Kendini Tenkit – Falih Rıfkı Atay

0
717

Yabancılara karşı gururlu, fakat kendi kendimizi tenkitte “heccav” denecek kadar sert ve yermeci idi. Türkiye’nin, memleketçe ve toplulukça, ileri Batı dünyasına karışması için de ağır harp fedakârlıklarından fazla cesaret, sabır ve enerji ihtiyacımız olduğunu düşünen ve bilenlerin başında gelirdi. Bu milletin başlıca hasmının yobazlar ve yobazlık gelenekleri olduğuna inanmıştı. Mizaçça demokratik, fakat millî varlığı kurtarmak için inkılâpları gerçekleştirme bakımından amansız, eğilip bükülmez bir savaşçı idi. Bir fert olarak kalsa ne yapacaksa, millî lider olarak yaptığı da o idi. Bir gün kapalı bir parti grubu oturumunda inkılâp meseleleri konuşulurken:

– Arkadaşlar, demişti, umur-ı cariyede halkın temayüllerini dikkatte tutmalıyız. Halka karşı gitmemeliyiz. Fakat prensiplerimiz davasında tek kişi kalsak, başımızı verir, taviz vermeyiz!

Umumi işlere ait kanunların tartışmasında onun meclisleri tamamıyla serbest kalmışlardır. Bazı kanunları geçirmek için Başvekil İsmet Paşa’nın bile günlerce komisyonlarda uğraştığı görülmüştür.

Metodu halka daima iyimser görünmek, şevk vermek, onu her şeyin iyi gittiğine inandırmak, hükümet arkadaşlarına karşı ise en acı tenkitlerle kusurlarımız ve zaaflarımızı sayıp dökmekti. Onun için her şeyi bilmek ister, meclisine gelenleri, söylediklerinden hoşlanmasa bile, eğer açıkça bir kötü niyet görmezse, diledği gibi konuşturmak isterdi, dedikodu bahsine girmemek için bir usul de bulmuştu. Meselâ hususî olarak kulağına sizin veya benim hakkımda şüphe uyandırıcı bir şey söylemişiz. Bir akşam ikimizi sanki tesadüf olarak buluşturur, meselâ size:

– Böyle duydum, diye benim anlattıklarımı tekrar eder, sonra bana dönerek:

-Galiba siz söylemiştiniz, derdi.

Meclislerine devam edenlerin hepsi, kendisine yanlış haberler vermenin tehlikesini anlamışlardı.

Şahsî işlerinde bile aksaklık olduğu zaman:

– Berbat etmişizdir, demekten çekinmezdi.

Bir gün hep beraber olan bitenleri tenkit ediyorduk. O hepimizden ileri idi. Bir aralık dışarıdan Fethi Bey’in öksürüğü duyuldu. Kabahatli gibi,

– Çocuklar susalım, hükümet geliyor, dedi.

Bir defa güney vilâyetleri seyahatinden dönmüştü. Bilhassa Dörtyol taraflarını dolaşmıştı. O sevimli toprakların boşluğu gönlüne dokunmuştu. Yanında bulunanlar bize şu sözü tekrarlıyorlardı:

– Bizim bir kanunumuz vardır, bilirsiniz. Sahipsiz boş toprağı ekerseniz sizin olur. Şu ıssız topraklara haberimiz olmadan düşman çıksa, bellese ev ekse, sonra da: “Sizin kanununuza göre buraları benimdir” dese ne cevap veririz?

Yabancı mütehassısları sayar, onları över, çalışmalarına dokundurmaz, fakat:

– Biz yapamayız! sözüne olanca varlığı ile isyan ederdi. İlk yerli mimarlar yetiştiği zaman bunların ehliyetsizlerini bile göklere çıkarmıştı.

Yeni devleti kurduğu vakit, bu memleketin yeniçağ tarihinde, en az ve kalitesiz kadro onun elinde idi. Zekâ takımından olanlar da Ankara’ya uğramazlardı. Pek çoğu yeni rejime karşı cephe tutmuşlardı. Kurtuluş devrinde bugünkü bilgi ve ihtisas kadrosunun dörtte birini bulsaydık, Türkiye şimdiye kadar tanınmaz hâle gelmiş olurdu. Hiç unutmam, bir gün henüz bir fidan bile dikilmeyen çiftliği dolaşırken yanına rastlayan bir ziraatçımıza sorar:

-Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

Ziraatçı sayar:

– Yulaf, pancar, zerzevat, tütün…

Biraz geride kaldığı vakit arkadaşlardan biri der ki:

– Yahu, bu topraklarda tütün olur mu?

– Neme lâzım! Ben hepsini söyleyeyim de, bazıları olur, bazıları olmaz. Ya bir iki şey söylesem, onlar da olmazsa?

Rahmetli Ziraat Bakanı Sabri, Ziraat Fakültesi’ni kapatarak o bütçe ile Avrupa’ya talebe yollamayı daha amelî bulmuş, sonra da yabancı mütehassıslar eli ile Ankara Ziraat Enstitüsü’nün temellerini atmıştı.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya

CEVAP VER