1100 Abdi İpekçi: Burada! – Zuhal Cibran

0
492

                                                                                                ”Adaletin ve aklın sesine kulak verin!”

-Robespierre

Süleyman Demirel’in telefonu çaldı, arayan Abdi İpekçi’ydi. İstanbul’a dönmesi gerektiğini, görüşemeyeceklerini belirtti. Biraz sohbet ettiler. Demirel: “ Bana bak Abdi Bey, ben sana bir şey söyleyeyim mi? Eğer sen Sayın Ecevit’e verdiğin desteğin onda birini bana vermiş olsaydın Türkiye’nin taşı toprağı altın olurdu” dedi. Karşılıklı gülüşmelerden sonra birbirlerine veda ederek telefonu kapattılar. Esenboğa’ya vardığında 16.40 uçağı için son anons yapılıyordu. Alelacele uçağa binerken Orhan Tokatlı’ya el salladı. Bu, iki arkadaşın birbirlerini son görüşüydü.

İstanbul’a varır varmaz Milliyet’e gelip günün raporlarını aldı. Ercüment Karacan’ı arayıp ona anlatacakları olduğunu söyledi, akşam yemeği için sözleştiler. Eşi Sibel İpekçi’yi evden almak için gazeteden çıkıp arabasına bindi, trafik hayli sıkışıktı. Evinin bulunduğu Karakol Sokağı’na dönmek için sol şeride geçti ve tam sapağa on metre kala durakladı. Yağmur yağıyordu, hava kasvetliydi ve camlar buğulanmıştı. Önündeki araç hareketlenmeye başladığı sırada sağ cam aniden kırıldı ve içeri kurşun yağmaya başladı. Başıboş kalan arabası yavaş yavaş kayıp biraz ilerdeki direğe dayanarak durdu. O çok sevdiği arabasının içinde cansız bedeni yatıyordu Abdi İpekçi’nin.

Her şey son bulmuştu…

Bu Dünyadan Bir Abdi İpekçi Geçti

Mehmed İpekçi, kardeşi için not defterinin 9 Ağustos tarihli sayfasına şu notu düşüyordu “Beklenmeyen ve istenmeyen bebek sağlıklı doğdu. Allah uzun ömür versin.” Zamansız geldiği için istenmeyen bu bebek içten içe ailedeki herkesi sevindirmişti. Bolca ilgi göstermek, öpüp koklamak istiyorlardı lakin iki ablası da verem olduğu için biraz büyüdükten sonra onu evden uzak tutmanın yollarını aradılar. Böylece Abdi’nin okul hayatı erkenden başlamış oluyordu.

Zamanla yazma yeteneği de gelişiyordu. İlkokul dördüncü sınıfta ilk roman denemesini yazmaya başlamıştı. El yazısıyla yazdığı bu ilk denemesinin adı “Kara Yarışı”ydı. Daily Telegraph gazetesinin düzenlediği uluslararası bir otomobil yarışını ve bu yarışa katılan bir Türk mühendisi ile 13 yaşındaki oğlu Cem’in başından geçenleri anlatıyordu. İlkokuldan mezun olurken hazırladıkları yıllığa henüz 10 yaşındayken, Atatürk’ün birinci ölüm yıldönümü nedeniyle şunları yazmıştı:

Atam’a

Doğan güneş neden bu kadar gamlı? O da mı nurunu senden almıştı Atam?..Yüksek ve nurlu ışıklarınla yalnız yurdu değil, kainatı da sen aydınlatıyordun.

Ey, altıokun büyük temsilcisi Atatürk. Sen ölmedin, evet, sen her Türk’ün kalbinde yatan arslansın. Sen ölmedin ve dünya durdukça yaşayacaksın.

Atam kalk da bize birkaç kelime söyle, senin bir kelimen için bütün Türklük feda olur.

Bir sene sensiz yaşamak… Türklüğe ne büyük acı… Bıraktığın eşsiz mirası canımız gibi koruyacağımıza kani ol. Yurdumuzu on beş sene o mutlu ışıklarınla aydınlattın. Ve şimdi bizi terk ettin. Biz bu ışığı söndürmemeye ant içtik. Buna emin ol. Ve ebedi uykunda rahat uyu. Bize baba idin, her şey idin. Senin için ne feda etmek lazım gelse ederdik. Fakat bizi öksüz bırakmak niçin?

On sekiz milyonun canısın Atam

Arkandan ağlayan bu kurduğun vatan

Feryatla haykırıp ben kime çatam

Feleğin kahrına uğradık Atam…

 

Galatasaray Lisesi’ne başladığından beri içine kapanmıştı. Sürekli kitap okuyor ve resim yapıyordu. İki ablasını, Tıp Fakültesi’nde okuyan abisini ve hemen ardından annesini yitirmek ona oldukça ağır geliyordu. Bu acıların üstesinden gün geçtikçe okula bağlanarak gelmeye çalıştı. Galatasaray Lisesi’nin ilk yıllarında bir arkadaşıyla “İlk Adım” dergisini çıkarmışlardı. Aynı günlerde spora da büyük ilgi duyuyordu. O dönemin ünlü spor dergisi Kırmızı ve Beyaz’a “Kırmızı Beyaz ve T Harfi” başlıklı bir yazı postalıyor ve yazı yayımlanıyordu. Abdi’nin keyfine diyecek yoktu ama onun bir başka isteği de okuldaki abileri gibi karikatürlerini dergilerde yayımlatmaktı. Cemal Nadir o vakitler Amcabey isimli bir mizah dergisi çıkarıyordu. Abdi sürekli karikatürlerini oraya götürür lakin bir türlü beğendiremezdi. Bir gün Cemal Nadir: “Aa, bu sefer olmuş Abdi Bey” diyerek karikatürünü Amcabey’e koyuyor ve Abdi borç para toplayıp harçlığıyla birleştirerek 10 tane Amcabey alıyordu.

Galatasaray Lisesi’ni canından çok seven 1100 numaralı Abdi İpekçi duygu yüklü bir konuşma yapıyor ve liseye veda ederek yükseköğrenim için hukuk fakültesini tercih ediyordu. Abdi İpekçi için hayat işte şimdi başlıyordu. Abisi ve amcaları tarafından yapılan her türlü iş teklifini reddedip gazeteci olmakta direndi. Yıllarca türlü gazetelerde çalışıp didindikten sonra Milliyet’ten gelen ani teklifi kabul etti ve bir daha oradan ayrılmadı. Yıllarını, emeğini Milliyet’e adadı.

Menderes’in ABD Gezisi

Başbakan Menderes iki ülkenin ilişkilerini görüşmek için ABD’ye giderken yanında çeşitli gazetelerden de temsilciler götürmüştü. O vakitler Menderes, muhalefeti destekleyen gazetecilere karşı gittikçe tavır almıştı. Bir toplantı öncesi gözüne kahverengi ayakkabısının içine giydiği renkli çoraplar ile bir gazeteci takıldı ve Altemur Kılıç’ı çağırıp sordu: “Kim bu fikir fukarası adam?”

Sayın Menderes’in “fikir fukarası” olarak nitelediği bu adam yıllar boyunca Türk halkının hakları için mücadele verecek, baskıcı iktidara karşı net tavrını koruyacak, siyasetin nabzını tutacak olan Abdi İpekçi’ydi. Menderes, onun muhalif Milliyet’in başyazarı olduğunu öğrendiğinde yüzünü ekşitecek ve konuyu kapatacaktı.

Türk Şehitlerine Armağan

O dönemlerde Çanakkale’de Türk şehitleri için tamamlanabilmiş bir anıt olmadığı Milliyet muhabirleri tarafından tespit edilmiş ve bu onları çok üzmüştü. Bunu duyan Abdi İpekçi ani bir kararla harekete geçip 1958 Ocak ayında bir kampanya başlatıyordu. Bu kampanya sonucunda bir buçuk milyon liraya yakın para toplanıyor ve bu parayla Çanakkale’nin Anıttepe sırtlarını süsleyen görkemli anıt tamamlanıyordu.

212 Sayılı Basın Yasası İçin Çalışmalar Başlıyor

Abdi İpekçi’nin kafasında bir fikir olup da gerçekleştirmediği görülmemiştir. Her vakit kararlı ve inatçı bir gazeteciydi. Sanıyorum ki gazetecilerin sosyal haklarının güvence altına alınmaması onu oldukça rahatsız ediyordu. Milli Birlik Komitesi Genel Sekreteri Orhan Erkanlı’yla daha ilk buluşmasında basının alabildiğince özgürce çalışabilmesi gerektiğini, sansürlerin onları nasıl kısıtladığını anlatırken gazetecilerin sosyal sorunlarının olduğundan da bahsetmişti. Bu konuşma sırasında hafifçe bahsedilen sosyal sorunlar konusu İpekçi- Erkanlı dostluğu ilerledikçe sık sık gündeme gelmeye başladı. Sonunda yeni isimlerin de bu dostluğa eklenmesiyle birlikte basın emekçilerine güçlü ve geniş sosyal haklar kazandıran 212 Sayılı Basın Kanunu’nun çalışmaları başlıyordu.

Türkiye Gazeteciler Sendikası başkanlığına İpekçi’nin yardımcısı Hasan Yılmaer getiriliyor ve İpekçi, patronu Ercüment Karacan’ın bilgisi dışında bu yasasının çıkarılması için büyük çabalar harcıyordu. Çalışmalar genellikle Hasan Yılmaer’in evinde yapılıyor ancak zaman kalmayınca da gündüzleri Milliyet’te sürdürülüyordu. Gazete binasında bir odaya kapanıp saatlerce çalıştıkları oluyordu. Abdi İpekçi ise Milliyet’teki işlerini aksatan Yılmaer’e göz yumuyor, onun yapacağı işleri üstlendiği zamanlar oluyordu.

1961 yılında yürürlüğe giren yasa, patronları kızdırıyor ve gazetelerini protesto amaçlı üç gün kapatıyorlardı. Gazeteler 14 Ocak 1961 günü tekrar çıkmaya başladığında, Milliyet’te ilk sayfadan verilen iki açıklama göze çarpıyordu. Açıklamalardan biri Patron Ercüment Karacan’ın “Benim Yönümden” başlıklı yazısı diğeri ise “Milliyet Fikir İşçilerinin Açıklaması”ydı.

Atatürk’e Duyduğu Sevginin Bir Yansıması

Milliyet, çeşitli kampanyalar ve ekler ile her kesimden okura ulaşmak için elinden geleni yapıyordu. Aynı günlerde bazı illerde Atatürk heykeli bulunmadığı haberlerinden yola çıkan Abdi İpekçi, Cumhuriyet’in 40. Yılında bir kampanya açıyor ve toplanan yarım milyon lirayı aşkın parayla Atatürk heykeli bulunmayan Bingöl, Tunceli, Van, Bitlis, Giresun, Mardin, Muş, Uşak ve Gaziantep illerine Atatürk heykelleri yaptırılıyordu.

“Çakma” Komandolardan Tehdit Gösterisi

Kendilerine komandolar adı verilen saldırgan ülkücü grup bir pazar günü öğle saatlerinde bağıra çağıra Milliyet’in önünde toplanmıştı. Toplanmalarının sebebi Milliyet’in o günlerde ülkede saldırıya uğrayan kişi sayısını, anarşi tablosunu manşetten vermesiydi. İçlerinden biri gazetenin önündeki bir aracın üstüne çıkarak nutuk atıyordu: “ Bu gazete devamlı yalan yazıyor. Hep bize karşı yazıyor. Bunların yazarlarının hepsi komünist ve milliyetçi düşmanı. Bizi onun için suçluyorlar. Ama şunu bilsinler ki, milliyetçiler yaşadıkça bu ülkede Marksistlere hayat yoktur. Son defa ihtar ediyoruz. Yalan yayınlarına devam ederlerse onlara da gereken dersi vereceğiz. Şimdi bu beş para etmez gazetelerini yakacağız”

Ellerindeki gazeteyi yakıp “Kahrolsun Milliyet… Kahrolsun Komünistler” sloganları ile liderlerini alkışlayarak uzaklaştılar. Konuşma yapan liderleri çoğu suçtan aranan ülkücü ekip gittikten sonra polis güvenliği sağlamak için gelince Abdi İpekçi camdan bakıp “Görev yapıyorlar!” dedi. Bu tehdit gösterisi İpekçi’yi ve çalışma arkadaşlarını yıldırmadı. Milliyet taş gibi duruşuna devam ederken gazeteye de tehdit mektupları gelmeye devam edecekti

Katliamın İç Yüzü

1 Şubat 1979’un o kasvetli akşamında Abdi İpekçi’nin vücuduna 9 kurşun isabet etmişti. Olay yerindeyse ikisi arabanın içinde, dokuzu arabanın dışında olmak üzere on bir mermi kovanı ile bir mermi ve bir mermi çekirdeği ele geçmişti. Çevrede olaya tanık olanların ifadelerine başvurulduğunda “Biri uzun biri kısa iki kişinin koşarak kaçtığını” öğreniyorduk. Ayrıca görgü tanıklarının biri olay yerinde Wolkswagen marka bir araba gördüğü söylüyor, diğer tanıklar ise Anadol marka bir arabadan söz ediyordu. Tüm bu kuşkulu noktalar bize olay yerinde tek kişinin olamayacağını haykırsa da 25 Haziran 1979 günü ihbar üzerine İstanbul’da yakalanan M.Ali Ağca “İpekçi’yi ben öldürdüm” diyordu. Çok açıktı, Ağca yanlış ifade veriyordu ve olay anını bilerek yanlış aktarıyordu. Bir hafta sonra suç ortaklarının adını açıklayacaktı; Mehmet Şener ve Yavuz Çaylan. Ağca, yanlış ifade verme serüveninin ilk ayağında başarıya ulaşmıştı çünkü Şener adını verene kadar o çoktan yurtdışına kaçmıştı. Sonraları Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı İsviçre’de yakalanacaklar, Çatlı salıverilirken Şener tutuklanacak ve Türkiye’nin iade talebi “Şener kürt asıllıdır, işkence ve baskı görebilir” uydurma gerekçesi ile kabul edilmeyecekti.

Ağca cinayet silahı konusunda da bizi şaşırtmayarak sürekli ifade değiştiriyordu. İlk ifadesinde “silahı denize attım” derken 6 Temmuz’da “Silahı, Mhp binasında, Şener’e verdim” diyordu. 24 Ekim 1979 tarihli duruşmada “İpekçi’yi öldürmediğini, gerçek katilleri açıklayacağını” söyledi. Uğur Mumcu, bu söylemin örgüt için bir uyarı olduğunu düşünüyor ve şöyle yazıyordu:

“Ağca’nın, İpekçi soruşturmasında sakladığı en önemli isim Oral Çelik’tir. Çelik, İpekçi cinayetinin gerçek katilidir. Ağca, olay yerinde Çelik ile beraberdir. Cinayet Oral Çelik-Mehmet Şener ikilisi tarafından planlanmıştır. Ağca, bu ikilinin emrinde görev yapan bir militandır.

İpekçi soruşturmasında, Ağca, baştan sona kadar, Oral Çelik adını gizlemesini bilmiştir. Önce cinayeti, tek başına işlediğini söyleyen Ağca, duruşmalar sırasında bir gün, hiç beklenmedik bir anda olay yerinde bulunduğunu, ancak İpekçi’yi öldürmediğini, “gerçek katilleri yakında açıklayacağını” söyleyince, işler birden bire değişmişti. Bu açıklama, Oral Çelik için bir sinyaldi.”

Ağca, bu ifadeden sonra Oral Çelik ve Abdullah Çatlı’nın yaptığı planla cezaevinden rahatça kaçırılmıştır. Kaçırıldıktan sonra Ağca’yı Ankara’ya getiren araç, Mehmet Şener’in kardeşi Hasan Hüseyin Şener üzerine kayıtlıydı. Daha önce ise Yalçın Özbey üzerine kayıtlı olduğu görülüyordu. Özbey, silah kaçakçısı Abuzer Uğurlu adına çalışıyordu. İpekçi, katledilmeden önce kaçakçılık konusuna Milliyet’te önemli bir yer ayırmıştı. Akıllara gelen ilk soru elbette ki İpekçi’nin silah kaçakçıları tarafından öldürülüp öldürülmediğidir. Uğur Mumcu da aynı kuşkuları taşıyor olacak ki bu konu üzerinde yoğun çalışmalar yapıp Cumhuriyet’te yayımlamış ve bu yazılar ihbar sayılarak yeniden soruşturma başlatılmıştır.

Ağca, Papa suikastı dolayısıyla bulunduğu cezaevinde de sürekli ifade değiştiriyordu. Bir açıklamasında “İpekçi’ye fiilen ateş eden Özbey’dir” demişti. Tutuklu iken, kendisine koruma verilirse önemli bilgiler açıklayacağını söyleyen Özbey ile bir İçişleri Bakanlığı görevlisi görüşmüştü. Bu görüşmeye ait teyp bantları daha sonra Oral Çelik’in yargılandığı İpekçi davasında mahkemece istendi; mahkemeye bantların imha edildiği söylendi.

Oral Çelik en son İsviçre’de yargılandı ve kendi talebiyle Türkiye’ye iade edildi. Sonraları ortaya çıkan Abdullah Yavuz adlı tanık can güvenliği sağlanırsa mahkemede tanıklık yapacağını söylemiş lakin can güvenliği “sağlanamadığından” mahkemeye gelmemiş ve Oral Çelik delil yetersizliğinden beraat etmişti.

Ağca, papa suikastından 19 yıl hapis yattıktan sonra affedildi ve 13 Haziran 2000 tarihinde Türkiye’ye şartlı iade edildi. Bu şartlı iade dolayısıyla İpekçi davasından aldığı idam cezası 10 yıl hapis olarak karşılık bulmuştu. Çeşitli suçlardan yargılanan Ağca’nın cezası toplam 14 yıl olarak belirlendi. Şartlı salıverilme yasasından yararlandırılan katil Ağca, 12 Ocak 2006 tarihinde serbest bırakıldı. Oral Çelik’in adamları çıkışta onu kahraman gibi karşılayıp cezaevi önünde kurban kesti. İnfaz hesabının yanlış yapıldığının anlaşılması üzerine 8 gün sonra tekrar cezaevine konulan Ağca, 2010 yılında tahliye edildi.

Adalet nedir, adalet nerede sorularının zihinlerimizde bolca yankılandığı bu günlerde ben de bu yazıyı yazıyor ve kendime soruyordum aynı soruları. Tüm o karmaşık dosyaların, cilt cilt kitapların içinde Abdi İpekçi için adalet aradım, bulamadım. Elbette ki sizlere çok daha neşeli anılarını aktarmak isterdim lakin 10 yaşındayken Mustafa Kemal’in yolunda yürüyeceğini haykıran, gariban analar babalar için Türk halkı için çalışan Abdi İpekçi’nin acımasızca nasıl katledildiği unutulmasın istedim. Biliyorum ki bizler de aynı yüce yolun yolcusuyuz ve satırlardan sesleniyoruz “ BU IŞIĞI SÖNDÜRMEMEYE ANT İÇTİK”

Zuhal Cibran

Yararlanılan Kaynaklar:

Bir Gazetecinin Hayatı – Tufan Türenç, Erhan Akyıldız

Neden Öldürüldüler? Bu Kan Kurumaz – Orhan Tüleylioğlu

Saklı Devletin Güncesi ‘Çatlı vs’ – Uğur Mumcu

Papa Mafya Ağca – Uğur Mumcu

CEVAP VER