Gramsci ve Ulusal Demokratik Devrim

0
696
Önde gelen bir Komünist Parti’nin ABD görevlisi olan James Allen, 1936-1938 arasında Filipinleri ziyaret etmiş ve kent-tabanlı Komünist Parti’nin, Pedro Abad Santos tarafından yönetilen köy-tabanlı Sosyalist Parti ile birleşmesine yardım etmiştir. Kaleme aldığı anılarında Allen, “Amerika Birleşik Devletleri’nden çıkma liberal ve radikal fikirlerden” ziyade ilerici İspanyol entelektüellerden alınan anarşist ve sendikalist kavramlardan etkilenen Filipinli Marksistlerin sınırlanmalarını eleştirir (1993: 27) – örneğin Halk Cephesi bakış açısı. Allen, Komünist Parti liderlerinin aksine köylü ve proleter hareketleri birleştirmek gerektiğini vurgulayan köylü liderleri Juan Feleo, Mateo del Castillo ve Pedro Abad Santos’u anlatır. Bu kişiler, Batılı Marksistler arasında süren tartışmalara aşina olmasalar da en azından “Güneyli [köylü] sorununa” önem vermişlerdir. 1938 yılında komünist ve sosyalistlerin birleşip tek bir Komünist Parti haline gelmesiyle birlikte, ulusal bağımsızlık teması, faşizmin Avrupa ve Japonya’daki zaferine karşı bir “demokratik cephe politikası”nın gölgesinde kalmıştır. Allen ve diğer kibirli akıl hocalarının arabuluculuğu, “ulusal-halkçı” gündemin yerine uluslararası bir gündem yerleştirmiş, dolayısıyla daha önceden partiyi terörize edip parti görevlilerine zulmeden, 1938 tarihli kongreye ancak gönülsüzce izin veren ABD-destekli cacique Quezon’un süregelen otoritesini meşrulaştırmıştır. Proleter ve sosyalist ilkelerin yerine, ironik bir şekilde ABD Komünist Partisi’nden gelen güvenilir bir “akıl hocası”/danışman tarafından yayılan girişimci bireyciliğin ve ABD-tarzı çoğulculuğun erdemleri getirilmiştir.
Gramscici bir bakış açısına göre, parti politikasının ulusaldan uluslararasına kaydırılması (Gramsci’nin özel durumunda, bu duruma neden olan şey İtalyan faşizminin 1920’lerdeki yükselişine karşı çıkma zorunluluğuydu), partinin kitle tabanının çıkarlarını gözden çıkarmaktadır. Partiyi, elit/cacique demokrasisini savunduğu için ABD otoritesine bağlılığı gözden kaçan oligarşinin eline vermektedir. Filipinlerdeki sonuç tam bir felaketti. ABD güçleri 1945 yılında geri döndüğünde, Japon istilasına karşı verilen mücade döneminde ortadan kaybolmuş olan ABD emperyalizminin aksiyomlarının, anti-Japon Huk (Filipinli komünistler tarafından yönetilen) gerillalarının tutuklanıp öldürülmelerinin ardından yeniden öğrenilmesi gerekmiştir. Yaklaşık 30 yıl sonra, eski solcular, ABD’nin Sovyet devletine karşı yürüttüğü Soğuk Savaş stratejisini izleyerek devletten ayrı bir varlık olarak “sivil toplum” fetişini yarattıklarında, benzer bir durum ortaya çıkmıştır. Filipinli post-Marksistler (artık Kurum dalkavukları ve küreselleşme ideologları olan), Corazon Aquino’nun başkanlığı sırasında, dişe dokunur bir toprak reformu, hatta göstermelik bir sosyal-demokratik gelişim dahi olmadan, varsayımsal bir “demokratik alanı” ve seçim demokrasisini süsleyip püslemişlerdir. Bu arada Aquino ve halefleri, ABD danışmanlarını sola karşı alınacak terörist ve faşist tedbirleri denetlemek üzere karşılamışlar, ABD Özel Kuvvetleri’ni Moro’lu muhaliflerin ortadan kaldırılmasına yardım etmek üzere davet etmeye varacak kadar ileri gitmişlerdir. Solculara, milliyetçilere ve yerel savunmacılara karşı sürdürülen sistematik terör politikası, 2001 yılından bu yana (yine insan hakları denetçileri tarafından “yargısız infaz” olduğu belirlenen) 1000’den fazla yargısız infazla ve cebri ortadan kaybolmayla birlikte, fiili başkan Gloria Macapagal Arroyo’nun yönetimi altında sürüp gitmektedir.
Yine burada Gramsci’nin verdiği ders açıktır: gerçek ulusal egemenlik için savaşan bir anti-emperyalist “ulusal-halkçı” bloka ve sınıf ayrıcalıklarını ortadan kaldırmak için sosyal mülkiyetin demokratikleştirilmesine olan ihtiyacın yerine başka bir şeyin getirilmesi, tüm sosyalist projenin terk edilmesi anlamına gelir. Bu, bir yenilgi formülüdür.
Marcos diktatörlüğü sırasında (1972-1986), sosyalizmi bir işçi-köylü ittifakı yoluyla kurma amaçlı devrimci proje, “Marksizm-Leninizm-Mao Zedong Düşüncesi” altında kurulan bir partinin başlattığı birleşik cephe – Ulusal Demokratik Cephe (NDF) – biçimini almıştır. Nisan 1973’te kurulan NDF, bir ulusal-demokratik devrim – demokratik koalisyon hükümeti kurmayı amaçlayan bir halk savaşı – içerisinde proletarya, köylü, kentli küçük burjuvazi ve ulusal burjuvazi ile yapılan geçici ittifak vasıtasıyla, Marcos’un otoriter-askeri yönetimiyle savaşmanın yollarını aramıştır (savaş sonrası seçkinleri üzerine, bkz: Agoncillo ve Guerrero 1970: 670-671). 1985 tarihli program taslağına göre NDF:
“Ulusal kurtuluş ve gerçek demokrasi savaşının genel hattına bağlı olan ve bu hattı ilerleten tüm grup ve bireylerin bir araya gelmesi için genel bir çerçeve ve kanal sağlamaktadır. Filipin devriminin bu aşamasında birincil mücadele biçimi olarak silahlı mücadele – spesifik olarak bir halk savaşı – başlatmakta; fakat aynı zamanda diğer mücadele biçimlerinin önemini kabul etmekte; hatta silahlı mücadeleyi açık ya da gizli, yasal ya da yasa dışı her çeşit mücadele ile birleştirip koordine etmektedir.”
(Ulusal Demokratik Cephe Sekreterliği 1985: 5)
Bu programın daha sonraki halinde, “silahlı mücadelenin” ulusal çapta birincil mücadele biçimi olduğu, diğer tüm mücadele biçimlerinin önüne geçtiği görülür. 12 maddeli genel programın ilk maddesinde şu yazılıdır: “ABD emperyalizminin ve yerel gericilerin zorbaca yönetimini devirmek için Filipin halkını birleştirin.”

 

E. San Juan, Jr.

Antonie Gramsci’s Theory of The “National-Popular” , As A Strategy For Socialist Revolution

 

Çeviri : Can Ali Çetin

 

CEVAP VER