Anti-emperyalist Siyasetin Tarzları

0
960

Hemen başlarken belirtelim, bu yazı antiemperyalizm iddiasındaki siyaset yapma tarzlarıyla ilgili; yoksa milliyetçi bir tavır takınıp Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine göz kırpanlar da, antiemperyalist siyaseti “hele bir sosyalizm gelsin de o sonraki mesele” diye belirsiz bir geleceğe erteleyen apolitikler de konu dışı. Bu sebeple, aşağıda sadece güncel siyasi programına bu iddiayı katanlarla ilgileneceğiz.

Emperyalizm soyut bir canavar değildir, paranoyak ulusalcıların uydurması ya da modası geçmiş bir sol akımın takıntı haline getirdiği bir mesele de değildir. Emperyalizm o kadar somuttur ki, gerek ileri kapitalist ülkelerde, gerekse emperyalistlerin tanımladığı üzere “gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde” güncel siyasetin hemen her konusu onunla az çok ilişkilidir. Öyle ki bu somutluk, aşağı yukarı 5-10 yılda bir açık çatışmalarla, şehirlerin bombalanmasıyla kendisini ifade eder. Ama buna kalmadan da, gazetelerle (Taraf gazetesi gibi örnekler), sivil toplum kuruluşlarıyla, akademik faaliyetlerle, yeni tarz (örneğin özgürlükçü) siyasi akımların baş göstermesiyle, borsadaki dalgalanmalarla, kumpas davalarıyla, terör örgütleriyle vb. her an yanı başımızdadır.

Normal yaşantısını sürdüren ya da sürdürdüğüne inanan insanlar, asla emperyalist merkezlerin doğrudan veya dolaylı müdahalelerinin dışında kalamaz. Bazen kişinin yanı başında bombalar patlar, bazense tam aksine, masum görünümlü akademik bir kariyer, emperyalizm tarafından görünmez bir şekilde fonlanır. Kişiler neler döndüğünün farkında olsa da olmasa da, ya yaşamları veya maddi kaynakları dış güçlerin hedefindedir, ya da emperyalist projelerin içinde doğrudan faaliyet gösterirler.

Dolayısıyla, günümüzde dünya öyle bir hale gelmiştir ki, bir kişi antiemperyalist bir direnişçi olmadan da hedef alınabilir, ve öte yandan kişinin kendisi ajan olmadan da emperyalizm lehine çalışabilir. O halde antiemperyalizm iddiasındaki bir siyaset, tüm boyutları hesaba katmalı, direniş yöntemleri geliştirmeli ve halkı bu yönde ikna etmelidir.

***

Türkiye’de son zamanlarda gündemden düşmeyen bir konu antiemperyalizm. Ama elbette algılanması ve uygulanması noktasında çeşitlilikler arz ediyor. Biz kabaca üç eğilim tespit ediyoruz. İlk kategori, lümpen antiemperyalizm olarak tanımlanabilir. Portakal bıçaklayanlar, Amerikan tıraşı olmayanlar, Coca Cola idam edenler bu grupta. Elbette toplumda geniş bir yer tutan bir siyasi eğilimi bu karikatüre indirgemek doğru olmaz, ancak etki-tepki durumunu göstermesi, kuyruğuna basılmadıkça aklından antiemperyalist siyaseti geçirmemesi hatta emperyalizmle anlaşması, işbirliği yapması, ne zaman ki tehdit açık hale gelince ancak refleksif cevaplara işaret etmesi bakımından bu örnek akılda kalıcıdır.

İkinci kategori daha entelektüel bir seviyeden geliyor. Bilindiği üzere Amerikan emperyalizmi SSCB’yi kuşatmak için İslamcı akımlara yol vermiş, SSCB çöktükten sonra da bu akımlar bölgenin ulus devletlerini ve güvenli pazarlarını tehdit eder hale gelmiştir. Türkiye’nin geleneksel sağ siyasetleri de on yıllar boyunca gerici akımları bağımsız cumhuriyete ve Kemalizmin ilkelerine karşı desteklemiştir. Bu süreçleri yeniden ayrıntılarıyla ortaya koymanın gereği yok. Dolayısıyla iddia edilebilir ki bugün Suriye’de El Kaide ve IŞİD gibi cihatçı örgütler tüm bu projelerin ürünüdür. Buraya kadar doğru. Devam edelim, bu hakikaten hareket eden ikinci kategori antiemperyalist siyaset, doğal olarak El Kaide ve IŞİD yenilince emperyalizmin de yenilmiş sayılacağını düşünebilir ve kendisini buna inandırabilir. Peki öyle mi?

Aslında bir noktaya kadar evet, El Kaide ve IŞİD emperyalizmin ürünüdür ve bölgenin ilerici güçleri tarafından yenilmeleri arzulanır. Buraya kadar itirazımız yok. Ama emperyalizm o kadar hafife alınacak bir olgu değildir ne yazık ki. Örneğin şu soruları sorabiliriz: IŞİD’i kim yenecektir? IŞİD’den temizlenen bölgenin egemenliği hangi ülkenin olacaktır? Bu iki basit soruda bile, durumun karmaşıklaşmaya başladığını hissediyoruz (bugün açığa çıkan YPG-IŞİD işbirliği gibi konulara girme gereği duymadan).

O halde ikinci kategori olarak tanımladığımız antiemperyalist siyaset tarzı üzerinde bir parça daha duralım. Önceden ABD’nin ileri karakolu olarak görev yapan Saddam Hüseyin yönetimine karşı ABD öncülüğündeki koalisyon 1991’de saldırıya geçmiş, ve Irak ordusunun 36. paralelin kuzeyine çıkmasını engellemişti. Bunu, 36. paralelin kuzeyinde de facto bir Kürdistan devletinin oluşturulması izler. Türkiye, 1990’lardaki sağcı hükümetler döneminde ABD’ye çeşitli tavizler vermiş, bir yandan Güneydoğu’da PKK ile çatışırken, diğer yandan Irak’taki Kürdistan’ın kuruluşunu ya izlemiş ya da destek olmuştur (Tansu Çiller hükümetleri bunun bilindik örnekleridir).

1990’ların ortalarından itibaren Türk ordusu ve bürokrasi içinde, sonradan “ulusalcı” diye adlandırılacak gruplar kuvvetlenmiş ve Amerikancı hükümetlerin politikalarını dengelemiştir. Bunu takiben Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyonlar yapılmış, bu operasyonlar Irak ve İran ile koordine edilmiş, nihayet Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne bağımsız Kürdistan “casus belli” yani savaş sebebi olarak kaydedilmiştir. İdaresi boyunca Ecevit hükümeti de ABD’ye birçok kereler taviz vermesine rağmen, bağımsız Kürdistan konusunda son bir direnç gösterdiğinde, ABD’nin bölgede deprem etkisi yaratan müdahalesi geliyor. Ecevit hükümeti düşürülür ve yerine AKP getirilir, takiben Irak’a müdahale edilir ve Saddam Hüseyin idam edilir.

AKP iktidara geldikten sonra, Irak tezkeresi parti genel merkezine rağmen TBMM’de reddedilmiş olsa da, ve bu dönemde TSK ABD’ye kuvvetli bir direniş göstermişse de, AKP Amerikancı siyaset yürüteceğine dair sözler vermiş ve bu sayede iktidarda kalabilmiştir. Bunun sonrası malum, Kürdistan savaş sebebi olmaktan çıkarılır ve Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen AKP, Kürdistan’ın koruyucusu ve kollayıcısı görevi üstlenir. Ardından bu siyasete direnen ulusalcı güçler komplo davalarıyla (Ergenekon, Balyoz vs.) izole ediliyor. Böylece Irak ve Suriye’nin (ve elbette sonrasında Türkiye’nin) bölünme ve bölgede bir kukla devlet oluşturulma sürecine girilmiş olunur.

Irak hâlihazırda bölünmüş gibidir, Suriye için ise işler göründüğü kadar kolay değildir ABD için. Bu sebeple, önce cihatçı gruplar emperyalist merkezler tarafından hareketlendirilmiş (göz yumulmuş, idare edilmiş, havuçlar gösterilmiş, mali destek ve silah verilmiş), Esad diktatör ilan edilmiş ve Suriye’nin ilk aşamada İslamcı siyaset tarafından Kuzey’den bölünme süreci başlamıştır. Evet İslamcı siyaset yenilmelidir. Ama kim yenmelidir, toprakların ve petrol yataklarının egemeni kim olmalıdır? Suriye Arap Ordusu’nu bölgeden uzakta tutan ve Güney’de sınırlayan emperyalist güçler, ardından “Sadece YPG IŞİD’le mücadele ediyor,” “Anarşistler IŞİD’le savaşıyor,” “YPG’nin feminist ordusu var” şeklindeki çeşitli sloganlarla, İslamcılara karşı bu sefer PKK’yı hareketlendirmiş ve malumunuz ağır silahlardan hava desteğine, askeri üslerden havalimanlarına kadar bölgeye yerleşmiştir. Yani ilkin Suriye Ordusu’nun kovulması için İslamcılar, ardından İslamcıların kovulup bölgeyi Amerikan koridoruna dönüştürmek için PKK kullanılmıştır.

Dolayısıyla yukarıda sorulan sorunun iki ayrı cevabı vardır. IŞİD’i kimin yeneceğinin cevabı Amerikan emperyalizmi için “PKK yenecek” şeklindedir; bölgenin antiemperyalist güçleri için ise Suriye’nin galibiyeti ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasıdır. O halde görüyoruz ki, tek başına selefi terörizmin yenilmesi emperyalizmin yenilmesi anlamına gelmiyor. Ama ikinci kategorideki antiemperyalist siyaset, bunu görmezden gelerek, hatta gülünç bir şekilde ilk kategorideki lümpen antiemperyalizm ile dalga geçerek (hangi hakla dalga geçiyorsa?), Amerikan emperyalizminin yanında olmayı antiemperyalizmden saymaktadır. Bölgede 26 yıldır fiilen bulunan ve bağımsız Kürdistan için savaşan ve siyaset yürüten Amerikan imparatorluğunun planlarını, antiemperyalizm diye satmaktadırlar. Bunun ne kadar ilginç bir şey olduğunu gözünüzün önüne getirin. ABD’den 3000 tır ağır silah alan, ABD’ye 8 askeri üs ve 2 havalimanı açan PKK’nın galibiyeti, emperyalizmin yenilgisi olarak sunulmak isteniyor. Kısacası bu kategoridekiler, neyi yapıyorlarsa tam tersini iddia ediyorlar. Çok tuhaf bir yalan söyleme tarzı.

Üçüncü kategori ise şöyle olabilir. Bölgedeki ulus devletlerin bağımsızlığından yana olan, sınırların korunmasını arzulayan, Ortadoğu’da yeni İsrailler istemeyen, bu uğurda hem selefi terörizmin hem PKK’nın yenilmesini isteyen bir antiemperyalist siyaset tarzı. Bu siyaset Atatürk’ün imza attığı Sadabad Paktı’nın güncel bir yinelemesi olduğu gibi, aklı başında herkesin daha ilk bakışta gördüğü şeydir de. Bugün PKK kamplarında ABD bayraklarının dalgalandığı bir sır ya da bir iddia değildir, PKK’ya ABD uçaklarının destek verdiği operasyonlar gizli değildir, Amerikan ağır silahlarını kullanması PKK açısından yüz kızartıcı bir davranış değildir. Bunların hepsi bugün kamuoyunun gözü önündedir. Amerikan ve İngiliz gazetelerinde PKK öne çıkarılmakta, İsrail Genelkurmay’ı bağımsız Kürdistan’ı açık açık desteklemektedir. Bunların tümü, komplo teorisi olarak tanımlanamayacak kadar meydandadır. Bölgede görülmesi en kolay olan şey, yani dev cüssesiyle Amerikan imparatorluğu, YPG’nin yanındadır ve onu “benim kara gücüm” olarak çağırmaktadır. Üstelik bu devin saklanmak için şekilden şekle girmeye de ihtiyacı yoktur.

Tüm kartlar açık oynanırken, antiemperyalist siyasetin sahip olması gereken yön de açık değil midir? Hakiki bir antiemperyalist siyaset, ABD bölgeden kovulmalıdır demelidir, PKK dâhil onun tüm taşeronları yenilmelidir demelidir. Aksi düşünülemez. Öte yandan, kendilerini açık eden sahte antiemperyalist siyaset tarzlarıyla da korkmadan, cesur bir şekilde mücadele etmelidir.

Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER