PKK’nın Postkolonyal Kökleri – Salih Tüfekçioğlu

0
2836
Bu başlık, PKK’nın postkolonyal teori olarak bilinen akademik eğilimin bir sonucu olduğu anlamına gelmiyor. Bunu iddia etmek gülünç olurdu. Ama hem PKK’nın postkolonyal teori çalışan akademisyenler tarafından yıllar içinde nasıl olumlu bir şekilde ele alındığını göstermek, hem de örgütün nasıl gitgide bu belirli eğilimi sergilediğini ortaya koymak için özellikle seçildi. Yani bir taraftan akademinin belirli bir parçası PKK’ya kök salarken, öte yandan örgütün kendisi, kendisine uzanan bu köklere sahip çıkarak global dünyaya kök salmış oldu.
Postkolonyal teorinin ne olduğuna aşağıda değineceğim. Ama öncelikle hatırlamamız gereken bazı noktalar var. Eğer PKK bu teorinin sonucu değilse (ki gerçekten de değildir), nasıl oldu da onunla bütünleşti. İddia ediyorum ki esasında bütünleşmemesi imkânsızdı. Çünkü PKK esasında “milli demokratik devrim” ya da daha genel olarak “üçüncü dünyacılık” hareketinin bir parçası olarak doğar; ancak çelişki şudur ki, bunu emperyalizme karşı bağımsızlık kazanmış bir ülkenin sınırlarını parçalayarak yapmak istemektedir. Dolayısıyla daha doğduktan hemen sonra emperyalizmin işine yarar hale gelmiştir. Bunu tahmin etmek de güç değil elbette; eğer milli demokratik devrim (MDD) tezini, olmayacak bir şekilde, emperyalizme karşı milli bağımsızlık kazanmış bir ülkeye düşman olarak yeniden kurgularsanız, yani emperyalist olmayan bir ülkeye karşı, emperyalizm bundan faydalanmaya kalkar. Böylece de hareket milli değil tam aksine gayrımilli bir karakter edinir. Tersinden-MDD, işçi sınıfı ve müttefiklerine değil emperyalistlere fayda sağlar.
Tam da bu sebeple, hareketin sol çerçeve içinde kendisini yeniden tanımlaması zorunluluğu doğar (çünkü şüphesiz, arkasına Amerikan emperyalizmini almış bir örgüte Ortadoğu’da yaşayan ve aklı başında hiçbir solcu sahip çıkmaz). İşte bu yeniden tanımlama işi, emperyalizmin görünür desteğini gözden uzakta tutmak için seçilen akılcı bir yoldur. Hareket, önceden öne sürdüğü MDD tezlerini bir kenara bırakır (ki bu aslında yukarıda belirttiğim gibi aslında sahte bir MDD’dir), ve daha komplike, daha postmodern, günümüze uyarlı tezler ortaya koymaya girişir: demokratik konfederalizm, tüm toplumsal kimliklerin ifade edilmesi, ortak yeni yaşam… Yine de Türk solunun önemli bir parçasının, PKK’yı hala MDD çerçevesinde değerlendirdiği doğrudur, bunun ne kadar isabetsiz bir tahlil olduğunu ve Lenin’e atfedilen ama gerçekte uydurma önermelere dayandığını bir önceki yazımda göstermeye çalışmıştım (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı – Salih Tüfekçioğlu); ancak sorun göründüğünden daha karmaşık. Zira PKK, Türk solunun kendisine coşkuyla atfettiği sözde-MDD tezlerini zaten bırakmıştı (çünkü aşikâr emperyalist desteği gizlemek zorundaydı), ama başka bir sol çerçeve içinde kendisini yeniden tanımlamak zorundaydı. Bu gidişat sapma değil aksine kaçınılmazlıktır. Bazıları PKK’nın çıkışının sol olduğunu ama sonradan demokratik konfederalizm tezine saptığını, yani kendisine ihanet ettiğini iddia ediyor, bense tam aksine, çıkışında sahte-MDD olduğu için bu yola sapmamasının zaten imkânsız olduğunu. Çünkü böylelikle emperyalizmin aşikâr desteği, yeni-sol çerçevenin karambolu içinde gizlenmiş olacaktır.
Ama buraya kadar yazdıklarım bile PKK çevresindeki zihin dünyasını tam olarak açıklamaya yetmiyor. Çünkü iki parça değil aslında üç parça var. Bir tanesi MDD geleneğinden gelen ama emperyalizm destekli MDD gibi akıl almaz bir sahte-teorinin destekçisi olan eski-sol artıkları; bir diğeri PKK’nın bizzat akademi çevresinden de destek gören Avrupai yeni-solcu tezleri (demokratik konfederalizm vs.). Bir üçüncüsü ise bu ikisini bir arada ifade edebilme yeteneğidir (çeşitli ara formlar). Bu üçüncü zihin dünyası tam anlamıyla hibriddir: MDD teziyle, “milli” kavramına aykırı olan “kimlik” kavramını sentezler. Ama PKK’nın MDD tezleri zaten tersinden, yani emperyalizm-destekli olduğuna göre, bu sentezlemede de sözde solcular açısından pek bir sorun ortaya çıkmaz. Üçüncü zihin dünyasını da yine bilindiği üzere eski-solcular, eski-solun artıkları, sol liberaller, eski sol yeni sağ seçmece anti-komünistler temsil ediyor.
Bu üç zihin dünyası, MDD, Demokratik konfederalizm, ve nihayet bu ikisinin çeşitli sentezleri; öyle bir ağ oluşturur ki, kişi birinden kaçmaya çalışırken kendisini diğerinin tuzağında bulur. Örneğin Türk solunun geleneksel MDD tezlerine (Deniz, Mahir, Kıvılcımlı vs..) sahip çıkan genç bir solcuyu ele alalım; bu genç çocuk bir süre sonra öne sürdüğü tezlerin emperyalizme yaradığına inanmaya başlıyor, çünkü solun önemli bir parçası, ABD destekli PKK’nın, MDD tezlerinin haklı bir tezahürü olduğunu ona dikte ediyor, dolayısıyla bu genç solcumuz (ki 20’li yaşlarında olduğunu tahmin ediyoruz ve sadece Lenin ve Marx’tan birkaç şey okuduğunu), hissettiği anormalliği (emperyalizmin belirişi ve yükselişi) savuşturmak için halis MDD tezlerini de inkâr etmeye kadar varabiliyor. Yani sadece PKK değil, artık Ho Chi Minh, Fidel Casrtro, Lin Piao, Mao gibi sosyalist örnekler de, ve daha da ileri giderek, Atatürk, Nehru gibi küçük burjuva radikalleşmelerinin ortaya koyduğu örnekler de artık genç solcumuzun gözünden düşüyor. Böylece genç solcu gerçek MDD tezlerini terk ediyor, ama birkaç sene sonra demokratik konfederalizm tezlerini savunmak üzere. İlkin PKK’nın uyduruk teorizasyonu yüzünden ve PKK nefretiyle MDD’ci konumunu terk ediyor, ama sonra aynı sebeple, artık MDD’ci olmadığı için demokratik konfederalizm tezini haklı bulmaya başlıyor. Kişi birinden kaçarken kendisini diğerinin ağında buluyor.
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Üç zihinsel örgü ve kurdukları ağ Türk solunu öyle etkisine almıştır ki, birbiriyle senelerdir ve kanlı bıçaklı kavgalı birçok odak, şöyle veya böyle PKK konusunda anlaşmaya varabilmektedir. Veya daha da ilginç olan şey, örneğin eski örgütüyle kavgalı olan solcu gencimiz bir başka örgüte geçmektedir ama bu sefer PKK’yı başka bir teorik örüntü içinde ifade etmektedir. Kısacası PKK hep haklıdır. MDD’ci olarak da, bununla alakasız demokratik konfederasyon tezlerinde de, ikisinin sentezlerinde de… Birinde haklı değilse, başka bir bakış açısından haklıdır. Genç solcumuz için çıkış yoktur, PKK’yı bir noktada haksız bulduğunda, başka bir noktadan haklı bulmaktadır. Partiler bölünür, insanlar kavga eder, Türk solu yeniden ve yeniden dizayn edilir; ama bu küçük sol partiler PKK’ya kendi teorik çerçevelerinde tekrardan bir yer veriyorlarsa ortamlarda meşru kabul edilirler.
Peki nedir bu etkiyi yaratan? En son söyleyeceğimizi şimdi söyleyelim: emperyalizm. PKK’nın ortaya koyduğu sözde-MDD tezleri de, sonradan ortaya koyduğu demokratik konfederalizm tezleri de, halis MDD tezlerine karşı olduğundan esasında emperyalist çıkarların hizmetindedir. Ama bu ilk bakışta kolayca fark edilebilir bir şey değil. Çünkü PKK iki ucu, sokağın iki başını birden tutmaktadır. Bir PKK’dan kaçtığınızda kendinizi diğer PKK’da bulursunuz ya da uçları sentezlersiniz. Sokağın bir ucunu zaten biliyoruz, bu sözde-MDD’dir, emperyalizm destekli milli hareket, emperyalizm destekli ulusun kendi kaderin tayin hakkı gibi saçma bir tezdir, ve teorik bakışta sürdürülebilirliği yoktur. Ama diğer uç karmaşıktır, ağına kolayca kapılmak içten bile değildir, akademiden sivil toplum örgütlerine kadar birçok destekleyicisi ve şiddetli bir baskı vardır, burada herkes kimliklerin özgürce ifade edilmesini, herkes kimlikler üzerindeki kabul edilmez baskıların son bulmasını, herkes konfederalizm tezlerini savunmaktadır. Muazzam bir bilgi ve imge bombardımanı vardır. Ve işte burası tam da, postkolonyalizmin PKK ile bütünleştiği ya da ona kök saldığı nokta.
***
PKK’nın demokratik konfederalizm tezini ortaya atmasıyla beraber irtibat kurduğu, ya da akademiyle veya sermayenin küreselleşme eğilimi ile bütünleştiği nokta postkolonyalizm teorisidir. Bu teorinin belirli başlı terimlerini açıklamakla başlayalım:
Postkolonyal: kelime anlamı ile sömürge-sonrasıdır. Sömürge ya da yarı-sömürge olmaktan kurtulmuş toplumların (örneğin, Türkiye, Çin, Hindistan), ulusal bağımsızlık savaşı verdikten sonraki siyasi ve iktisadi durumlarını ifade eden terimdir.
Postkolonyalizm: Emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelesi veren ve bağımsızlığını kazanan toplumlardaki siyasi ve iktisadi durumları eleştirel olarak inceleyen sosyal bilim alanını tanımlar. Sömürge-sonrası toplumlarda emperyalist sömürünün hala devam ettiğini iddia eder.
PKK yıllar içinde, sapma olarak değil ama doğal ve kaçınılmaz olarak bu teoriye sıkıca tutunur, çünkü sözde-MDD tezlerinde ısrar etmesi, onun teoride ve pratikte sonu olurdu, postkolonyalizme doğru hareket etmesi gerekiyordu. Şimdi bu teori çerçevesinde, PKK’nın neyi ifade ettiğine bakalım.
***
POSTKOLONYAL TEZLER
2013 yılında iktidarın gerici ve neoliberal politikalarını protesto etmek için sokağa çıktığımızda, dünyanın başka bir ucunda çok önemli bir Marksist eserin yayınlandığını bilmiyorduk. Bu kitabın gelecek yıllarda birçok dile çevrileceğini ve bir klasik olacağından da şüphe yok. Ama şimdilik sadece İngilizce dilinde mevcut. Vivek Chibber, dünyayı son 30 yıldır kasıp kavuran akademideki radikal eleştiri geleneğine, postmodern tezlerle örülü postkolonyal önermelere cepheden bir Marksist saldırıya girişir. Kitabının ismi “Postcolonial Theory and the Specter of Capital.” Oldukça hacimli ve ayrıntılı teorik yükü olan bu kitabı ne burada özetlemek mümkün, ne de Chibber’in Kapital okumasından çıkardığı postmodernizm eleştirisini olduğu gibi aktarmak. Bu yüzden sadece konuyu genel hatlarıyla ve bizi ilgilendiren kısımlarıyla ele alıyorum.
Postkolonyal teorinin macerası 1970’lerin sonunda başlar ve onunla paralel olarak büyüyen postmodern dalganın ana hatlarıyla birleşerek akademik bir disiplin haline gelir. Teori tek biçimli değildir, birçok yazar ve düşünür oldukça farklı parçaları ele alan kitaplar yayınlamıştır, bu yazarların her konuda birbiriyle anlaştığı da düşünülmesin. İhtilaflar, varyasyonlar, çelişkiler bolca vardır. Ama temel bir düşünce çizgisi de mevcuttur. Özetle:
  • Postkolonyal teoriye göre, sermaye Avrupa’da demokratikleşme görevini yerine getirmiş ancak Doğu’ya veya Güney yarıküreye yayıldığında bu görevini terk etmiştir, görevinde başarısız olmuştur, bu coğrafyalarda arkaik yapılarla beraber yaşamaktadır. Bu sebeple Marksizmin ileri sürdüğü, sermayenin dünyayı homojenleştireceğine dair iddia çökmüştür.
  • Postkolonyal teoriye göre Doğu’daki köylü isyanları ve işçi hareketleri sınıfsal motivasyonla değil, ırk, din, klan gibi pre-modern olarak tanımlanan komünitelerdeki huzursuzlukların sonuçlarıdır. Kişiler sınıfsal çıkarları için değil pre-modern grupların ihtilafları sebebiyle harekete geçerler.
  • Postkolonyal teoriye göre, Marx’ın soyut emek kavramı, emekçilerin dünya ölçeğinde tek biçimli hale geleceğini, emekçilerin pre-modern komünitelerden kurtulup her yerde sınıf bilinci ile hareket edeceklerini öngörmektedir, fakat bu olmadığı gibi, toplumdaki farklılıklar azalmamış aksine artmıştır.
  • Bu ilk üç maddenin sonucu olarak Marksist meta-anlatı çökmüştür, kapitalizm Batı’da farklı Doğu’da farklı işlemektedir.
  • Postkolonyal teoriye göre, Doğu’daki sömürgecilik-karşıtı (antikolonyal) milliyetçilik ve ulus devlet, gerek burjuva karakterde olsun gerekse sosyalist karakterde, Batı’nın aydınlanma ve modernite tezlerini içselleştirdiği için Avrupa-merkezcidir, sömürgeciliği görünürde reddetmektedir ama iktidardaki seçkinler vasıtasıyla onu zihin dünyasında yeniden üretmektedir. Ulus devlet fikri, Batı’nın zihin dünyasına itaat etmektedir.
  • Postkolonyal teoriye göre, sermayenin Doğu’da Avrupa’daki görevlerini başaramaması (aydınlanma, demokrasi vs.), esasında pre-modern komünitelerin, Doğu’ya özgü köklü farklılıkların (ırk, din, kast, klan vs..), kapitalizmin evrensel yayılmacılığına direnmesinin sonucudur. Kapitalizm Doğu’yu homojenleştirmeye çalışırken, Doğu’nun heterojenliği kapitalizme direnmektedir. Kapitalizm kişileri üretim hattında tek biçimli hale getirir (işçi), ancak Doğu, pre-modern komüniteleri, kapitalizm-dışı duyguları ve bağlılıkları yeniden-üreterek bu gidişata karşı koyar.
  • Tüm bunların sonucu olarak, kapitalizme modern ulus devlet değil, ancak ve ancak farklılıkların bir arada yaşadığı, kadim duygu ve bağlılıkların korunduğu, pre-modern komünitelerin öne çıktığı, ırk, din, kast, klan gibi kapitalizm-dışı işleyen yapıların yeniden-üretildiği bir topluluk veya topluluklar birliği karşı koyabilir.
Bu 7 maddeye yakında baktığımızda hemen göze çarpan şey, postkolonyal teorinin oryantalizmi yeniden ürettiğidir, işler Batı’da ve Doğu’da farklı işlemektedir, Batı ve Doğu birbirinden apayrı dünyalardır. Postkolonyal teori bunu öne sürerken, temel tezi sermayenin Avrupa’daki görevlerini Doğu’da terk ettiğine, Doğu’da başarısız olduğuna dair ilk maddedir.
Vivek Chibber, bu teze 20.yy’ın ikinci yarısında gelişen yeni tarihsel araştırmaları inceleyerek karşı çıkıyor ve sermayenin Batı’da demokratikleşme görevini yerine getirdiğine dair iddiayı “liberal histiyografi” olarak etiketliyor. Liberal histiyografi, özetle, 17.yy İngiliz ve 18.yy Fransız devrimlerinde sermayenin eski rejimi ve eski üretim ilişkilerini ortadan kaldırdığı ve toplumu demokratikleştirdiği, yani burjuvazinin özgürlük şampiyonu olduğuna dair tarih okumalarının toplamıdır. Fakat son 40-50 yılda yapılan yeni araştırmalar bu okumanın temelsiz ve çürük olduğunu ortaya koymuştur. Gerek İngiliz devriminde (Cromwell hadisesi) gerekse Fransız devriminde, sermaye grupları başlangıçta eski rejimi ortadan kaldırmak için değil ama eski rejimle yan yana yaşayan bir sermaye oligarşisi kurmak, eski rejimin sınırları dâhilinde kuvvetli bir yer tutmak için çeşitli taleplerde bulunurlar. Müzakere ve politika düzeyindeki çatışma ve çekişmeler elbette eski rejimdeki bazı ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektirir, ancak sermayenin feodalitenin ortadan kaldırılması gibi bir talebi, yakın zamanlı tarihsel çalışmaların kanıtladığı gibi, herhangi bir gündem maddesi değildir. İngiltere’de zaten tüm üretim ilişkileri kapitalistleştiği, toprak sahiplerinin (eski aristokrat sınıfı) toprağı kapitalist üretim ilişkileri içinde işlettiği ve esasında müzakerenin burjuvazi ile feodalite arasında değil ama iki ayrı kapitalizm anlayışı arasında olduğunu, fakat durumu devrimci bir hale getirenin bu müzakereler esnasında halk sınıflarının mobilize oluşu olduğunu belirttikten sonra, Chibber, bu halk sınıflarının demokratik kurumları oluşturması için burjuvaziyi abluka altına aldığını gösteriyor. Örneğin İngiliz devriminde, Levellers ve Diggers gibi grupların radikal siyasetleri. Öte yandan 1660’dan itibaren sermaye oligarşisi, demokratik kazanımları yeniden müzakere eder ve ortadan kaldırır.
Fransız devriminde ise ulusal konvansiyonda yine müzakere ve politika düzeyindeki durum, önce halk sınıflarının ayaklanması, ardından halk sınıfını temsil eden Jakobenlerin kralı ve burjuva temsilcilerini giyotine gönderip cumhuriyeti ilan etmesi ile sonuçlanır. Her iki örnekten görüleceği üzere, Avrupa’da demokratik görevleri yerine getiren oligarşik burjuvazi değil ama halk sınıflarıdır. Ve dahası demokratikleşme oldubitti şeklinde değil, yine 19.yy boyunca çeşitli isyanların ve 20.yy’da SSCB’nin uyguladığı siyasi baskıların sonucudur. Dolayısıyla postkolonyal teorinin, sermayenin Doğu’daki görevlerini yerine getirmede başarısız olduğu tezi hatalıdır. Sermaye Batı’da da böyle bir görevi yerine getirmemiştir; Doğu ve Batı aynı yasalara tabidir.
Sıraladığımız 7 maddeden en önemlisi ve postkolonyalizmin temelini teşkil eden esas önerme ilki olduğu için üzerinde bu kadar uzun durdum. Diğer maddeleri daha kısa ele alacağım. İkinci madde, Doğu’daki siyasi hareketlerin sınıfsal çıkarlarla ilgisi olmadığı ama din, dil, ırk, kast, klan gibi başka düzeylerdeki ihtilafların sonucu olduğuna dair iddiadır. Chibber, yaptığı ayrıntılı tarihsel ve siyasi analizlerde, kişilerin pre-modern komünitelerinin aleyhine hareket ettiği birçok durumu gösterir, ve yaşamın korunması gibi temel bir çıkarın Batı’da ve Doğu’da evrensel olduğuna işaret eder. Ancak sınıfsal çıkarlar düzeyindeki siyasetin çıkarın maksimizasyonu anlamına gelmediğini, kişilerin riskli durumlarda yeniden komünitelerine dönebildiğini, maksimizasyondan çok yetinme hali içinde olduklarını, tam da bu sebeple her dakika sınıf hareketi görmediğimizi anlatır.
Üçüncü madde, Marx’ın Kapital’de kullandığı “soyut emek” kavramının hatalı olduğuna, çünkü bu kavrama göre sermayenin dünyanın her yerinde tektip bir işçi sınıfı yaratacağına ama bugün her yerde farklılıkların bulunduğuna, dolayısıyla Marksizmin çöktüğüne dair iddiadır. Chibber iki uzun bölüm boyunca Marx’ın Kapital’de tam tersini gösterdiğini anlatır. Soyut emek, somut emekten yani canlı insanlardan ayrılabilir bir kategori değildir ama üretim süreci içinde gerçekleşmektedir. Sermaye, kârı maksimize etme sürecinde insanlardan soyut emeği soğurduğu için, soyut emek kategorisi aynı zamanda, bu maksimizasyon sürecinde sermayenin başvurduğu çeşitli taktikleri ifade eder. Sermaye bu süreçte toplumsal hiyerarşi ve farklılıklardan (cinsiyet, ırk, yetenek vs) yararlanır, bu farklılıkları derinleştirir ve yeniden-üretir, yeni sentetik farklar icat eder, böylelikle işçi sınıfı kendi içinde parçalara bölünür ve rekabet eder; sermaye de bu farklılıkları gerek işkollarında değerlendirerek gerekse işsizlik korkusu yayarak kârı maksimize eder. Dolayısıyla soyut emek kavramı işçi sınıfının tektipleşmesini değil, somut emek kategorisindeki, gerçek insanlardaki farklara işaret eder.
Dördüncü madde Marksist meta anlatının bu sebeplerle çöktüğüne dair iddia, ve postkolonyal teorinin postmodern dalga ile ilişkiye girerek, akademiden sivil toplum kuruluşlarına kadar etkinliğini arttırdığı kategori. Meta-anlatının çöküşü, bir başka deyişle teorinin evrenselliğini kaybetmesi, oryantalizmin yeniden-üretimine olanak sağlar. Evrensel bir teori olmadığında, Batı ve Doğu yeniden birbirinden kopar. İşler Batı’da farklı Doğu’da farklı yürümektedir. Böylelikle eski-sömürgecilik kalıntısı önermeler yeniden gündeme gelir.
Beşinci madde, modern ulus devletin, Batı’daki aydınlanma ve modernleşme geleneğini içselleştirdiğini, böylece gerçek bir alternatif olmadığını, Doğu’nun başka bir yol tutturması gerektiğini iddia eder. Doğu toplumları, sömürgecilik-karşıtı milliyetçiliği ve aydınlanma değerlerini kabul ederek, Batı’ya karşı yenilgiyi kabul etmişlerdir çünkü zihin dünyaları Batı’nın işgali altındadır. Emperyalizme karşı modern ulus devletle değil, Doğu’nun pre-modern bağları ile direnilir. Chibber sömürgecilik-karşıtı milliyetçiliği hem burjuva modernleşmesi hem de sosyalist modernleşme gibi örneklerde inceleyerek, bunun kapitalizmin çerçevesinden çıkmayan eski sömürgelerde emperyalizme karşı rasyonel bir yol olduğunu ve orta sınıflar ile halk sınıflarının ortak hareketini gerektirdiğini gösterir. Ulusal kurtuluş hareketleri yine halk sınıflarının devrimci ablukasına işaret eder. Milliyetçiliği sosyalist modernleşme gibi örneklerde ele aldığımızda ise (Ho Chi Minh, Mao vs.) postkolonyalizmin iddiaları zaten ilk adımda çökmektedir. Zira sömürgecilik-karşıtı milliyetçilik, aydınlanma ve modernleşme değerleriyle sosyalist bir toplumda bütünleştiğinde, emperyalizmin sızacağı hiçbir boşluk kalmaz.
Altıncı ve yedinci maddeler, Batı’ya karşı modern ulus devletle değil, pre-modern bağlarla, kapitalizm-öncesi, kapitalizm-dışı komüniter yapılarla direnilmesi gerektiğine ve tek gerçek alternatifin bu olduğuna dair iddialardır. Chibber, sermayenin ne Batı’da ne de Doğu’da bu yapılara karşı bazı istisnalar haricinde tahammülsüzlük göstermediğini, bir arada işlediğini, hatta kârın maksimizasyonu için bu yapıları koruduğunu ve yeniden ürettiğini yine Marksist bir bakış açısıyla gösterir. Dolayısıyla postkolonyalizm, sermayenin oldukça işine yarayan yapıları, akıl almaz bir şekilde, sermayeye karşı alternatif olarak sunmaktadır. Aksine sermayenin esas tahammülsüzlüğü, bu yapılardan başka bir düzeyde bulunan, evrensel düzeydeki önermeleriyle gelen, Doğu’yu ve Batı’yı yeniden bir arada ele alan ve nihayetinde oryantalizmi dışlayan aydınlanma geleneğidir.
***
Chibber, bu maddeler ve buraya taşımadığım başka ayaklar üzerinden, akademide salgın gibi yayılan postkolonyal teorinin emperyalizmi gizlediğini, dahası kapitalizmin işleyiş döngülerine oldukça uyumlu olduğunu gösterir. Bu kitabın bir eğilimin sonunu getirdiğine kuşku yok, postkolonyalizme ilk defa bu kapsamda ve ayrıntılı bir eleştiri getiriliyor ve üstelik oldukça sofistike önermelerle destekleniyor. Kitap boyunca Marx’ın meta-anlatısı, çağdaş tarihsel ve siyasi çalışmalarla tutarlı bir bütünlük oluşturarak yeniden yükseliyor. Meta-anlatıların sonuna gelindiğine dair anlatının sonu da diyebiliriz buna. Ama bizim için belki de daha önemlisi, ortak yeni yaşam ve demokratik konfederalizm gibi PKK tezlerinin esasında neyi gizlediğini, akademide neden bu kadar moda olduğunu kavrayabilmek. Sadece 1650 tır silahın açığa çıkardığı ilişkiler değil, ama bu kirli ilişkilerin kurduğu siyasi, akademik ve sivil toplum ağının tam olarak ne olduğunu anlamamıza yönelik bir kavrayış söz konusu olan.
Salih Tüfekçioğlu
Kaynak: Vivek Chibber, Postcolonial Theory and the Specter of Capital, Verso, 2013

CEVAP VER