Eve Dönüş – Gizem A. Erdeniz

0
1073
Geçmişe yönelik özlem, dilimize, zihnimize ve siyasetimize yerleşmiş durumda, üstelik 20’li yaşlarında olan bizim kuşak için bile! Oysa bizim kuşağımız 90’ların siyasetçilerini dahi hayal meyal hatırlar. Bu açıdan, ‘eski fotoğraflara bakma’ merakının zihnimize empoze edilmekten ziyade organik bir şekilde geliştiğini iddia edebiliriz sanıyorum. Böyle olunca, bu yaygın nostalji merakının kaynağı ve muhtemel sonuçları, daha ilgi çekici hale geliyor.
Etimolojik olarak antik Yunan kökenli bir kelime olan nostalji, notos-eve dönüş ve algia- sancı, sıkıntı biçiminde köklerine ayırabiliriz, yani eve dönüş sıkıntısı. Kelimenin yıllar boyu kullanım serüveni, onu bilinen ve güvende hissedilen bir yere veya bir zamana özlem duyma anlamına getirmiş. Psikolojide ise nostalji, zor bir durumla başa çıkabilme, duyguları ifade edebilme veya psikolojik sağlığı sürdürme yöntemlerinden biri olarak tanımlanıyor*; ancak bu ‘özlem’ bilinçli bir tercih olmaktan ziyade beynimizin, ihtiyacımız olan duygusal dengeyi bulma ihtiyacından kaynaklanan bir eğilim. Bu eğilimin bir ucu, mevcut gerçeklikle ve sorunlarla yüzleşmeye duyulan korkuyu temsil ederken, diğer bir ucu ise geçmişte olan bir şeyin, yeniden gerçekleştirilebilirliğine bel bağlamak. Bu iki eğilim birbirinden ayrıştırılamaz, zira sürekli birbirine etki etme ve birbirine dönüşme potansiyeline sahipler.
Peki, nostalji neden Cumhuriyetçileri ilgilendiriyor? Cevap esasında sorunun kendisinde gizli öyleyse basitçe söyleyelim: insanlar Cumhuriyet’in ‘ahval ve şerait’inden kaynaklı bir kaybetme korkusu ile zihinlerinde Cumhuriyet ile özdeşleşen şeylere sarılma eğiliminde olması, şaşırtıcı olmasa gerek. Bundan birkaç sene öncesinde, neredeyse tüm sorunların sebebi sayılan kurucu dönem, özellikle genç kitleler tarafından hızla sahiplenilmekte, bir işgalci gücün ülkeden kovulmasını anlatan İzmir marşı, bir zamanlar ‘türcü’ olmakla eleştirilirken şimdi yine bir mücadelenin ortasına yerleşmekte. Ancak bizi ilgilendirmesi gereken şey, bu rüzgârla, Kemalistlerin ne yapacağı olmalı.
1970’lerin başından itibaren Keynesyen ekonomi politikasının küresel para ve mal akışını yavaşlattığını gören kapitalist sermaye, bu durumu aşmak adına ekonomi politikasında değişime gitmiştir. Neoliberalizm olarak adlandırdığımız bu yeni dönemde, modası geçen Fordist üretim biçiminin yerini Post-Fordist üretim biçimi alır; en basit haliyle ağır endüstrinin yerini teknoloji ve ticaret alarak, fabrika-kitle üretiminden küresel şirket/birey üretimine geçiş olarak tanımlayabiliriz. Bu sürecin kültür endüstrisine yaptığı etki ise tüketim biçiminde değişikliğe sebep olarak yaşam biçim ve lüksü ön plana alarak, üretim sürecinde beyaz yakalı dediğimiz kesimin sayısının yanında, ‘prestiji’ de arttırmış oldu. Basit görünen bu değişimler, birçok düşünür tarafından 2. Sanayi Devrimi olarak adlandırılan bu dönemim, bugün bildiğimiz tüketim toplumunun da temelini oluşturdu. Döneme damga vuran teknolojik gelişmeler, lüks tüketimi ve hız üzerinde şekillenmekte diyebiliriz. Bu hız kavramını ise yalnızca iletişim ve ulaşım anlamında düşünürsek hata etmiş oluruz, zira düşünce oluşturma ve politika üretme sürecine daha önceki hiçbir devirde olmadığı kadar etki eden bir kavramdan bahsediyoruz.
Tüketim toplumunda semboller ve politikalar da, izlediğimiz videolar veya beğendiğimiz fotoğraflar kadar hızla tüketilip bitiriliyor. Bu noktada doğru bir siyaset izleyecek kadronun, öncelikle tüketim çılgınlığına set olmaktan ziyade, bu tüketim süresini olabildiğince uzatacak bir söylem geliştirmesi şart, bu da ancak dinamizm ve bir yandan olanı muhafaza ederken-burada kastımız, elde edilmiş olanın korunmasıdır- diğer yandan ileriye atılma, var olanı iyileştirme/ilerletme ile gerçekleşecektir. Bunun başarılması için gerekecek rüzgar ancak ve ancak yeni dalga bir popülizme alan açmak. Solun neredeyse tüm kesimleri tarafından öcü kabul edilen popülizm, aslında, yalnızca onun sıradan hedefleri olan alt sınıfları değil, aynı zamanda yılgın, aykırılaşmış ve bir türlü bağlantı kuramadığı topluma karşı yurtdışına kapağı atma hevesindeki potansiyel orta-üst sınıf yeni nesilleri de kendine çekebilecek güçte. Yani, uzlaşması zor görünen iki kesimi, alt sınıf ile eğitimli orta sınıfı birleştirecek güç, doğal yollarla yeşermiş durumda aslında: nostalji. 70’lerin insanlarının Beyoğlu’nda, Kızılay’da veya Anadolu’nun bir lokantasındaki kıyafetleri ve yaşayış şekilleri bile, insanlarda bu ‘eski güzel günler’ nostaljisini uyandırmaya yetiyor. Bu sembolik anahtar ile Cumhuriyetçilik kilidini açmak, hiç de zor gözükmüyor. Belki bu noktada Podemos örneğinden de çıkarılacak birkaç ders var; parti, en başından bir sağ-sol ayrımını, statükocu partilerin lehine işlediği gerekçesiyle reddediyor ve tıpkı toprağın hepimizi birleştirdiği gibi, bizlerin de bu ayrımlar olmadan eşit ve adil bir toplum için birleşebileceğimizi söylüyor. Bu, kanaatimce, yeni popülizmin kaynağını bulacağı yer olmalıdır: Aynı topraklar üzerinde paylaşılan bir yurttaşlık bağı ile, eşit ve adil bir düzen.
Özetle, kitlelerin doğal bir direniş yolu ile kendilerini ifade etmek için buldukları kaynak, bize evimizi de gösteriyor aslında, Kemalizm ve Cumhuriyetçilik. Toplumun ve ülkenin ayarları ile oynamakta beis görmeyen mevcut düzende aykırılaşan, ve sayısı da tahminimizden daha çok olan kitleleri birleştirebilmek adına yeşermesi gereken popülizmi yanlış yola savrulmaktan koruyacak, belli semboller altında birleşecek bu kitlenin, sembolleri meta haline getirerek hızla tüketimini yavaşlatacak-güce yeterse durduracak- ve ulusu hukuk, adalet ve yurttaşlık üzerinde birleştirme görevini gerçekleştirecek olan, evine, yani Kemalizm’e dönmüş, dinamik Cumhuriyetçi bir kadro olacaktır.

Gizem A. Erdeniz
Kaynaklar
Timothy Bewes-Şeyleşme
Krystine Irene Batcho- Nostalgia: Retreat or Support in Difficult Times?

CEVAP VER