Toplumsal Panik ve Bıkkınlığa İlişkin Çözümler – Kutay Çiçekçiler

0
1999

Türkiye’nin, 12 Eylül darbesiyle birlikte, Avrupa tipi sözde demokratik sistem ve tüketim toplumu anlayışına kazık çaktığı ve böylece birkaç 10 seneye gelişmiş kapitalist bir devlet olarak yine Avrupa hukuksal-siyasi çizgisine göre yükseleceği hayali, çok acı tecrübeler sonucunda batmıştır.

Kamuya ait tesis ve kurumların özelleştirilmesi, piyasa üzerindeki devlet kontrolünün kısıtlanması, büyüyen sanayi hamleleri ve ondan çok daha hızlı palazlanan ithalat, Türk toplumunu son 30-35 yıl içerisinde profesyonel tüketici olmaya itmiştir. Bir başka deyişle, Türkiye, ancak ulusal çıkarlarını koruyabilecek ekonomik atılımlar ve kültürel-hukuksal gelişimini bina edecek düşün ve eğitim yatırımları yaparak gelişimi sağlayacak tüm ekonomik ve politik teorileri bir kenara atmış, ve tüketerek/harcayarak sözde batılı olmaya başlamıştır.

Borçlanma yoluyla tüketimin önünü açan pazar olanakları, faşist darbenin yarattığı korku ortamı ve darbe anayasasının baskıcı karakteriyle birleşerek, yavaş yavaş, toplumun düşünsel çehresini değiştirmiş ve onu apolitik olmaya itmiştir. Bu apolitizasyonun oluşmasında öğrenci liderleri ve sendikal hareketlerin katledilmesi veya susturulmasının, üniversitelerin bağımsızlığını yitirmesinin, toplumun bilinç ve farkındalığını sürekli taze tutacak yayınların sansürlenmesinin de etkisi vardır şüphesiz.

İlerici karakteri ve direnç potansiyeli budanan ve böylece kapitalist dünya algısına göre yeniden tasarlanmaya başlanan Türk toplumuna 12 Eylül sonrasında vurulan en büyük darbe, Kemalist ve sosyalist aydınların faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldırılması olmuştur. Toplum, birkaç on yıl içerisinde tüm köşe başlarını tutacak AVM’lere hapsolacak ve siyasi tarihini unutacak veya yarım yamalak hatırlayacak şekilde yeniden yoğurulurken, direnen son aydın kadrolarının çoğunu yitirmiştir.

Bu süreçte Amerikancı-sağcı siyaset devlette yuvalanmaya başlamış ve dincilik, karşısında birkaç devlet kurumu ve STK hariç hiçbir direnç görmemiştir. 90’lardaki siyasi ve ekonomik çalkantıların derli toplu bir direnişle karşılaşmaması ise, Turgut Özal döneminin piyasacı-apolitik toplumsal dönüşüm politikalarının başarısıdır. Nitekim, bu toplumsal dönüşüm politikaları öylesine başarılı olmuştur ki, 2002’ye gelindiğinde Türk toplumu, yaklaşmakta olan tehlikeyi ve onun uluslararası etkilerini göremeyecek kadar kendi cebine, özel yaşantısına düşkün ve politik açıdan bilinçsizdir.

Tabi, Amerikancı-sağcı siyasetin kendisini garantiye alması yine de kolay gerçekleşmedi. Ülkedeki emperyalizm işbirlikçisi siyasi düşüncenin halefi olan AKP, iktidara geldiğinde belki toplumsal tabandan değil ama cumhuriyetin ilerici karakterinden gelen direnişle muhatap olmuştur. Basın, akademi ve devlet kurumlarındaki cumhuriyetçi kadroların belirgin direnişi hala hissedilmektedir. 12 Eylül ile başlayan kariyerizm ve tüketimcilik furyasıyla karakteri değiştirilmiş, kökünden koparılmış ve hayallerle uyutulmakta olan toplum, bahsini ettiğimiz kadrolarla aynı bilinci paylaşmadığı için, AKP ve FETÖ’nün bu kadroları tasfiyesi görece kolay gerçekleşmiştir. Hatta öyle ki, toplum, kendisini gericilik ve sömürüden koruyabilecek son savunma hattına açıkça sırtını dönmüş ve işbirlikçi iktidarla birlikte onun emperyalist patronlarınca oluşturulan demokrasi senaryosuna, fikren donanımlı olmadığı için, yenik düşmüştür. 12 Eylül sonrasında adım adım büyütülen Atatürk ve cumhuriyet karşıtı sözde demokrat tetikçilerin toplumu etkileyen yazıları, konuşmaları, kitapları, televizyon programları bağımsız ve ilerici cumhuriyet düşününe nihai darbeyi indirmiştir.

12 Eylül yozlaşmasından kendini koruyabilen toplumsal taban hariç herkesin gözünde otoriterleşen, gericileşen, Amerikancılaşan, aslında ta en başından beri öyle olan AKP’nin asıl yüzü görülmeye başlandığında ise, toplumun muhalif kesiminde panik, ne yapacağını bilememe, karşılıklı suçlama ve güdük kalmış siyasi bilincin etkisiyle olur olmadık çözümler sunma furyası baş göstermiştir. 1960 ile 1980 arasındaki siyasi toplumsal hareketlerin söylemleri, dayanakları, halkla iletişim kurma yöntemleri, fikirsel kökleri ve daha birçok kilit gerçeklik unutulduğu için, daha doğrusu ulusal farkındalık rafa kalktığı için, muhalif kitleler mevcut rahatsızlığı organize bir şekilde yansıtamamış ve AKP’ye etkin yolla muhalefet edecek bir düşün ortaya koyamamışlardır.

İşte, tam burada, Türk toplumunun imdadına Gezi Direnişi yetişti. Çıkışı ve süreci bu yazının konusu olmadığından dolayı içeriğine değinmeyeceğimiz direniş, toplumsal birlikteliğin ve ulusun, tüm siyasi, ekonomik ve kültürel ilerici katmanlarıyla son 30-35 yılda ortaya koyduğu ilk ve tek icraat olmuştur. Lakin Gezi Direnişi, 12 Eylül’den beri uyuyan, kariyerizm-tüketimcilik elinde karakterini kaybetmiş, aydın kadrolarından mahrum kalmış nesillerin elinde, deyim yerindeyse tüm kazanımlarını ve özgüvenini tekrardan kaybederek, hiçbir sonuç ortaya koymadan durulmuştur.

Yavaş yavaş sönen Gezi ateşiyle birlikte Türk toplumu, bölgemizde yaşanan savaşların, Türkiye’yi saran terörün, gericiliğin, kültür katliamlarının, emperyalist askeri darbenin, hileli referandumun ve irili ufaklı daha pek çok toplumsal sıkışmanın etkisiyle ülkeden, siyasetten, soğumuş ve bıkmıştır. 2000’lerin başına kadar palazlandırılan büyüme, AB’ye üye olma ve demokratikleşme masallarının bir illüzyon ve yalan olduğu ortaya çıkınca, toplum bu gerçeklikle yüzleşemez hale gelmiş ve kendine küfreder bir karaktere bürünmüştür.

Bu düşünsel bataklıktan nasıl kurtuluruz? Üstümüzdeki karamsarlık ve bıkkınlığı nasıl aşarız?

İki sorunun cevabı da 12 Eylül’den başlayarak günümüze gelen süreçte hangi toplumsal ve siyasi cepheleri terk ettiğimizde gizlidir. Bizleri AVM’lere tıkarken Avrupa tipi refah, bereket, demokrasi hayalleri satanlar bu süreçte bizden hangi vasıf ve kazanımlarımızı çaldıysa, o yoldan ilerleyerek toplumsal özgüven ve kararlılığımızı kazanmamız mümkündür.

Öncelikle, ancak ve ancak ulusal bilincin tekrar kabulünü sağlamalıyız. Bizi sürüsüne bereket farklı kimliklerde ayrıştıran siyasi algının önüne bir set çekmemiz gerekmektedir. Bu demek değildir ki, kişilerin kültürel hayatın bir parçası olan kimlikleri görmezden gelinecek. Hayır, farkına varmamız gereken, kişi veya topluluklara ait kimliklerin siyasete yön verebilecek ve toplumsal dayanışmayı pekiştirecek ögeler olmadığıdır. Kader ve gelecek birliği altında toplanmış bir ulusun yurttaşları, kardeşleri, emekçileri olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmediğimiz sürece ne kitlesel direnişler ortaya koyabilir, ne de ayakları yere basan siyasi söylemler üretebiliriz. Biz bir ulusuz.

Mevcut şartlar altında bizce önemli olan bir başka husus ise, AKP’siz, tam bağımsız bir Türkiye’nin yeniden kurulması adına toplumsal barışın tesis edilmesi gerektiği gerçeğidir. AKP, kendi siyasi pozisyonunu korumak adına 15 yıldır Türk toplumunu keskin hatlarla bölme yoluna gitmiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Günümüzde yaygınca kullanılan biz-siz, sekülerler-çomarlar gibi ayrımlar bizi sadece ve sadece daha da karanlık günlere götürmeye hizmet eder. Türkiye’de sağ partilere oy veren kesimler ile sol-cumhuriyetçi partilere oy veren kesimlerin kültürel hayatta ve emekte ayrımı, büyük şehirler etrafında toplanan sanayi, ona bağlı olarak büyüyen tüketim ve ucuz iş gücü sömürüsüyle başlamıştır. AKP’nin 2000’li yıllarda etkili ulusal muhalefetin olmaması nedeniyle uygulayabildiği bu ayrıştırma siyasetinin tarihsel kökleri 40-50 yıl öncesine dayanan sağcı-sömürücü ekonomik planların uygulanmasında yatar. Türk muhalefetinin diline pelesenk olmuş çomar gibi tanımlar günümüzdeki ayrışmayı derinleştirdiği gibi, aynı zamanda ileriye dönük emekte adaletçi siyasetin oluşmasına da engel teşkil etmektedir. Türkiye’de fakirlik ve cehalete peşkeş çekilmiş kitlelerin kimi zaman örgütlü irticaya varan karakterini elbette takip edecek ve bastıracak ama bunun devam etmemesi için cumhuriyetçiliğin halkçı karakterini gerçekçi bir politika olarak kabul edeceğiz.

Muhalif tabandaki karamsarlık ve bıkkınlık, çeşitli laiklik tanımları çevresinde de baş göstermekte. Bahsini ettiğimiz ulus vasfından uzaklaşma, kimlik siyasetine yem olma ve gerici-sağcı karakteri olan toplumsal kesimlerle temas kurma mevzularıyla oldukça iç içe geçmiş olan laiklik sorunu, günümüzde, bir nevi steril yaşam alanı sorunu olarak algılanmakta ve bu sebeple muhalif siyasetin itici gücü olarak ortaya çıkma potansiyelini kaybetmektedir. Oysa laiklik ancak ve ancak, yurttaşları yasalar önünde eşit, tam bağımsız bir cumhuriyette örgütlü olarak korunabilir ve herkesi kapsayıcı değer kazanır. Cumhuriyetin bağımsızlığı ve ulusun varlığı korunmadan yapılan laiklik savunusu, laik hukuk düzeni ve onun gölgesinde kurulan laik kültürü benimsemiş kitleleri seküler mahallelere hapsetmekten başka bir işe yaramayacaktır. Laiklik, seküler yaşamı kabul eden kişilere tanınmış bir ayrıcalıkmış gibi şımarıkça savunulamaz.

Son olarak, ülkemizin Amerikancı 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana tecrübe ettiği gelişmelere ve muhalif toplumsal tabanın bu süreçte yüzleşmesi gereken gerçeklere değinelim. Yazının ortalarında bahsettiğimiz üzere, Türk halkına 12 Eylül’den başlayarak etkili bir biçimde sunulan NATO-AB-ABD iyidir, dosttur senaryosu, bu odakların desteğiyle ülkemizi kapitalist pazara açan ve yozlaştıran 90’lardaki sağcı iktidarların icraatlarıyla çürümediyse bile, yine aynı zihniyetin ürünü olan AKP ve FETÖ’nün icraatlarıyla tarihin çöplüğündeki yerini kesinlikle almıştır. Batı dünyasının medeni kazanımları ve insanlığa tanıştırdığı olanaklar cumhuriyetimizin düşünsel karakterinin köküdür. Fakat günümüzün siyasi şartlarında ülkemizin çıkarları Batı bloğuna boyun eğmek, yine onun kuyruğuna takılmak değildir. Ortadoğu’daki dost ve kardeş toplumların başına musallat edilen savaş ve terör, ülkemiz dahil milyonlarca insanın canına mal olmuştur. Sömürgeci planlar uğruna yaratılan sözde iç savaşlar, açık işgaller, paravan terör örgütleri, dincilik, etnik bölücülük ve ekonomik yaptırımlar tüm bölge ülkelerinin huzur ve bağımsızlığını tehdit etmektedir. Tüm bunların planlayıcısı ve uygulayıcısı ABD merkezinde çevrelenen NATO’nun gelişmiş kapitalist devletleridir. Nitekim, 15 Temmuz darbe girişimi de bunun bir ürünüdür. Şartlar öyle gösteriyor ki, sıcak savaş ülkemize dahi sıçrayabilir.

Bu kritik sebeplerden dolayı, olası kötü günlerin kaderini, bizi bu şartlara sürükleyen işbirlikçi ve gerici iktidara bırakmamak bağımsızlığımız adına elzemdir. Gerek ABD-Türkiye ilişkilerini, gerek Rusya-Türkiye ilişkilerini, gerekse ülkemizin bölge devletlerle olan temasını gerici iktidarın politik manevralarından bağımsız değerlendirmeli ve bu iktidara alternatif olabilecek, onu koltuğundan edebilecek ulusal politikaları geliştirmeliyiz.

Toparlayacak olursak, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin ulusal bilinci haiz, bağımsızlığı her şeyin önüne koyan ve gelecekteki Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda yeniden binası için toplumsal barışın şart olduğunu kabul eden düşünce yapısına evrilmesi, cumhuriyetçi direnişin kazanım sağlamasına, bıkkınlık, panik ve umutsuzluğun giderilmesine katkı sağlayacaktır.

 

Kutay Çiçekçiler

CEVAP VER