Türk Halkı ve Çağdaşlaşma Sorunu – Furkan Kaymakçı

0
3714

Aynı ülkede yaşayan, yaşadığı toprakları vatan olarak kabul eden, yaşadığı ülkenin yasalarına bağlı olan, bugününü ve geleceğini o ülkeye bağlamış insanların bütününe halk denir. Halkçılık ise yönetimde, kalkınmada, gelir dağılımında, siyasette, devlet olanaklarının kullanılmasında, halkın yararının gözetilmesini amaçlamaktır. Bu amaç doğrultusunda halkçılık ilkesi devleti, reformlar ve düzenlemeler yapmak, yasalar çıkarmak ve bunları yürütmekle görevli kılar. Halkçılık ilkesi, Türkiye vatandaşı olan herkesi kanun önünde eşit sayan ve halkın devlet yönetimine eşit katılımını sağlayan, siyaset ve yöneticilerin halk için çalışmasını öngören, Atatürk ilkelerinden birisidir.

Kemalizmi inceleyen birçok toplum ya da siyaset bilimci; halkçılığın, laiklik ve cumhuriyetçilik ile birlikte demokrasiyi oluşturduğunu savunur. Kemalist halkçılık, toplumun en eğitimsiz ve fakir kesimini güçlendirmek ve toplumsal dayanışmayı sağlamak istiyordu. Çağdaşlaşmayı sağlayıp, Türk halkını muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmayı hedefliyordu. Ayrıcalıklara ve seçkinciliğe karşı olan Kemalizmin, halkçılık ilkesinden hareketle gerçekleştirilen çoğu atılım, Osmanlı geleneği ürünü “seçkin-halk” ikilemini aşmaya yöneliktir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş devrinde yapılan reformlar, hep devleti kurtarmaya yönelikti. Fakat Mustafa Kemal, halka dayanıp, ona güç kazandırmadan ve onun gücünden destek almadan çağdaş bir toplum yaratılamayacağının farkındaydı. TBMM’de, 1 Mart 1922’de yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun yanıtını hemen birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok güvenç mutluluk ve varlığa hak kazanan ve yaraşık olan köylüdür. Bundan ötürü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ekonomik siyasası bu asıl amacı elde etmeye yöneliktir. Diyebilirim ki bugünkü karayıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin aymazı bulunmuş olmamızdır. Gerçekten, yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri elerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”

Mustafa Kemal Atatürk 1922’de halk için bunları söylerken, bugün yaşadığımız toplum içindeki kimi insanların ve özellikle “bazı” solcuların halkı aşağılayan, hor gören ve nefret boyutuna ulaşan söylem ve tutumları nasıl değerlendirilmelidir? Bunların sebepleri nelerdir?

Yukarıdaki sorulara yanıt vermeden önce halkın homojen bir yapı olmadığını akılda tutmak gerekir. Ve daha sonra bu tutumun nedenlerinin ne olabileceği üzerine düşünmemiz gerekir. Görüyoruz ki halka yönelik bu tutumlarının nedeni, halkın yeterince çağdaş olmadığını ve bu yüzden günümüzdeki gerici, karşı-devrimci iktidar ve zihin ikliminin en büyük suçlusu olduklarını düşünmeleridir. Herhangi bir kimsenin bu tutumunun olağan karşılanabileceği varsayılsa bile, kendisine solcu diyen “bazı”larının halka olan düşmanlığı hiçbir mantık çerçevesiyle uyuşmaz.

Bugün Türkiye’de özellikle aydın kesimin ve solun, halka yönelik farklı bakış açılarından söz edebiliriz. Bu bakış açılarını genel olarak üç başlık altında sıralayabiliriz. Birinci bakış açısı, yukarıda da bahsettiğimiz halkı aşağılayan, hor gören ve halka nefret besleyen, halka düşman olanların oluşturduğudur. İkincisi, “bu halktan bir şey olmaz”cıların bulunduğu, umutsuzluk girdabında sürüklenen ve mücadele potansiyelini kaybetmiş olanların bakış açısıdır. Üçüncüsü ise, halkına güvenen ve inananların, halk olmazsa mücadelenin havada kalacağının farkında olanların bakış açısıdır.

Çağdaşlaşmaya gelirsek, “Batı’yı çağdaş yapan nedir, liberal burjuva kültürü; o da ticaret ve sanayi burjuvazisinin, kiliseye ve feodal beylere karşı verdiği, laik ve demokratik mücadeleden doğuyor, diyalektiğin doğal gereği olarak, eski hükümet kültürünün içinden; ona karşı ama ondan derece itibariyle farklı, mahiyet itibariyle değil!” (Attilâ İlhan- Sosyalizm Asıl Şimdi sf.93)

Peki, Türk Halkı bugün çağına ayak uydurabilmiş midir veya çağdaşlaşabilmiş midir? Çağdaşlaşma alanında, Kemalizmin öngördüğü seviyeye ulaşabilmiş midir? Eğer ulaşamadıysa neden?

Bu sorulara kesin bir şekilde evet cevabını vermek realist biri için zor olsa gerektir. Halkın homojen bir yapı olmadığını tekrar belirttikten sonra, Türk Halkı’nın bir kısmının çağdaşlaştığını fakat önemli bir kısmının da çağdaşlıktan uzak olduğunu belirtmeliyiz. Ve daha da kötüsü bugünkü gerici, karşı-devrimci iktidar ve zihin iklimi ile çağdaşlaşma yolu terk edilerek, giderek cehaletin karanlığına doğru ilerlenmektedir. Atatürk’ün hedef olarak koyduğu ve bir yurttaş olarak bizim de benimsememiz gereken muasır medeniyetler seviyesine ulaşma amacı terk edilmiştir. Peki, bu noktaya nasıl geldik?

Cumhuriyet’in ilanından, Atatürk’ün ölümüne kadar olan dönem sadece on beş yıl sürdü.  Bu kısa on beş yılda Ortaçağ karanlığını yaşayan bir halkın büyük bir çağdaşlaşma ve aydınlanma atılımı yapması hedeflendi ve bu hedef için ardı ardına devrimler yapıldı. Seçkinlerin dili Arapça ve Farsça yüklüyken ve yazım dilinde yabancı sözcük oranı %70’lere varırken, Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak için “dil devrimi” yapıldı. Halifelik kaldırıldı. Gerici-feodal unvanlar kaldırıldı, halkı oluşturan her yurttaşın eşit olduğu vurgulandı. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı, halkı terörize eden gerici, karşı-devrimciler cezalandırıldı ve yuvalandıkları yerler kapatıldı. Eğitim modernleştirildi ve laiklik ilkesi esasına göre düzenlendi. Medeni Kanun kabul edildi, çağdaş Batı’daki ülkelerden önce kadınlara seçme-seçilme hakkı tanındı, çağın gerektirdiği ölçü birimleri kullanılmaya başlandı… Yazmaya bile daha fazla devam etmediğimiz bu devrimler o kısa on beş yılda yapıldı. Bu bakımdan Kemalist devrimi, Türkiye’nin Fransız Devrimi olarak görmemizde şaşılacak bir taraf yoktur. Ve kuşkusuz bu devrimlerle atılan sağlam temellerin, Türk halkının çağdaşlaşmasında, ve cumhuriyetin kaderindeki emeği çok ama çok büyüktür.

Fakat daha 1920’lerde ufukta gözüken tehlikeleri sezenler vardı. Şefik Hüsnü, Kemalizm için en büyük tehlikeyi şöyle niteliyordu: “Kapitalist burjuva çevrelerinde egemen olan bir yanlış inanışa göre, din ve saltanat kurumlarını baltalayan, bağnazlığa, köhne geleneklere, geçmişten miras bütün basmakalıp inanışlara savaş açmış olan devrim yönetimi, cahil halk kitlelerinin düşmanlığını çekmiştir. Bu halk doğrudan doğruya milletvekillerini seçecek olursa, meclise kesinlikle hacı ve hocalardan ve genellikle karşı-devrimcilerden oluşan bir çoğunluk gönderecektir. Cumhuriyeti yapanları ve yaşatmak azminde olanları böyle basit bir manevra ile işbaşından uzaklaştırmak umudunu besleyenler, büyük şehirlerimizde büyük bir toplam teşkil ederler. Daha sonra da milli egemenliğin bütün görüntüsünü yansıtan meclis aracılığıyla, devleti kapitalist burjuvazinin çıkarlarına en uygun biçime sokmak külfetsiz bir iş olacaktır.” (Doğan Avcıoğlu- Milli Kurtuluş Tarihi II sf.618 619)

Şefik Hüsnü burada, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın hesapları üzerine dursa da, söyledikleri Cumhuriyet tarihimiz açısından düşünülünce oldukça önemli bir yer kaplamaktadır. Zira daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere bunun örnekleri oldukça fazladır.

Atatürk’ün ölümünden, DP iktidarına kadar olan süreçte devrimci atılımlar durdu. Köy Enstitüleri dahil devrimin temel çizgisinden ilk ödünler bu dönemde verildi.

Daha sonra devlete egemen olan, bir iki kısa ara dışında (27 Mayıs ve CHP hükümetleri gibi) “Atatürk’e evet, Kemalizme hayır” çizgisiydi. Köy Enstitüleri kapatıldı. Laiklikten verilen ödünler çoğaldı. 1961 Anayasası “fazla özgürlükçü” bulunarak budandı. Atatürk ulusçuluğunun yerini “ırkçı milliyetçilik”, halkçılığın yerini “mutlu azınlıkçılık” ve demokrasinin yerini “çoğunluk diktatörlüğü” alma yoluna girdi.
Faşist 12 Eylül Darbesi ile beraber resmi ideoloji “Türk-İslam sentezi” oldu. Kemalist devrimin ve çağdaşlaşmanın kuyusu kazılırken, Atatürk putlaştırıldı. Atatürk’ün milli eğitim politikası terk edildi, dünyada ilk kez anayasaya zorunlu din dersi konuldu. Sola karşı din, “kızıl tehlike”ye karşı “yeşil” desteklendi. Meydanlarda kürsülerden ayetler okundu. Gericiliği her zaman kendi çıkarları uğruna destekleyen emperyalizm, yine gericiliği destekleyip “ılımlı islam” politikasını yürürlüğe koydu. Halk kutuplaştırıldı ve sürekleri hassasiyetleri kaşındı. Cemaat ve tarikatlar gibi gerici hareketlerin önü sonuna kadar açıldı ve güçlendiler.

28 Şubat ve destek aldığı “sivil toplum” bu gidişe bir dur demeyi hedefledi. Unutulmaya yüz tutmuş Atatürk ilkeleri, halkı bütünleştirmek için kullanılmak istendi. Büyüyen irtica tehlikesine karşı direnç gösterildi. Yakın tarihte aynı tehlikeyi yaşayan ve hatalarını canlarıyla ödeyen İranlı solcuları hatırlatanlar oldu. Fakat ne yazık ki önceden kutuplaştırılmış olan halk nezdinde bu, kutuplaşmayı daha da derinleştirdi. O günlerde yaklaşan tehlikeyi bangır bangır haber veren ilerici aydınlarımız, daha sonraki yıllarda suikastların kurbanı oldular.

Bu süreçten sonra her şey daha da kötüye gitmeye başladı. Gericiler için müthiş mağduriyetler(!) yaratmış olan 28 Şubat, yine aynı kişiler tarafından çok güzel bir şekilde kullanıldı. Bu mağduriyetleri kullanan ve ekonomik krizle düşen hükümetten sonra, liberal söylemlerle parlatılarak gelen gerici, karşı-devrimci iktidar ve bugüne kadar olan süreç ise hepimizin malumu. Sonunda bu haldeyiz.

Peki, günümüzdeki tablonun sorumlusu kim? Köy Enstitülerini kapatanlar mı, yoksa çağdaş eğitim için hayatını harcayanlar mı? Laik okullar “anarşik” yetiştiriyor diye onlara karşı imam okullarını bir alternatif olarak düşünenler mi yoksa bu imam okullarını kapatmak isteyenler mı? Sola karşı dini kullananlar mı, yoksa Atatürk ilke ve devrimlerinden sapmayanlar mı? Feodal artıklarına karşı mücadeleye girişirlerse yaşayacakları oy kaybı uykularını zehir edenler mi, yoksa onlara karşı mücadele etmekten hiç geri durmayanlar mı?

Bu sorular cevaplandırılmak istense, bugünkü tabloyu tek bir kişiye veya nedene indirgeyemeyeceğimiz açıktır. Zira çağdaşlaşma konusunu bir süreç olarak anlatmamızın da sebebi budur. Bilakis bu süreci iyi bilmeden, bir çözüm üretebilmek de olanaksızdır. Ve bu sorulardan daha önemlisi, bugün halkımızı geri kaldığı çağdaşlaşma mücadelesinde nasıl daha ilerilere götüreceğiz?

Elbette ki halk düşmanlığı yaparak değil! “Bu halktan bir şey olmaz” deyip yenilgiyi baştan kabul ederek de bir yere varamayız. Zira aynısını Mustafa Kemal, kara cehaleti yaşayan bir halk için söyleyebilirdi fakat söylemedi. Aksine o halkı muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak için çabaladı. Biz de onun gibi çağdaşlaşma yolunda, halkımıza öncülük etmeliyiz. Bunun için de ilk önce kendi halkımıza güvenmeliyiz. Tarihte hiçbir ilerleme ya da devrim yoktur ki, halka güvenilmeden yapılsın. Halka inanan ve güvenen bizler, mücadelenin halk olmazsa havada kalacağının bilincinde olmalı fakat gerekirse de “halk için halka rağmen” hareket etmeye hazır olmalıyız.

Kimse merak etmesin, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz.” ve olmayacaktır da. Atatürk’ün de dediği gibi: “ En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” Ne mutlu onun peşinden gidenlere!

Furkan Kaymakçı

Yararlanılan Kaynaklar

Attilâ İlhan- Sosyalizm Asıl Şimdi
Doğan Avcıoğlu- Milli Kurtuluş Tarihi II
Ahmet Taner Kışlalı- Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi
Ahmet Taner Kışlalı- Ben Demokrat Değilim

CEVAP VER