Emperyalizme Karşı Direnen Ulus – Tolgahan Gürel

0
930

Ulus, milliyet nedir deşmeden önce şu sözlere dikkat buyuralım:

“Arap kimliğimiz, ötekileştirici ve ayrıştırıcı değil; kucaklayıcı ve bütünleştiricidir. Kolonyalizme sadece tepki değil, kaderi ortaklaşanların çimentosudur. Pan-arabizm eski gücünde değil. Neden? “Çağdışı” olduğu için mi? Yoksa, coğrafyaya eş zamanlı “milliyetçilik dönemi bitti” girdileri yapan Batı ve ihvan benzeri grupların etkisi halkımızda sedasyon mu yapıyor? İslam inancımızla, pan-arabizmi karşı karşıya getirmek kimin işine yarar ? Batının ve “Araplık İslamdan aşağıdadır” diyen aşırıların. Biz hem İslamız hem Arabız. İki kimliğimiz birbirini yadsımıyor, bilakis güçlendiriyor. Milliyetçilik bitti, devir küreselleşme devri diyenler var. Bunları diyenlerin 200 yıl tarihi var mı? Biz 19. yüzyılız, 17. yüzyılız, 7.yüzyılız, 1.yüzyılız. Siz kimsiniz? Küreselleşme bayraktarlığı yapanlar, bizlerden mutlakiyetlerine boyun eğmemizi istiyor. Bizlerde aşağılık kompleksi olsun, farklı bir düzlemde onlara biat edelim istiyorlar. Biz bunu reddediyoruz.”

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın 14 Kasım 2017’deki Arap Forumu’ndaki konuşmasında söylediği bu sözlere küreselci çetelere karşı cephelerde savaşmış Suriye’nin nasıl direnebildiği ve nasıl ayakta kaldığının ifadesi olarak bakabiliriz. Bölgeye dair geçmişten günümüze uygulanmış politikalara, cihadizme, teröre, emperyalizme uzun uzadıya bir bakış atmak yerine kullandığı kapsayıcı, bütünleştirici dildeki keskinliğe dikkat edelim.

Aslında daha ilk cümlesinden kulağımıza çok tanıdık gelecek bir cümle kuruyor; Arap kimliği için söylediği “Kolonyalizme sadece tepki değil, kaderi ortaklaşanların çimentosudur. ” sözünü okur okumaz hemen aklıma CHF programında da bir çok kez üstünde durulmuş millet ve milliyetçilik konusu geldi.

“Millet; dil, kültür ve mefkûre (ideal/ülkü) birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve toplumsal heyettir.”

“Fırka, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve münasebetlerde bütün muasır milletlere paralel ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız hüviyetini  korunmuş tutmayı esas sayar.”

Bunun yanısıra Gazi Mustafa Kemal, Bursa’da Türkçe ezan okunması üzerine yaşanan olaylar hakkındaki sözlerini şöyle bitiriyor:

“Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kati olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.”

Buradan anlıyoruz ki emperyalizm karşısında çağdaş, bağımsız bir ulus devlet olmak için din, ırk gibi kavramlar insanların bir rengi ve değeri olarak yerini korusa da onları birlik yapan aslen kültür ve ideal birliğiydi. Ulusu her tür ırk, mezhep, etnik grup, cemaat, tarikat gibi bölecek unsurlardan vazgeçmek yaşaması için olmazsa olmazıydı. Bu konuyu Tekin Alp “Ulusal Birlik Yasası, Unsur-Cemaat Zihniyeti” adlı yazısında çok güzel açıklıyor.

…”Meşrutiyetçiler eski devrin en müthiş, en tehlikeli yarası olan bildiğimiz unsurlar hastalığını “unsurlar birliği” siyasetiyle tedavi etmek hülyasına kapılmışlardı. Halbuki unsurlar birliği hamleleri hastalığı ağırlaştırmaktan başka netice vermedi. Cumhuriyet rejimi ise unsurları yapmaca bir surette birleştirmez, dil ve kültür kuvvetiyle Türkleştirir. Cumhuriyet rejiminin akidesine göre vatandaş aynı toprakta yaşayanlara, aynı muhabbette dua edenlere veyahut aynı ırka mensup olanlara değil, ancak aynı ruhu taşıyanlara denilir. Aynı ruhu taşımak demek bu memleketin nan ve nimetiyle beslenen her ferdin dil ve kültür birliği sayesinde aynı surette düşünmesi, aynı biçimde duyması, aynı hedef gayeye doğru yürümesi demektir.”

“Bunun içindir ki Kemalist rejimde eski devrin müesseselerinden olan unsur ve cemaat zihniyetlerine yer yoktur. Burada cemaat tabiriyle dinsel ve mezhepsel gayeler güden hahamhane, patrikhane gibi müesseseler kastolunuyor. Cumhuriyet rejimi din ve dünyayı birbirinden ayırmak suretiyle bu müesseseleri genel hayattan uzaklaştırdı. Vatandaşlık işlerine ilgisiz ve kayıtsız bir vaziyete soktu. Fakat kafalarımızdaki eski cemaat zihniyetini henüz söküp atamadı.”

“Tabiidir ki gerek cemaat mensuplarında ve gerek Türk halkında bu cemaat zihniyeti baki iken ulusal birliğin tamamıyla hayata girmesi pek zordur. “Doğum” itibariyle şu veya bu cemaate mensup olan fertler Türkçeyi anadil kabul etmek, Türk kültürünü layıkıyla benimsemek suretiyle tamamıyla Türkleşmiş olsalar bile cemaatlerinden ayrı bir anlayışa mazhar olamazlar, her hal ve kârda yine cemaatin malı sayılırlar.”

“Halbuki Türkleştirme cemaat itibariyle değil, ancak fert itibariyle olabilir. Ve dolayısıyla Türkleştirme savaşında desturun “Cemaat yok, fert var” olması gerekir.”

Türkçülük düşüncesi Kemalizm ideologları, aydınları tarafından şekillendirilirken işte bu cemaate boyun eğen “mürid” zihniyetinden koparıp özgür bir fert yaratmayı hedeflemiştir.  Halkçılık ilkesinin özü ve içeriği budur. Kemalizm elitizm dikte etmez, halkını muasır medeniyet idealine yaklaştırmayı hedefler. Bunu yaparken de ortak ülkü ve ideal birliğini sağlamak amacıyla Türklüğü benimsemeyi salık verir.

İsmet İnönü, “Türk olmak için Türk olmayı sevmek ve Türk olmayı kabul etmek kâfidir.” demiştir.

Bugün yine Türk kelimesinden kaçınanlara, söylemekten çekinenlere Atatürk’ün bir cevabı var: Ne mutlu Türk’üm diyene! Bu söz hem saltanat sevdasıyla Türklüğü yoksaymış, hem de emperyal saldırılarla Türk milletini yok etmek istemişlere karşı direniştir. Bu söz bozkırda ezilmiş, unutulmuş, cephelerde bitap düşmüş bir halkın bir arada ve mutlu yaşamasının anahtar cümlesidir. Nefes gibidir. 100 yıl sonra şimdi o cümle hâlâ uzayda yankılanıyor. Ve tekrar daha derin bir anlam kazanıyor, Türk ulusu direnişine devam ediyor.

“Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkiye malikti, devlet ecnebi sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmadı.

Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız.” Mustafa Kemal, 1923.

CEVAP VER