Emperyalizm Neden Tükettirir? – Umut Erdoğan

0
1184
Bir şeyin sebebinin anlamak yerine sonucun çevresinde dönmek ve sorunun çevresinde dönerken, diğer dönenlerinin sonuçları hakkında saatlerce konuşmak, yorum yapmak ve bu asıl meseleymiş gibi davranmayı politik bir tavır sanmak ne zaman başladı? Yani gerçeğin etrafında yaratılan algıyı gerçek sanmak ve sorunu o kurgunun sunumuna indirgemek? Bu, sakat bir yoldur. Öyle bir hale getirir ki, mesela Kurtuluş Savaşı’ndaki meselemizin neden bugün bile bizim temel meselemiz olduğunu unutturur.
Emperyalizm, asıl derdi unutturmak için saldırır.
Kitle iletişim araçlarının insanın eli ya da kolu gibi insanın bir parçası haline hızla gelmiş olması, beraberinde kitle iletişim araçlarının taşımış oldukları (onlar ile taşıması için hazırlanan diyelim ya da) mesajların tüketim toplumunda tüketilebilir/tüketilmesi için oluşturulmuş iletiler haline gelmelerini de beraberinde getirmiştir. Haberleri izlerken arada çıkan reklamlara ya da haberleri okurken arada beliriveren ve üç saniye sonra kapatılabilir hale gelen reklamlara sinirlenmeden önce, haberlerin de aslında düzenlenmiş ve tüketilmesi için hazırlanmış bir yönü olduğunu da hatırlamakta fayda var. Zira emperyalizmin, kitle iletişim araçları ile kontrol edip denetlediği ideolojinin tüketilebilir hali kendisine böyle bir alan da bulabilmektedir. Jean Baudrillard’ın okuma sistemlerinin göstergeler sistemlerine çevrilmesinin ve bunun denetiminin de hakim ideolojinin denetiminde kurgulanması üzerine anlatmaya çalıştığı budur mesela. Burada iletilerin asıl amacı, tüketim toplumu haline getirilmiş toplumun (geç kapitalist toplum ya da nasıl ifade ederseniz edin, biz emperyalist kuşatma altındaki her toplum olarak da ifade edebiliriz) kitle iletişim araçları ile tepkisizleştirilmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu tepkisizliği, ideolojinin emperyalist saldırı sonucu, küreselleşmenin ve tektipleşmenin kurbanı olmasının bir sonucu olarak düşündüğümüzde, yabancılaşmanın da kendisini belli ettiğini görebiliriz. Çünkü doğal olana karşı doğal olmayanın saldırısıdır aslında bu. İnsanın yaratıcı üretimini doğal olarak ele alırsak, karşımıza kapitalizmin çıkardığı yani doğal olmayan olana, tüketim toplumunu, tüketim üretiminden ibaret bir etkinliğin etrafını sardığı sardığı insanı görürüz. Kullanma kılavuzları arasındaymışçasına, nasıl yaşaması ve nasıl düşünmesi gerektiği kendisine bir yerlerden sürekli iletilen, bir elektronik aleti kullanmayı öğrenir gibi bir ideolojiye sahip olması kendisine adım adım anlatılan insan gibi… Emperyalizm, sunduğu her şeyin nasıl anlamlandırılması gerektiğini, nasıl yorumlanması gerektiğini, onunla nasıl oynanması gerektiğini, onun nasıl kullanılması gerektiğini, onun nasıl okunması gerektiğini anlatır. Onun nasıl tüketilmesi gerektiğini. Bu kadar müdahaleci bir yöntemden sonra emperyalizm elinden gelen her şey ile algı da değişmek zorunda kalmaktadır. Bu yüzden, emperyalizmin derdi, örneğin kitle iletişim araçları ile dünyanın bir sorunundan insanları haberdar etmekten ziyade, o şey hakkında ne düşünülmesi gerektiğini anlatmaktır. Yani artık bir şeyi algılamak noktasında, sonrasında da tepki vermek noktasında irade, değiştirilmiş algı sonrasında pek de bağımsız sayılamaz. Bunu da gündem karşısında tepkilerin hayli sınıflanabilir oluşundan görebiliriz mesela. Bir şeyi bölmek ve taraflara ayırmak, yeni kimlikler, yeni gruplar etrafında denetimi kolay olsun diye derleyip toparlamak için etkili bir yöntem değil mi?
Belirttiğimiz gibi, kapitalizmle zıvanadan çıkan tüketim, üretimle olan ilişkisi zaten yok edilmiş insanı, her yönden sararak, sürekli dışa dönük tatminlere iter. İçsel olan, insani olan ihtiyaçlarını yadsıması sonucu zaten kendisine yabancılaşan insan, kendisine yönelik bu kuşatma altından bir kez daha sağ çıkamayarak, tüketimi üreten ve tüketim için var olan bir şey olarak “olmaya” devam eder. Haliyle, elinden etkenliğine dair her şey de sökülüp alınmış olur. Bu noktada Mannheim, ütopyanın ölümünün de insanı durağan bir sürece ittiğini ve bunun sonucunda bireyi bir “şey”den ibaret hale getirdiğini ifade ederken, bunu gelişen teknolojinin bir insan ürünü olduğunu, kitle iletişim araçlarının insan ürünü olduğunu, altında yatan tüm bilgi birikiminin insan ürünü olduğunu vb. düşünün. Fakat sonuç, insanın “şeyleşmesi” ile biten bir sürece çıkabiliyor. Burada ideolojinin emperyalist işgaline yeniden dönebiliriz. Geliştirdiği araç, mesajın kurbanı olarak kendi ilerlemesinin, kendi iradesinin önünü kesen insan karşımıza çıkabiliyor. Yanlış bilinç oluşturma noktasında kitle iletişimin işlevinin emperyalizm için değeri, ütopyası elinden alınan insanın, yeni pasif ve tepkisiz dünyasında sadece tüketerek, tüketimi üreterek yaşadığı yeni dünyasında “oynadığını” gördüğü anda kendisini belli ediyor.
Dünya tarihinden antiemperyalist mücadelelerin imkansızlığını değil, umut veren zaferlerini okuduysak, üstelik o mücadelelerden birini vermiş bir vatanın çocuklarıysak, tüketilebilir bir şey haline bizim için asla gelmeyecek olan değerlerin ne olduğunu da asla unutmamak vazifemizdir, diyelim.
Umut Erdoğan
Kaynaklar
Karl Mannheim “Ideology and Utopia”
Jean Baudrillard “Tüketim Toplumu”

CEVAP VER