AKP Düşerken – Salih Tüfekçioğlu

0
2299
AKP’nin başkanlık rejimi kurmak için oy kaygısıyla terörle mücadeleye dönüşünü, sonun başlangıcı olarak kabul edebiliriz. ABD ve AB tarafından desteklenen ve neoliberal politikalar yürüten iktidar partisinin cumhuriyeti askıya alması, Batı açısından aslında herhangi bir sorun teşkil etmezdi. Etmiyordu da. Ne de olsa Türkiye’yi ılımlı İslam ülkesi olarak görmek isteyenler de, 1980 ve 2010 faşist anayasalarını yazdıranlar da onlardı. Ama AKP başkanlığın tesisi için terörle mücadele gibi kolay bir yoldan konsolidasyon sağlamak isteyince, yani tüm kurumlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru ulusal bağımsızlık kaygısından ve Türk halkındaki bölünme endişesinden yararlanarak bunu yapınca, önceden hesap etmediği ABD kayasına çarpmış oldu.
Çünkü AKP her ne kadar AB ve ABD tarafından islamcı ve neoliberal politikalarında desteklenmişse de, başkanlık rejimi dediğimiz nihai hedefi uğrunda ABD’nin uzun vadeli Ortadoğu jeo-stratejisiyle (ve bunun bir parçası olarak PKK ile) ister istemez çelişkiye düşünce, aynı merkezler tarafından desteklenmesi artık beklenemezdi. Bildiğimiz üzere bu gelişmeleri FETÖ-CIA darbesi ve ABD ile yaşanan bir dizi siyasi gerilim izledi.
Gelelim muhalefete. Öyle ya, AKP’nin bir yandan İslamcı ve neoliberal siyasetini, öte yandan ABD karşıtlığını bir arada sürdürmesi imkânsızdır. Türk sağının geleneksel kültürüyle ve tarihiyle de çelişiktir. O halde AKP’nin, ömrünü uzatabilmek için ya İslamcı neoliberalizmden vazgeçip ABD ile şimdikinden daha nitelikli bir savaş vermesi gerekir (ki bu imkânsız), ya da ABD ile anlaşması ve yeniden PKK açılımı yapması gerekir diye düşünülebilir. Normal şartlarda olması gerekenler bunlardır ve başka bir seçenek de yoktur. Ancak AKP, kurduğu tuhaf rejim gereği ikisini de yapamıyor, çünkü islamcı neoliberalizmden vazgeçmesi de, diğer yandan ABD ile anlaşması da, halk desteğini hızla yitirmesine sebep olacaktır. Bu durumda, yani bu olağanüstü şartlarda, iktidarın elinde tek bir seçenek kalıyor: hızlı bir parçalanmaya maruz kalmamak için kontrollü bir şekilde kendisinden feda etmesi.Tıpkı irtifa kaybeden bir sıcak hava balonunda olduğu gibi yüklerini atıyor. Bunu da son günlerdeki istifa baskılarında gözlüyoruz zaten. Bu siyasi ortamda gerçek bir muhalefet, AKP’nin içine düştüğü tüm bu çelişkileri izler, gelecekte olacakları az çok sezer ve ortaya doğru bir siyasi perspektif koyardı diye düşünüyoruz. Ancak gelişmeler hiç de tahmin ettiğimiz gibi olmadı.
Öncelikle, “sosyalist” muhalefetin önemli bir kesiminde, toplumda uyanan ve halkta %77 gibi geniş bir karşılık bulan ABD karşıtlığından yararlanmak ve geleneksel solun tam bağımsızlık söylemini yükseltmekten, yani AKP’nin bir ileri bir geri adımlarla savsakladığı, temelsiz, çarpık, bir başka deyişle lumpen ABD karşıtlığını, sağlam bilimsel ve siyasi tezlerle düzeltip iktidara alternatif oluşturmaktan ziyade, ABD askerliğine soyunma telaşına şahit olduk. Neydi bunlar? AKP’ye karşı Rojavacılık, AKP’ye karşı özgürlükçü demokrasicilik, AKP’ye karşı hakiki ikinci cumhuriyetçilik, kimlikçilik vs.. Hatta öyle ileri gittiler ki, ABD’nin Rakka operasyonunda mayına basıp ölen gönüllü ABD askerlerini dahi günler ve haftalar boyunca sosyal medyada andılar.
CHP de, bu derecede olmasa da, adalet kurultayında Amerikancı bir çizgi izledi. Ama doğrudan ABD askerlerine övgü yağdırmak yerine liberal demokrasi vurgusu yaparak (yine de bunu ABD’nin sol liberal gazetelerinde duyurarak) benzer bir tavır aldı. Öte yandan kurultaya sosyalist etiketi olan ancak özünde ABD’ci birçok ismi de taşıdı ve konuşmalarına imkânı verdi.
Özetle sol muhalefet, kabaca sosyalist ve sosyal demokrat iki kanadıyla, tam bağımsız Türkiye siyaseti yerine ABD’nin siyasi (liberal demokrasi) ya da jeo-stratejik (PKK) müttefiki olmayı seçti. Bunu da laikliği kurtarıyoruz, laikliği kazanıyoruz sloganlarıyla kitleselleştirmeye çalıştı.
Fakat Amerikan emperyalizmi tahmin edildiğinden daha kurnazdır. Toplumun %77’si ABD ve %90’ı PKK düşmanı iken, ABD kendisiyle gayrımilli niteliklerle bağ kurmaya çalışan cılız solla çalışmaz, bu riski almaz (ABD’nin solla çalıştığı örnekler de çoktur tarihte ama bu koşullarda değil). Bu siyasi atmosferde ABD’nin yapacağı tek şey, kendisine bağlı güçlü bir “milli” muhalefet yaratmak olacaktır.
İşte tam da burada, ABD onaylı milli sağ yeniden gündeme geliyor. Batı blokundan çıkmayacağız, NATO’yla ilişkilerimizi geliştireceğiz diyen Ümit Özdağ ve Meral Akşener’in yeni kurduğu sözde milli parti (İYİ), ABD tarafından bu sebeple desteklenecektir (şimdiden Times ve diğer Batılı yayınlarda propagandası yapılıyor). Yani emperyalizm, solun boşladığı, ihmal ettiği, dalga geçtiği milli bağımsızlık çizgisine oynayarak sızmış oldu bir kez daha. Geçmiş olsun. Emperyalizm böyledir, sol bir yeri boş bırakırsa, emperyalizm açıkta kalan yeri doldurur. Sol milli bağımsızlıkçı değilse veya olmayı tercih etmezse, emperyalizm halktaki milli bağımsızlıkçı potansiyeli değerlendirerek kendi siyasetini milliyetçi eğilimler üzerinden empoze eder. Özetle ABD halkımıza şunu söylemektedir: milliyetçiler benimle anlaşmaz ise, laikliği ve özgürlüğü kazanamayacaksınız.
Özetle, AKP düşerken solun milli, antiemperyalist bir pozisyon alamaması, ABD’nin milliyetçilikten bir kez daha yararlanmasına olanak tanıdı. Yeni Amerikacı parti kurulmuş oldu ve şimdiden eski AKP olmayı vaat ediyorlar (2007 öncesi “rasyonel AKP” olmayı bile taahhüt ettiler bugün). Sol gelecekte buradan dersler çıkaracaktır diye umuyoruz. Ama halkın %77’sinin ABD karşıtı olduğu bir orana bir kez daha denk gelecek miyiz orası meçhul. Sol, Türk toplumunun orantısal olarak en fazla potansiyel içerdiği zamanda ABD müttefikliğini seçmeseydi belki işler başka olurdu.
Ama şimdi ABD’nin eski islamcı müttefiki AKP’yi indirdiği ve yeni milliyetçi müttefiki İYİ’yi yükselttiği bir zamandayız.
Hatırlatmadan geçmeyelim: sol ne zaman halkının ve ülkesinin karşısında konumlansa, sağ bundan yararlanmaya kalkar. Ve bunda da hemen her zaman başarılı olur.
Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER