Vatan Savaşı – Salih Tüfekçioğlu

0
1258
Bugün ülkemizin ve daha genel olarak Ortadoğu’nun Batılı emperyalist güçlerce tehdit altında olduğu, ulusal sınırların etnik ve mezhepçi terör örgütleri aracılığıyla değiştirilmek istendiği, Batı’nın çıkarlarına uygun yeni enerji koridorları açılması ve yeni güvenlik stratejilerinin belirlenmesi adına bölgenin adeta bir kan gölüne döndüğü su götürmez bir gerçeklik. Türkiye ve bölge ülkelerinin toplumlarında her ne kadar Batı yayılmacılığı karşısında bir tepki ve direnç mevcutsa da, kısa ve uzun vadeli politikalardaki çeşitlilikler birbirinden oldukça farklı siyasi pozisyonlara sebep olmaktadır.
Türkiye özelinde konuyu ele alacak olursak, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde çizilmiş ve NATO’nun kapalı toplantılarında dahi yayınlanmış birçok haritanın da gösterdiği gibi, ülkemizin ulusal sınırları ve milli bağımsızlığımız on yıllardır emperyalist güçlerin tehdidi altında. Bu maksatla kaleyi içeriden fethetmek için liberal destekli FETÖ gibi ve dışarıdan aşındırmak için sol destekli PKK gibi terör örgütleri kullanılmaktadır. Bunları içinde bulunduğumuz tarihsel aşamada tekrar tekrar vurgulamanın çok da anlamı yok; ancak bugün ülkelerin siyasi pozisyonlarının neredeyse 3-4 ayda bir değiştiği, bölgenin adeta minyatür üçüncü dünya savaşına ve aynı zamanda diplomatik oyunların çoklu karmaşasına ev sahipliği yaptığı, bu sebeple siyasi hedefler belirlemenin ve temiz kalmanın oldukça güç olduğu bir ortamda, doğru stratejileri belirlemek kabul edilmelidir ki oldukça zor; ve bu karmaşa, basit akıl yürütmelerin, basit ve güncel siyasi tercihlerin sınırları içinde kalınarak düşünüldüğünde birçok çıkmaz vaat ediyor.
Kendi açımızdan şöyle soralım: bağımsızlıkçı sol siyasetin bu atmosfere yaklaşımı nasıl olmalı? Daha da daraltmak gerekirse, bugünkü savaş vatan savaşı olarak mı yoksa saray savaşı olarak mı tanımlanmalıdır? Ve bunla bağlantılı soru şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut iktidarı emperyalizm ile mücadele edebilir mi?
2015’ten beri tekrardan alevlenen savaş karşısında solda üç eğilim tespit ediyoruz. İlkin (ve belki de en önemsizi), bu güncel politik karmaşa karşısında apolitik kalmayı ve bu pislikten kurtulmak için derhal sosyalizme geçmeyi öneren sollar. Elbette iyi niyetli ancak fantastik önermelerle gelen bu yaklaşımlar için diyebiliriz ki, en başta sınıf savaşını reddeden, sosyalizmi küçük burjuva komplolarına indirgeyen, tamamlanmamış milli bağımsızlık sorununun üstünden atlayarak sosyalizmi enjekte etmeye çalışan kaba girişimlerdir. Önerdikleri için herhangi bir stratejilerinin bulunmayışını da ekleyebiliriz. Zira mevcut düğümün şayet sosyalizm yarın gökten inerse büyük ölçüde çözüleceği doğrudur, fakat bu düğümü ulusal bağımsızlıkçı ve devrimci bir iktidar temizlemeden sosyalizmi geliştirmenin hayal olduğu daha az doğru değildir. Dolayısıyla bu tarz sosyalist stratejiler, ulusal sorunu çözmeden, emperyalizm ve uzantılarını tasfiye etmeden sosyalizmi enjekte etmeye çalıştıklarınca, yapabileceklerinin sınırı olarak en fazla, sınıf savaşını teorik olarak Blankici yönde tahrif etmektedirler. Öte yandan pratikte zaten bir karşılıkları yoktur.
İkinci eğilim, emperyalist saldırganlığı ve çarşaf çarşaf yayınlanan Büyük Ortadoğu Projesi haritalarını tamamen unutmuşçasına, daha doğrusu kasten ihmal ederek, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık mücadelesini mevcut iktidarın gerici politikaları ile bir tutarak, ve emperyalizmin uzantıları ile dayanışmacı bir cephe kurarak, yine sınıf savaşını ihmal etmekte, toplumdaki başat çatışmayı otoriter gerici iktidar ile özgürlükçü cephe arasında kurgulamakta, böylelikle emperyalizmin amiral gemisi konumundaki duyarlı Avrupa solu tarafından oldukça kullanışlı hale gelmektedir. Burjuva iktidara meşru başkaldırıyı, Ortadoğu’ya “özgürlük getiren” Batı’nın dış siyasetiyle uyumlu hale getirerek, sınıf savaşı yerine bir klişeden fazlası olmayan baskı-özgürlük tarzı ikincil önemdeki çatışmalara haddinden fazla önem vererek, ve en kötüsü emperyalist saldırganlığa soldan, ve soldan olduğu için meşru imiş gibi görünen çeşitli anlamlar yükleyerek, sosyal kozmopolit (ki Batı’daki sosyal şovenizmin yarı-sömürge ve sömürge ülkelerdeki tamamlayıcısıdır) bir oportünizme savrulurlar. Saray savaşı terimi bu gruplar tarafından üretilmiştir.
Üçüncüsü ise, mevcut iktidarın emperyalizm ile kararlı ve tutarlı bir şekilde mücadele edebileceğini düşünen, komprador burjuvazinin temsilcilerinin ulusal bağımsızlık savaşını sonuna kadar götürebileceğine güvenen, vatan savaşı kavramını kötüye kullanarak gerici liberal burjuvaziye meşruiyet kazandıran eğilimdir. Elbette liberal burjuvazi de tarihte zaman zaman halkın dipten gelen baskısıyla vatansever politikalar izlemiştir, ama asla tutarlı olmayarak ve ilk fırsatta ulusal bağımsızlığa ihanet ederek. Örneğin vatanperver görünüme rağmen Fransız devriminde Convention’ın sağ kanadı kendi çıkarları gereği Kralcı Avrupa koalisyonunun dış müdahalesini destekler, Türk devriminde ilerici ve bağımsızlıkçı görünümüne rağmen TBMM’deki ikinci grup yabancı sermaye yatırımlarının teşvik edilmesinden yanadır vs.. Evet bir noktaya kadar ve halkın baskısı ile liberal burjuvazi vatan savaşına destek olabilir, bazı milli kararlar alabilir, hatta bir süreliğine bunun öncüsü gibi bile görünebilir, ancak asla bu çizgiye tam olarak yerleşmeyerek, bu çizgiyi üzerinde bir yük görerek, bu çizgiyi derhal terk etmeye hazırlıklı olarak. Zira sınıfsal olarak emperyalizm ile tam anlamıyla mücadele etmemek, milli bağımsızlığı devrimci yoldan değil burjuva reformist yoldan yürütmek (emperyalizme taviz vererek çözüm aramak) burjuvazinin çıkarınadır. Dikkat edilecek olursa, Suriye’ye düşen Amerikan füzelerini henüz yere düşmeden kutlayan iki grup vardı, birincisi yukarıda değindiğimiz ikinci eğilimin dayanıştığı emperyalizm güdümlü özgürlükçü sol ve ikincisi Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarını zorla tutan liberal burjuvazi. Dolayısıyla diyebiliriz ki, vatan savaşı kavramı yanlış değildir, ama bu görevi liberal burjuvaziden bekleyen gruplar kavramı kötüye kullanmaktadır. Çünkü liberal burjuvazi emperyalizme bağımlıdır, sınıfsal çıkarları Batı saldırganlığı ile çelişik değildir, oy kaygısı ve başkanlık yolunda bir süreliğine ve halkın teşviki ile sürdürdüğü vatan savaşına tutarsız olarak yerleşir ve ilk fırsatta ihanet edecektir (şimdiden bunun emareleri mevcuttur zaten). Vatan savaşı kavramı bu gruplar tarafından icat edilmemiştir, zira o 1919’dan beri çeşitli şekillerde zaten sürmektedir, ancak bu gruplar kavramı kötüye kullanmakta, bu kavram üzerinden liberal burjuvaziye hak etmediği bir itibar kazandırmaktadır.
Soldaki üç eğilimi özetleyecek olursak, ilki Türkiye’nin ulusal bağımsızlığı ile emperyalist saldırganlık arasındaki çelişkiyi nötral ve apolitik karşılamaktadır, yarın sosyalizm gelince bütün sorunlar çözülecektir (gelirse). Ama esas hatası, ulusal sorun çözülmeden sosyalizme geçilemeyeceği gerçekliğine dair körlüğüdür. İkincisi, iktidardaki gerici liberal burjuvazinin vatan savaşı hamasetine karşı, madem öyle ben de emperyalizmin yanındayım diyen ve ABD terörüyle dayanışan sosyal kozmopolit oportünizmdir. Ve üçüncüsü, çıkarları Avrupa ve ABD sermayesi ile eş yönde olan liberal burjuvazinin geçici ve tutarsız olarak yerleştiği, defalarca taviz verdiği ve vermeye devam edeceği vatan savaşının, kalıcı ve tutarlı olarak yürütülmekte olduğunu sanan, düşünen, uman, bu sebeple iktidara tam destek veren gruplardır.
Peki doğru yol nedir? Herhangi bir tanesi var mıdır? Salon apolitizmi mi, gayrımilli özgürlükçülük mü yoksa komprador burjuvaziden vatan savaşına hakiki olarak yerleşmesini beklemek mi? Bu seçeneklerden hiçbirinin doğru olmadığını düşünüyoruz. Şüphesiz ki söz konusu olan saray savaşı değil vatan savaşıdır, ama saray tarafından değil ancak halkçı bir iktidar tarafından yürütülebilecek bir savaştır. Söz konusu olan ulusal bağımsızlık mücadelesidir, ama liberal burjuvazi tarafından kaçınılmaz olarak ihanet edilecek ve ancak ulusçu bir hareket tarafından tamamlanabilecek bir mücadeledir. Dolayısıyla vatan savaşı kavramının doğru olduğunu, saray savaşı kavramının yanlış olduğunu düşünüyoruz, ama vatan savaşı kavramının kötüye kullanımını, bu kavramdan hareketle vatan savaşında tutarsız olacak liberal, gerici, komprador burjuvaziye verilen tam desteği de lanetliyoruz. Vatan savaşının sadece halkçı ve ulusalcı bir iktidarla, burjuva reformizminin ikiyüzlülüğünü ve kaypaklığını halkımıza ifşa eden devrimci önlemlerle sonuna kadar götürebileceğini savunuyoruz… Sol kendisini bu üç seçeneğin içine hapsetmeye mahkum mudur? Başkası yok mudur? Proletaryanın ideolojik aydınlarının bağımsızlık mücadelesinin en ön safına geçip, hem sahte solları hem de gerici burjuvaziyi aşarak ulusal bağımsızlık devrimini bir anlamda tekrarlaması ve bir başka anlamda tamamlaması gerekmiyor mu? Hem milli bağımsızlık hem de sonrasında bunun kaçınılmaz sonucu ve emniyeti olarak sosyalizm ancak böyle mümkün değil midir zaten? Önümüzdeki dönemin siyasi tartışmalarını bu sorular belirleyecektir. Veya ancak belirlediğince bir sol varolacaktır.
Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER