Sivil Toplumculuk – Hasan Kumlu

0
1525

Emperyalizm deyince çoğu zaman akla fiili işgal ya da Amerikan B-52 bombardıman uçaklarının şehirleri bombalaması geliyor. Vietnam ve Kore savaşları bunun yirminci yüzyıldaki tipik örnekleridir. Ama yine de bu kadar basit değil emperyalizm gerçeği. Örneğin yabancı sermaye ile işbirliği yapan tekelci büyük sermayeyi nereye koyacağız? Yatırım yapan yabancı bankaları ve finans kapitali nasıl değerlendireceğiz? Neyse ki 1968’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının bu dolaylı olguları “örtük işgal” olarak değerlendirmesi sayesinde, Türk solu olarak az çok politik bir bilince sahibiz. Sadece fiili işgalleri değil örtük işgalleri de bu sayede biliyoruz. Peki tablonun tamamı bu kadar mı? Elbette hayır.

Fiili (askeri) işgal bir olgudur. Örtük (iktisadi) işgal başka bir olgudur. Ancak yapbozda bir parça daha var: siyasi işgal. Bu işgal biçimleri birbirlerini ikame etmezler, “eskiden askeri işgal vardı bugün iktisadi ya da siyasi işgal var” gibi bir iddia çok da doğru değildir aslında, çünkü işgal biçimlerinin her biri, diğerlerini yeniden üretmeye çalışır.

Biz Türk toplumu olarak fiili işgalin ne olduğunu çok iyi biliyoruz (Sevr anlaşması), Türk solu olarak da iktisadi işgal hakkında bazı fikirlerimiz var. Ancak siyasi işgal ilk ikisi kadar kolayca anlaşılır bir şey değil. Çünkü burada görünüşte ne yabancı ordular ne de finans kapital var. Elbette bunlar hep var ancak siyasi işgali tek başlarına açıklayacak şeyler değil. O halde siyasi işgal nedir diye sormakla başlayalım. Emperyalist bir ordu savaş gemileriyle gelebilir, emperyalist bir ekonomi ortaklıklar ve yatırımlarla sızabilir, peki emperyalist bir siyaset nasıl sızar? Hangi mekanizmalardan yararlanır?

***

Siyasetçilerin satın alınması ve ajanlık faaliyetleri arkaik yöntemler olmasına rağmen günümüzde hala devam etmektedir. Yabancı hayranlığı ya da kendine güvensizlik, bazense korkaklık neticesinde ortaya çıkan durumlar da her dönemde vardı ve olacaklardır. Ancak siyasi sızmanın tüm boyutlarını açıklamak için yeterli değildir bunlar. Çünkü bu tarzlar her zaman, gizli kapaklı veya en azından utanç verici işlerdir ve açığa çıktıklarında halkın önemli bir bölümünde yoğun bir tepkiye yol açarlar. Dolayısıyla emperyalizm bir ülkeyi siyasi olarak kuşatabilmek için sadece bunlara yaslanamaz. Hakiki bir kuşatma açık ve şeffaf olmalıdır, bu kuşatmanın yerli işbirlikçileri her şeyi göz önünde ve meşru sınırlar içinde yapmalıdır, hatta bu işbirlikçiler görünüşte öylesine doğru işler yapmalılardır ki, halkın tepkisini değil takdirini toplamalıdır. Ama nasıl olacak bu? Bu plan nasıl tutacaktır?

1983 yılında ABD kongresinin onayı ile NED (National Endowment for Democracy) kurulur. Eski bir CIA ajanı Ralph Mcgehe’nin belirttiği gibi, CIA operasyonlarında kullanılan birçok işlev NED’e kaydırılır. NED’e ABD hazinesinden, vakıflardan, seçkin kulüplerinden ve şirketlerden bir havuz fonu tahsis edilir. Amaç Doğu Avrupa, Asya, Afrika, Latin Amerika kıtalarındaki ülkelere “demokrasi” götürmektir. Ardından NED’e bağlı çekirdek örgütler oluşturulur. Bunlar, IRI (International Republican Institute), NDI (National Democracy Institute), CIPE (Center for International Private Enterprise), WMD (World Movement for Democracy), NDRI (Network of Democracy Research Institutes). Az gelişmiş ve kalkınmakta olan ülkelerde (ki bu tanımlar ABD yapımıdır) bu çekirdek örgütlere bağlı sivil toplum kuruluşları (NGO’lar) oluşturulur. Konuyu bizim ülkemiz için ele aldığımıza göre, bağlantılı STK’lara birkaç örnek verelim: TESEV, TESAV, ANSAV, İKV, SODEV vb.. NED’den, önce çekirdek örgütlere, çekirdek örgütlerden ise az gelişmiş ve kalkınmakta olan ülkelerdeki STK’lara, akademiK kurumlara ve düşünce kuruluşlarına kaynak transferi yapılır. Bu transferler ABD dış politikasını yönlendiren RAND cooperation, Heritage Foundation, CFR gibi seçkin kulüpleri ve Think-Tank’ler tarafından belirlenen kararlara paralel olarak planlanır. Burada belirtmemiz gerekir ki, ABD’de kurulan tüm STK ve Think-Tank’ler ABD Savunma Bakanlığından onay alınarak kurulmuştur (yani ABD çıkarlarının aleyhine hareket edemezler) ve tümünün yönetim kurullarında eski CIA ajanları, emekli Pentagon görevlileri, Cumhuriyetçi ve Demokrat partinin faal veya eski siyasetçileri, çokuluslu şirketlerin temsilcileri vb. bulunur.

Silsile olarak transfer edilen kaynağın ulaştığı yerli STK’larda da emekli veya faal bürokratlar, siyasetçiler, düşünürler ve işadamları bulunmaktadır. Yani her bir yerli STK da aslında bir tür seçkinler kulübüdür. Transferlerin amacı, sosyolojik, demografik, etnik ve dini araştırmalar (akademiyle işbirliği bu noktada önemlidir), eğitim toplantıları ve çalıştaylar, açıklık ve şeffaflık yönünde propagandalar, siyasi lobicilik, siyaset yönlendirme, siyasi partileri “özgürlük ve demokrasi” söylemiyle donatma olarak özetlenebilir. Amaç özetle, azgelişmiş ve kalkınmakta olan toplumları, korunmacı ya da sömürgecilik karşıtı siyasetlerden arındırmak ve onları birer açık toplum (open society) yapmaktır. Artık her şey açık ve şeffaftır: Türkiye’deki bir STK ya da akademik birim, ABD’deki bir NGO ile ortak proje yürütmekte, raporlar hazırlamakta, lobicilik yapmaktadır. Ne var ki bunda? Özgürlük ve demokrasi gibi temel mevhumları yerleştirmek dışında bir gaye yoktur. Bir ajanlık faaliyeti yoktur. Gizli kapaklı ya da utanılacak bir iş de yoktur. İnsanlar gönüllü olarak, iyi niyetleriyle veya en fazla kariyer amacıyla bu projelerin içinde yer almaktadır. Ama kariyer yapmakta da utanılacak bir şey yoktur neticede. Amaç sadece toplumları Batı standartlarında demokratikleştirmektir.

Ama paranın çıktığı ilk yere dikkat edilecek olursa (ABD hazinesi ve çokuluslu şirketler), şebekenin bu kadar da masum hedefleri olmadığı görülecektir. Şebekenin toplumları açmakta ne türden bir çıkarı olabilir ki? Veya şöyle soralım, bunda bir çıkar yok ise, ABD hazinesi ve çokuluslu şirketler neden her sene milyarlarca dolarlık kaynağı azgelişmiş ve kalkınmakta olan ülkelerdeki STK’lara ve akademiye transfer ediyor.

Bu çıkarcı hedefleri Mustafa Yıldırım şöyle özetliyor (Sivil Örümceğin Ağında, 2005):

  1. Kamuoyu oluşturulur (yazarlar ve bilim adamları konferanslara çekilerek ülke sorunları hakkında bilgi toplanır ve düşünce özgürlüğü için yapılacak faaliyetler kararlaştırılır).
  2. Uzaktan yönlendirilecek örgütler ve platformlar kurulur.
  3. İnsan hakları söylemini yayan yeni propaganda aletleri kurulur.
  4. Ajan devşirilmesi gibi zahmetli işler yerine gazeteciler devşirilir (açıklık ve şeffaflık).
  5. Akademisyenler devşirilir (think-tank’ler kurulur).
  6. Siyasi partiler ve sendikalarla, düşünce özgürlüğü ve siyasal katılımcılık projeleri geliştirilir.
  7. Açık istihbarat ağı kurulur (yerel medya ile kalıcı bağlar geliştirilir).
  8. Etnik ayrılıklar derinleştirilir (kültürel çalışmalar, tarih çalışmaları, demografik çalışmalar).
  9. Geleneksel kurumlar yıpratılarak (devlet, ulus), kimlik çalışmaları yapılır.
  10. Merkezi yönetimdeki yolsuzluk olayları abartılarak yerinden yönetim propagandası yapılır.
  11. Serbest piyasa ve tefecilik, özgürlük söylemi ile özendirilir.
  12. Devletçi ekonomiye karşı güvensizlik yaratılır.
  13. İşadamları devşirilir.
  14. Ulusal kalkınma programlarının (enerji ve sanayi) yıpratılması için çevreci örgütler, sendikalar vb. devreye sokulur.
  15. Milli ve bağımsızlıkçı ordular, vesayet, baskı gibi kara çalmalarla yıprandırılır, profesyonel ordu özendirilir.
  16. Yeni dünya düzenine uygun liderler yetiştirilir.
  17. Devlet bankaları ve devlet şirketleri köhnemiş olduğu ileri sürülerek kapatılır.
  18. Özelleştirme teşvik edilir.
  19. Yerel yönetimleri güçlendirme projeleriyle, hizmetler yabancı şirketlere devredilir.
  20. Ordu daraltılır.
  21. Etnik ve mezhepsel kimlikler kemikleştirilir.
  22. Çok kültürlülük ve medeniyetler arası diyalog propagandası ile ulusal bütünleşme zayıflatılır.

Tüm bu maddelerin özetlediği şudur: 20.yy’ın sonlarına doğru emperyalist ülkeler, siyasi işgal için yeni bir örgütlenme tarzı icat etmiş ve bu ağa milyarlarca dolar aktarmışlardır. Bunun sonucunda, fiili ya da iktisadi olarak tam anlamıyla ele geçirilemeyen ülke ekonomilerine STK’lar aracılığıyla ve siyasi demokrasi söylemi ile sızılmış, bağımsız ya da yarı-bağımsız ekonomiler emperyalist merkezlerin tam denetimine sunulmuştur. Türkiye’nin son 30-40 yılına dikkatle bakılacak olursa, bu ağın Türkiye Cumhuriyeti’ni de sarıp sarmaladığı görülecektir. Bu ağ sayesinde, toplumda bir yandan ulus devlet ve devletçi ekonomiye karşı güvensizlik ve düşmanlık oluşturulmuş (Türk ekonomisi bugün emperyalist müdahaleler karşısında oldukça hassas ve kırılgan bir haldedir), diğer yandan özgürlük söylemi ile dini, mezhebi, etnik vb. siyasetleri öne çıkarılmıştır (bunu da etnik bölücülüğün çeşitli biçimleri izliyor). Öte yandan Türk ordusuna geçtiğimiz yıllarda kurulan kumpaslar, bu ağ tarafından desteklenmiş, teşvik edilmiş ve ödüllendirilmiştir. Tüm bu ayaklarda, iktisadi liberalizm, sol liberalizm ve kimlikçi siyasetler işbirliği yapmıştır.

Sonuç olarak, emperyalizmin çok farklı tekniklere sahip olduğunu bilelim ve sözü Mustafa Kemal Atatürk’ün, yaklaşık 90 yıl önce söylediği ama bugünün sivil toplum ağı için de geçerli olacak sözlerine bırakalım: “Aşağı insanların, para ile yaptırdıkları basın mücadeleleri vardır. En adi yalanları yaymakta basının kullanıldığı bilinmektedir. Basın ve düşünce özgürlüğünün karşılaştığı başka tehlikeler de vardır. Basının ve hatta düşünce cemiyetlerinin, milli hükümetin etkisinden kurtularak siyasi ve ekonomik gizli amaçlara alet olmasından korkulur. Basının para ile satın alınabilmesi, milletlerarası yüksek para âleminin basın üzerinde gizli etkisi veyahut sadece yabancı devletlerin gizli ödeneklerinin etkisi, işte bunların kamuoyunu aldatıp yanıltmasından haklı olarak korkulur.”

Hasan Kumlu

CEVAP VER