Özgürlük Aldatmacasına Kanıp Tam Bağımsızlık Yolundan Sapmak – Umut Erdoğan

0
666
“Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. 
Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir.”
    Mustafa Kemal Atatürk

 

Küreselleşme, sınırlar ötesi bir açgözlülükle bireylerin içinde erdiği bir sömürge havuzunu yaratmaktadır; burada ucuz iş gücünden, işsizler ordusuna, tek tip tüketicilerinden tutun da aynı liberal zehirlenmeyi politik bilinç sanan herkes sınırsızca yan yanadır. Öte yandan üretebildiği kadar kimliği üretmeye çalışmaktadır; zira havuzun dışına çıkabilecek olan asla olmayacaktır, asla izin verilmeyecektir. Kimlikler havuzda çarpışmaya, kaynamaya devam edecektir. Havuzun içine tıkılanlar bu sınırsızlığı özgürlük sandıkları müddetçe o havuzda kalmaya devam edecektir. Tam da bu yüzden, küresel emperyalist istilanın kurbanları, kendi özgürlükleri diye kendilerine sunulan tüm kimlikleri bağırlarına birer can kurtaran gibi basarken, boğulmakta oldukları havuzun suyunun hiç farkında olmamaktadır.
Emperyalizm aynı talepleri de yaratmaktadır; kapitalizmin sinsiliğiyle, zihinsel aynılaştırma sonucunda aynı marka pantolonu giymek istemeleri gibi aynı taleplerle hayatlarını sürdüren bireyleri oluşturulmuştur. Halk olmaktan uzaklaştırdığı, birey olarak varlıkları sürdürmeleri yolunda dört bir yandan baskı yaptığı bireyleri böylesine kurban ederken, ön plana çıkardıkları kimlikçi/bireysel taleplerini dile getirdikleri sürece var olabilecekleri yönünde geliştirdiği aldatmaca ile de özgürlük, özgürleştirme, birey olabilme kandırmacası altında bağımsızlıklarını onlardan rızalarıyla alabilmektedir. Haliyle, halk olma, vatandaş olma bilincini söküp aldığında, geriye kalan “halk” değil; ulusal bağımsızlığından, tam bağımsızlığından başka bir bağımsızlık ve özgürlük anlayışına teslim olmuş, ve bu teslimiyetin farkında olmayan kitleler olmaktadır. Fransız Devrimi’yle el değiştiren -daha doğrusu kazanılan- egemenliğin, gücün kemiklerini böyle sızlatıyorlar, rızayla teslim alarak.
Birey olarak var olmayı, vatandaş olarak var olmaktan öne koymak, bir yandan anomik bir durumun göstergesi, öte yandan da ulusa karşı, ulusal bilinci yok etmeye karşı girişilen savaşın acı bir sonucu olsa gerek. Tam bağımsızlığını sağlamış bir ulusun bir vatandaşı olmanın bireyi “özgürlük” halinden uzaklaştırmayacağını anlatmak, ya da en başta özgürlük nedir diye döne döne sormak ya da anlatmak gerek. Rousseaucu anlamda düşündüğümüzde bireyin özgürlüğünün de vatandaşlık bilinci ile dahil olduğu sistem içerisinde gerçekleşebileceğini hatırlatmakta fayda var; halk egemenliğinin olmadığı bir durumda bireyin de kendi birey oluşunun bir anlamının olmayacağını düşünebiliriz.
Çok uzağa gitmeye gerek yok; 1980’lerde, 1990’larda ülkemizin çevresinde dağılma yaşayan ülkeleri düşünün; özgürlük uğruna yapılan kaç parçalanmanın sonunda özgürlük geldi? Emperyalizmin elinden çıkma, renkli (sözde) devrim aldatmacalarıyla yolunu açtıkları şeyin “özgürlük” olduğunu sananlar kendilerini ne kadar kandırabildi? Batı’nın bağrına bastığı “özgürlük” ifadesinin sıklıkla vurgulandığı her yerde olduğu gibi, özgürlük kandırmacası ve böylece yolu açılan işgal ile tam bağımsızlık arasında fark vardır çünkü.
Küresel emperyalizm tam bağımsızlığa, ulusal bağımsızlığa karşı hareket etmektedir. Bu noktada da hedefindekini (bireyi de ulusu da) ortadan kaldırma ve kendi küresel planı dahilinde eritme, kendi sistemi inşası içerisinde kullanma amacındadır. Burada asıl sorun, hedef olan birey ve uluslarda ulusal bilincin ve tam bağımsızlık sorumluluğunun nerede olduğudur. Zira emperyalizmin Truva atları var güçleriyle çalışmaktadır. Emperyalizmin ağır yıkımı kendisini burada da göstermektedir; anlamları yıkıp geçmek: Kendi bayrağını tanımaz hale gelen, kendi kültürünü yadsımaya başlayan, kendi tarihini unutan ve haliyle kendi birey oluşunu ulus oluşunun üzerinde görme bencilliğini (ya da hadi emperyalist ağzıyla konuşalım; postmodern dünyanın) birey için bir hakkı gören kitleler yaratmak.
Kimlikçiliğin, bireyciliğin böylesine vurgulandığı, kapitalist – emperyalist dünyanın girdabında ulus devlet savunacak alan ve bilinç bulmak mesele haline gelmektedir. Tam bağımsızlığı savunacak alan bulmak ve yaratmak bir çaba gerektirmektedir. Kimlikçiliğin ele geçirdiği öznelere yeniden ulus olmanın, ortak tarihin bilincini hatırlatmak gerekmektedir. Kimlikçiliğin yarattığı ve altın bir tabakta sunar gibi aslında dayattığı binlerce kimliğe bölünme tuzağına düşmüş olanlara yeniden tam bağımsızlığın, kimlikçiliğin özgürlük aldatmacasından öncelikli olduğunu hatırlatmak gerekmektedir.
Tam bağımsızlık savunmak, postmodernizmin nihilizminin miskinliği kabul etmekten daha çok çaba gerektirir ve kimsenin belki buna vakti ya da niyeti yoktur. Daha fazla kimlikçilik daha fazla bencillik ve daha fazla talep yaratılabilecek daha fazla işlevsiz alanın deşilmesi için zaman gerekmektedir çünkü; bu arada hiçkimsenin aklına vatansız kaldıklarında ne olacakları gelmemektedir sanırım. Konformizmin pazarlanmaya başlanmasıyla, postmodernizmin kendi kurgusunu ortaya çıkardığı dönemleri hatırlayın; savaş sonrası, bunalım sonrası dönemler: Sanattan başlayarak gündelik hayatın her yanında yarattığı, sosyal hayatın tüm kurumlarına yeni müdahalelerle anlamda yıkımı yarattığı o dönem. Sonrasında uygulamaya konulan küresel emperyalist projenin tam bağımsızlık karşısında özgürlük ve bireysellik maskesiyle gizleyip süslediği kimlikçiliği fikrini, bir yandan anomiyi tetiklediği dönem ve bu parçalama projesinin dünyanın her yanına yayılması.
Öyleyse, ulusuna karşı, tarihine vatanına karşı bir görev bilincinin olduğunu hatırlatmak, hala bu görevin olduğunun farkında olanların görevidir diyelim o zaman. Kurtuluş Savaşı’nın vermiş, bu coğrafyanın tarihinde tam bağımsızlık fikrinden bir an olsun vazgeçmemek, denizlere çıkan yoldan sapmamak, Mustafa Kemal’in yolundan ayrılmamak bizim görevimizdir diyelim.
Umut Erdoğan

CEVAP VER