Türkiye’de Solmak Üzere Çiçekler – Ozan Kınay

0
956

Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, ülkesini batılılaştırmak için birçok şey yapmıştır ancak bunları yaparken ABD’den askerî ve iktisadi yardımlar alarak ülkeyi emperyalizme açmıştır. Batılı devletler ise, İran’ı Ortadoğu’da kendi çıkarlarını koruyan bir devlet durumuna getirmek istemişlerdir. Batı’ya entegre olmak adına Şah bir devrim kuramı ortaya atar: “Ak Devrim” dediği bu kuram, serbest piyasa ekonomisi uygulayarak İran’ı Batı için iyi bir pazar hâline getirmektir. Ekonomi büyük oranda büyür fakat milli gelirin büyük çoğunluğunu nüfusun küçük bir oranı elinde tutar. Ülkede yabancılara ait yatırımlar had safhadadır, rüşvet her yerde kol gezer. Petrol yatırımları, ortaklıklar git gide artmaktadır.

Ancak bu “devrim”, İran’a pahalıya patlar; bir yandan lüks tüketim mallarını kullanan zümreler, diğer yandan yoksul milyonlar peyda olur. Bu sefer ülke batılılaşamadığı gibi aksine nüfusun çoğunluğunu oluşturan yoksul halk dine sığınmakta bulur çareyi. Esnaf kesimi, mollaların finansörü hâline gelir. Zekâtlar mollalara verilir, molla vakıflarına yatırımlar yapılır. Şah, mollaların halk üzerindeki etkisini kırmak ister ve bu sebeple onlara ait vakıfları kamulaştırma yoluna gider. Bundan hayli rahatsız olan mollalar, yoksul halkla Şah’a karşı işbirliği yaparlar. Yüzyıllardır eğitimin mollaların tekelinde olması İran batılılaşması ve modernizasyonunun en büyük handikapıdır; zira Şah güçlü bir ordu ve polis teşkilâtı kurmasına karşın eğitimi çağdaşlaştıramadığından kültür devrimini yapamamış ve mollaların halk üzerindeki baskısını kıramamıştır. Mollalar ve yoksul halk, ülkeyi sömüren Şah ve çevresindeki zenginlere karşı işbirliklerini siyasi boyuta taşırlar. Ülkedeki dinsel muhalefeti, 1960’larda Paris’e sürgüne gönderilen Ayetullah Humeyni yönlendirmektedir. Örgütlenen halk ve mollalar, hemen her gün yürüyüşler, mitingler düzenlerler. Bu tepkilere karşı Şah gittikçe tiranlaşmaktadır. Düşünce özgürlüğü, hür muhalefet gibi demokratik değerler rafa kaldırılmıştır. Grevlerden dolayı petrol gelirleri düşünce ekonomi de kötüye gider ve Şah 1979 yılının başında geçici olarak ülkeyi terk eder.

Muhalefet başarmıştır; zorba ve halkı sefalete mahkûm eden Şah geçici olsa da devrilmiştir. Şah’ı tamamen devirmek için bir iktidar namzeti bulmak gerekmektedir. İşte o, 1 Şubat 1979’da yıllar sonra ülkesine dönen Humeyni’dir. Şah’a karşı birleşen solcular, liberaller ve mollalar yeni kurulacak rejimin liderini Humeyni olarak seçerler. Şah nefreti sol ve liberal çevrelerin gözünü öylesine karartmıştır ki, gerici bir rejimin inşaası ilk başlarda sırıtmaz. Meselenin idraki çok geç olacaktır. Humeyni ülkeye ayak basar basmaz elektrik, su, ulaşım gibi ihtiyaçların ücretsiz olacağını vurgular. Bu, yoksul halkı kendine daha çok bağlar. Ancak Humeyni’nin bunun karşısında istediği şeyler yenilir yutulur cinsten değildir. İran’a döner dönmez verdiği emirlerden biri “Kadınların tam giyinip kapanması”dır. Humeyni’nin bu emrinden sonra 8 Mart 1979’da başta başkent Tahran olmak üzere büyük şehirlerde kadınlar protestolara başlar. Humeyni, rejimine meşruiyet kazandırmak için 30-31 Mart 1979 tarihlerinde referanduma gider. Referandumda soru basittir: “Eski rejimin İslami Cumhuriyet’e dönüşmesine evet mi, hayır mı?” Şah nefretinden gözü kör olan solcular ve liberallerin desteğiyle %99.3 evet oranıyla İran bir İslam Cumhuriyeti hâline gelir. Molla rejimi, ilk olarak devrimci hareketi ezmekle başlar işe. Dinsel dogmalarla uyuşturdukları müritlerinden oluşan “Devrim Muhafızları” yoluyla kitlelerin barışçı gösterilerini kana bularlar. Devrimden önce özerklik sözü verilen Kürtler napalm bombalarına tutulur, on binlerce devrimci kurşuna dizilir; işkence görür. Kısacası muhalif tüm sesler, mollaların iktidarını pekiştirdiği 1982’ye kadar kanlı bir şekilde susturulur. Gelgelelim rejimi halka belletmek için toplumsal anlamda da birçok değişiklik yapılır: Sakal kesmek dine aykırı sayılır, jilet fabrikaları kapatılır. Kadın; eve tıkılarak, dışarıda da çarşafa sokularak ikinci plana atılır, sigalık kurumu ( mollalara verilen para karşılığı geçici evlilik) ortaya atılarak metaya dönüştürülür. Toplumun gericileştirilmesini daha iyi görebilmek için “İran’da Soluyor Çiçekler” kitabının yazarı Bahman Nirumand’a kulak verelim:

“İran’daki ayaklanma proleterya ile burjuvazi arasındaki bir sınıf kavgası değil; devlet baskısına karşı bir başkaldırma, özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için verilen bir kavgaydı. Başlangıçta ne İslam’ın sözü ediliyordu ne de bir İslam Devleti kurulacağının. Her akşam saat dokuzdan güneşin doğuşuna kadar tüm ülke Allahuekber sesleriyle çınlıyordu. Bunun üzerine askerler de hiçbir şey duymuyormuş gibi yapar oldular. Yabancı gazeteciler ve ajanslar bu garip olayı tüm dünyaya duyurmuşlardı. Askerler bir şeyler yapmak zorundaydılar. General Azari parlamentoda bir konuşma yaptı ve ‘Bizi kandırmaya çalışıyorlar’ dedi. Daha kadın ve erkek plajlarının ayrılmasının tartışması bitmeden mollalar ahlak anlayışlarını başka alanlarda da uygulamaya kalktılar. Gençlik ve Spor Bakanlığı’ndan biri ‘Yüzme havuzları nezaretçilerin denetimi altındadır. Bayan nezaretçi olmadığı için yüzen bayanlara da erkeklerin nezaret etmesi gerekmektedir ki bu da İslam dininde yasaktır. Bayan nezaretçi de yetiştirilemiyor çünkü bunların da erkekler tarafından eğitilmesi gerekir. Bu durumda kadınların yüzmekten vazgeçmesinden başka çözüm yolu yok.’ diyor. Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. ‘Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanamayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak’ dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha da büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki, bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan da böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şah’ı deviremeyiz. İkincisi, mollaların devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Üçüncüsü de, gerçekten pek çok solcu, başta Humeyni olmak üzere, çoğu mollaların radikal tutumlarını beğeniyordu… Biz solcular, İslam’ı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. İran üzerine analizlerimizin, Şili veya Vietnam üzerine yapılan analizlerden farkı yoktu. Ayrıca demokrasi anlayışımız da yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaklarda kadınlara sataşmalar başlayınca, ‘yan çelişkiler’ diye ciddiye almadık bunları. Biz, ona çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılamayacağını anlayamamıştık. Kadın hakları, sendikal haklar için veriler kavga, emperyalizmle savaşın ta kendisidir…”

Dün gece saatlerinde, gündem Şampiyonlar Ligi maçlarıyken müftülere nikâh kıyma yetkisini içeren tasarı maddesi kabul edildi. laik Cumhuriyet’in Medeni Kanun’u alenen ihlâl edildi. Hukuki bir kurum olan evliliğin, uhrevi bir makam olan müftülükçe tasdik  edilmesinin yolu açılarak anayasal bir suç işlendi. 1950’lerden bu yana birtakım engellerle karşılaşsa da devam eden gericilik hareketi önemli bir başarı kazandı. Gericilerin “üstad” diye adlandırdıkları Necip Fazıl’ın “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes, ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es” dizelerindeki sur, laik Cumhuriyet’tir ve ne yazık ki o gedik büyük bir delik hâlini almıştır. O deliği genişleten son 15 yılda AKP olmuştur ve ne yazık ki bunu tek başına yapamayacağını bildiğinden birtakım çevrelerden faydalanmıştır. Bu çevreler, kendilerine solcu diyen ancak İslamcılar’a eklemlenip laik Cumhuriyet’i tasfiye arayışına girerek büyük bir ironi örneği sergileyen bazı gruplar, büyük çoğunlukla liberaller, Kürt siyasi hareketi ve yıllarca merkez sağ siyasete oy vermiş yurttaşlarımızdır. Bu çevreler “vesayeti” bitireceğini iddia ederek popülist ve takiyeci söylemlerle iktidara gelen ancak daha sonra kendisi vesayet kurarak buralara gelmesinde payı olanları tasfiye eden siyasal İslamcılara büyük destek vererek aymazlığa düşmüşlerdir. “Tehlikenin farkında mısınız?” diyerek uyarı yapan biz Kemalist ve sosyalist çevrelerle adeta alay etmişlerdir. Teokratik monarşiye son vererek ülkeyi din-tarım toplumundan üretken, sanayici ve çağdaş bir yapıya dönüştüren ve bu dönüşümü toplumsal, kültürel, ekonomik her alanda gerçekleştiren Kemalist Devrim’e sırt dönülmüş, onun ilerici müktesebatı hiçe sayılmış ve alternatifi olan dinci-faşist diktanın temelleri atılmıştır.

Görüldüğü gibi Türkiye’nin 21. yüzyılda yaşadığı süreç İran İslam Devrimi’nin ortaya çıkışına çok benzemektedir. Demokrasi şarkıları eşliğinde iktidara gelen ancak daha sonra tüm demokratik değerleri rafa kaldırıp gerici bir düzen kuran; üstelik bunları yaparken büyük destek gördüğü çevreleri hiç acımadan tasfiye eden AKP ve mollalar, içtihat olarak benzer özellikler taşımaktadır ve AKP de bu içtihadı Türkiye’de resmiyete dökmek adına elinden geleni yapmaktadır. Haremlik selamlık plajlar, kadını erkekten hakir görmek, halkı baskı altına alıp en ufak muhalefeti ezmek, askeri bir şekilde susturmak gibi politikalar AKP’nin mollaları takip ettiğini çok net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Gerek toplumsal yapı, gerekse AKP’nin, dini, ekonomik çıkarları için toplumu uyutmak amacıyla kullanmasından dolayı ülkeye şeriat fiilen belki gelmeyecektir ancak geri dönüşü çok zor olan bir yola girilmesine önayak olacaktır. Cumhuriyet; dini, dünyanın tüm ilerici devrimlerinde görüldüğü üzere sert bir şekilde kamudan uzaklaştırarak vicdanlara hapsetmiştir ve doğru olan da budur. Bu kazanımı ortadan kaldırmak tarihi geriye doğru akıtmaya çalışarak gericilik icra etmektir ancak tarih hiçbir zaman geriye akmaz. Kısa vadede yapılan bu değişiklikler, mevcut gerici dönem sona erdiğinde uzun vadede laikliğin önemini insanlarımıza kavratacak ve bu mefhum devlet tekelinden soyutlanarak halkın gerçek anlamda benimseyeceği bir içtihada dönüşecektir.

Peki, Cumhuriyet değerlerinin ve kazanımlarının peşine ne zaman düşülecektir? Her ülkede olduğu gibi burada da bunu nüfusun çoğunluğunu oluşturan orta sınıfın tavrı belirleyecektir. Bilinçli insanlar polis devleti hâline geldiğimiz için, kolektif bir hareket şu anda mümkün gözükmediğinden canlarını kaybetme korkusuyla henüz ses çıkaramamaktadırlar. Orta sınıf şu anda birtakım televizyon programları, maçlar gibi eğlencelik şeylerle uyutulurken bir gün derin uykusundan uyanacaktır. IŞİD’in askerlerimizi yaktığının devletçe teyit edildiği gün Finlandiya-Türkiye maçının gündem olması, aymazlığımızın trajikomik bir göstergesidir. Şimdilik ekonomik açıdan radikal biçimde etkilenmeyen bu sınıf, günü geldiğinde dilediklerini alamayınca, bunalım içine girince “artık yeter!” diyerek hakkı olanı aramaya başlayacaktır. O gün, mevcut ekonomik durumu göz önünde bulundurunca görünüyor ki hiç de uzakta değildir. Bilinçli olan kitlenin yapması gereken artık bunun böyle olmayacağını görüp, bilinçsiz kitleyi örgütleyerek harekete geçmektir. Bu mesele artık ideolojik bir mesele hâlini almaktan çıkmıştır. Türkiye’nin tüm muhalif güçleri artık elinden alınmak istenen Cumhuriyet’i korumak ve kollamak zorundadır. Bu nedenle geçmişten gelen husumetleri bir kenara bırakıp sağcı, solcu, liberal, Kemalist, muhafazakâr vs. demeden Cumhuriyet’ini seven herkes, Cumhuriyet’i yıkmak isteyenlere karşı tek çatı altında toplanmak zorundadır. İran İslam Devrimi’nin birinci kaynaktan aktarımından anladığımız üzere rejim bir sabah kalktığımızda değişmez; bu değişiklik alıştıra alıştıra gelir. Bu nedenle kişisel kanaatim, 29 Ekim’de; yakında gelecek olan bu anlamlı günde Cumhuriyetimiz’e sahip çıkmaktır. Çünkü artık, önceden farkında olmayanlar da tehlikenin farkında.

Ozan Kınay

CEVAP VER