yırtılmıştır. Mustafa Kemal yaveriyle para gönderir, “Al şu parayı çiftçiye ver, şakalaşacağız derken gömleğini yırttık” diyerek.
Köylü parayı almaz. Ama bir soru sorar. “Bu adam kimdi? Biz bir güreş tuttuk. Hem de bana para gönderiyor.” Yaver der ki “O buralarda bir tüccar.” Köylü inanmaz. “Yok. O burada bir tüccar değil. o bir tüccar gibi güreşmedi.”
Yaver der ki “Burada bir çiftlik sahibi. Geçerken seninle bir elense yapmak istedi.” Köylü “Yok, hayır” der. “O, bir çiftlik sahibi gibi güreşmedi. O başka bir adam. O benimle başka türlü güreşti. Hile yapmadı, çelme atmadı. Erkek gibi güreşti, bana söyle o kimdir?

 

Rivayet de olsa bu hikayeden çıkarılacak dersleri durup düşünmek yanlısıyım. Genç cumhuriyeti kanıyla, canıyla kurmayı başarmış, devrimleri göğüslemiş bu milleti bir birine diş biler haline getiren ne ise bizi düşündürmeli. 50’lilerin sonundaki Asya ülkelerinin yanında parlayan Türkiye, ne oldu da hurafelere bel bağlar oldu, akıldan ve bilimden böylesine uzaklaştı bilmeliyiz. Mustafa Kemal, belki bu hikayeyi birebir yaşamadı, kimbilir… Belki bizlere takip edeceğimiz bir manifesto bırakmadı. Fakat nasıl bir yol izlediğini adım adım anlattığı bir belge eser bıraktı. Bilimin dürüst ışığını tavsiye etti.
Bu yüzdendir ki biz dövüşsek de, birbirimize arkadan çelme takmaz, hile yapmayız. Kavgamızı dürüstçe ederiz. Bu dürüst adamın kavgasının dürüstlüğünü belge belge yazdığı Nutuk’tan öğrendik. Bunu tekrar hatırlamak zorundayız. Dostumuza düşmanımıza bunu hatırlatmak zamanıdır.
Kim olduğumuzu önce kendimize, sonra cümle âleme hatırlatmanın sırasıdır. Türk ulusu belki de böylelikle olgunluk çağına adım atacaktır.

 

Tolgahan Gürel

 

CEVAP VER