Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı – Salih Tüfekçioğlu

0
1246

Bilindiği üzere Lenin’in ulusal sorun üzerine 1913-1916 yılları arasında yazdığı dağınık makaleler ve 1916’da kaleme aldığı tezlerin derlenmesiyle oluşturulan “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” isimli kitap hakkında tartışmalar on yıllardır sürüyor. Özellikle de bir ya da birkaç cümlenin, bazense bir paragrafın esas bağlamından koparılarak, ters yüz edilerek, PKK siyasetinin ve ABD emperyalizminin bölücü politikalarının desteklenmesi için kullanıldığına şahit oluyoruz. Konunun açıklığa kavuşması için Lenin’in ulusal siyaset üzerine tezlerini hangi bağlamda yazdığına bakalım.

Öncelikle kitap boyunca asla bir etnisite ya da ırk bağlamı yoktur, öyle ki bu sözcükler bir kez bile geçmez. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH), yazıldığı tarihten de anlaşılacağı üzere, birinci emperyalist paylaşım savaşı sırasında Lenin’in “emperyalist ekonomizm” olarak adlandırdığı bir oportünizm türü ile çeşitli polemiklerinin bir toplamıdır. Emperyalist ekonomizm tezi aşağı yukarı şu çerçevede: Emperyalist ülkelerin ilhak ettiği ülkelerde sosyalistlerin ulusal bağımsızlık savaşlarını desteklemelerine gerek yoktur, çünkü bu zayıf ve küçük ülkelerde işgal neticesinde ileri kapitalist üretim ilişkileri doğacağından sınıf savaşı daha yüksek bir boyuta geçecek ve sosyalist devrim artık mümkün olacaktır. Lenin bu teze şiddetle itiraz ederek, ulusal bağımsızlık savaşı verilmeden sosyalizme geçişin mümkün olmayacağı iddiasını ortaya koyar.

Dolayısıyla ilkin, Lenin ezen-ulus ve ezilen-ulus kavramlarını ortaya attığında bunun bağlamının emperyalist ülkeler ve bunların karşısındaki daha zayıf, yarı-sömürge ve sömürge ülkeler olduğunun, yani bunun emperyalist çağda ortaya çıkan bir sorun olduğunun bilinmesi gerekir. Ezen ve ezilen terimleri ahlaki ya da estetik bir çerçevede değil, dünya kapitalist sistemi ve emperyalizm çerçevesinde, bir başka deyişle sınıfsal terimlerin etrafında şekillenir. Bu ilk bağlam ortaya koyulduktan sonra, Lenin “öyleyse bu istem, küçük devletlerin ayrılma, bölünme, kurulma istemi ile hiç de aynı anlama gelmiyor”[1] diye belirtir. Takip eden sayfalarda ise bunun sebebini şöyle açıklar (Marx, Fransız ihtilali ve Garibaldi savaşlarını desteklerken, Çeklerin ayrılma istemini gerici ulus istemi olarak tanımlar ve reddeder): “Marksizm… bir genel ilke ya da program etrafında değil ama savaş olarak her savaşın somut tarihsel özelliklerinin incelenmesine dayanır…”[2]

O halde ikinci bağlama gelmiş oluyoruz, ulusların kendi kaderini tayin hakkı sadece anti-emperyalist olmak zorunda değildir, ayrıca gerici bir nitelik de alamaz. “1848’de gerici uluslar ile devrimci demokratik uluslar arasında bir ayrım yapmanın tarihsel ve siyasal nedenleri vardı. Marx birincileri suçlamakta ve ikincileri savunmakta haklıydı.”[3]

Bu iki bağlam beraberce ele alındığında, anti-emperyalist bir niteliği olmayan, veya emperyalizmin karşısındaki devrimci-demokrat bir ulusa karşı gerici bir ulus hareketinin Leninizm tarafından desteklenmeyeceği aşikardır. Zaten Wilson ilkelerinde ulusal sorun tam da bu iki bağlamdan koparılarak ortaya koyulmuş, durumu kendi tarihselliği ve somutluğu içinde ele almak yerine Amerikan emperyalizminin bölgedeki çıkarları hesaba katılmış, ve Ortadoğu’da bir bağımsız Kürdistan ve bir bağımsız Ermenistan projesi etnisite bağlamına dayandırılarak desteklenmiştir.

Lenin bu iki bağlamı ortaya koyduktan sonra, birinci emperyalist paylaşım savaşı sırasındaki dünyadaki genel görünümü açıklar ve hangi hareketlerin desteklenmesi gerektiğini yazar: “Bu bakımdan başlıca üç tip ülkeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Birinci olarak Batı Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkeleri ve Birleşik Devletler. Bu ülkelerdeki ilerlemeci burjuva demokratik devrimler uzun zamandan beri sona ermiş bulunuyor. Bu büyük ulusların her biri sömürgelerdeki ve kendi sınırları içindeki başka halkları baskı altında tutuyor. Egemen uluslar proletaryasının bu ülkelerdeki görevleri, 19.yy.da İngiltere proletaryasının İrlanda karşısındaki görevlerinin ta kendisini oluşturuyor. İkinci olarak Avrupa’nın doğusu: Avusturya, Balkanlar ve özellikle de Rusya. Burjuva demokratik ulusal hareketler bu ülkelerde özellikle 20.yy.da gelişmiş ve ulusal savaşım bu ülkelerde 20.yy.da çok şiddetli bir nitelik kazanmış oluyor. Üçüncü olarak Çin, İran, Türkiye gibi yarı-sömürge ülkeler ve toplam olarak 1000 milyon nüfusa sahip bulunan tüm sömürgeler. Bu ülkelerde de burjuva demokratik devrimler ya ancak yeni başlıyor ya da sonlarına erişmekten çok uzakta bulunuyor. Sosyalistlerin yalnızca sömürgelerin hemen, kayıtsız, kurtulmalık ödemeksizin özgürleşmesini istemekle kalmayıp, bu ülkelerin burjuva demokratik ulusal kurtuluş hareketlerindeki en devrimci öğeleri en gözüpek bir biçimde desteklemeleri ve onları ezen emperyalist güçlere karşı ayaklanmalarına yardımcı olmaları gerekiyor.”[4]

Özetlemek gerekirse, iki terimden uzak duruyoruz: etnisite ve ırk. İki bağlam getiriyoruz: antiemperyalizm ve ilericilik (devrimci demokrat ulus). Ve son olarak her savaşı kendi somutluğu ve tarihi içinde ele almak zorunluluğu. Buna göre örneğin emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelesi ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1920’lerdeki ve 1930’lardaki emperyalizm destekli gerici Kürt isyanları bu kategoriye uymadığı gibi (ki Komintern’in tavrı da bu noktada Türkiye Cumhuriyeti yanlısıdır), emperyalist bir ülke olmayan ve toprak ilhak etmemiş Türkiye’ye karşı ABD emperyalizmini arkasına alan PKK siyasetinin de bu kategoriye uymadığı aşikardır. Bilimsel olmayan bir yaklaşımla, mali ve siyasal işgal altındaki Türkiye’yi emperyalist ülke ve buradan yola çıkarak PKK hareketini anti-emperyalist ilan eden tezler ise yakından bakılacak olursa zaten on yıllardır yine çeşitli emperyalist merkezler tarafından fonlanmakta ve parlatılmaktadır. Bu demek değildir ki, ülkemizde Kürtler yaşamıyor veya Kürt halkına karşı demokratik olmayan uygulamalar meşrudur. Asla bu anlama gelmediği gibi, herhangi bir sebep de bölgede Amerikan emperyalizminin ilhakını meşru kılmamaktadır (hem de sözde Lenin’e dayandırılan uyduruk tezlerle).

Eğer UKKTH ilkesini içinde bulunduğumuz tarihe, bölgedeki somut savaşın durumuna ve elbette bağlamından koparmadan uygulamak derdindeysek aksine şunları söylememiz gerekir: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilericileri bölgemizi kuşatmış olan emperyalist güçlere ve taşeron örgütlerine karşı verilecek bağımsızlık savaşının öncüsü olmalıdır, bu savaş AKP’nin uzlaşmacı, tavizkar ve gerici siyasetine terk edilmeyecek kadar mühimdir (ve terk edilirse kaybedilecektir), ve son olarak sosyalistler bu görevin demokratik bir aşama olduğunu bilerek, sekterlik tuzağına düşmeden ve tüm halkı ulusal kurtuluş davasına kazanmak için çalışmalıdır. Burada yine Lenin’e kulak verelim: “Sömürgelerdeki ve Avrupa’daki küçük ulusların ayaklanmaları olmaksızın, bütün önyargıları ile birlikte küçük burjuvazinin bir bölümünün devrimci taşmaları olmaksızın… siyasal bakımdan bilinçsiz proleter ve yarı-proleter yığınların hareketi olmaksızın toplumsal devrimin anlaşılabilir olacağını sanmak, toplumsal devrimden vazgeçmek anlamına gelir. Böyle sanmak, bir ordunun belli bir yerde mevzi alarak ‘biz sosyalizmden yanayız’ diyeceğini, bir başka ordunun da bir başka yerde ‘biz de emperyalizmden yanayız’ diyeceğini ve işte o zaman toplumsal devrim olacağını düşünmek anlamına gelir!… Katıksız bir toplumsal devrim bekleyen herhangi biri, hiçbir zaman onu görecek kadar uzun yaşamayacaktır. Böyle biri gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç mi hiç anlamayan sözde bir devrimciden başka bir şey değildir.”[5]

 

Salih Tüfekçioğlu

[1] VI Lenin, Ulusların Kendi Yazgılarını Belirleme Hakkı, çeviri: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s: 117. 

[2] Age s: 121

[3] Age s: 121

[4] Age, s: 121-22

[5] Age, s: 164.

CEVAP VER