Osmanlı Devleti ve Alman Emperyalizmi – Rosa Luxemburg

0
14236

Alman sosyalist liderlerinden Rosa Luxemburg tarafından, daha 1915 Nisan’ında yazılan bu yazı, Osmanlı imparatorluğunun kaçınılmaz kaderini önceden görmesi bakımından çok ilginçtir.

Not: Bu yazı daha önce Aydınlık Sosyalist Dergi’nin Aralık 1968 yılında yayınlanan İkinci Sayısında yayınlanmıştır. Dijital ortamda ilk defa yayınlanacak olan bu yazıyı okurlarımız için yayınlıyoruz.

Alman emperyalizminin en önemli faaliyet alanı Türkiye oldu. Alman emperyalizmini Türkiye’ye Deutschebank sürükledi. Bankanın Asya’da çevirdiği muazzam işler, Almanya’nın Doğu politikasının mihrakını teşkil ediyordu. Geçen yüzyılın ikinci yarısı başlangıcında, İzmir demiryollarını inşa ve İzmit’e kadar Anadolu demiryolunun ilk hattını temin ederek, Anadolu Asya’sı ile başta İngiliz sermayesi meşgul oldu. Alman sermayesi rekabet alanına 1888’de girdi. İngilizler tarafından inşa edilmiş olan hattın işletmesini, Kayseri, Konya ve Bursa’ya doğru yol şebekeleriyle İzmit’ten Ankara’ya yeni bir hat inşasını Abdülhamit’ten kopardı. 1899’da Deutschebank ticaret acentelerinden başka Haydarpaşa’da bir liman inşa ve işletmesini, bu limandaki gümrük ve ticaret tekelini de kendi üzerine almayı başardı. Türk hükümeti 1901’de Bağdat büyük tren hattının inşası ve 1907’de Karaviran gölünün kurutulması, Konya Ovası’nın sulanması imtiyazını Alman Bankasına (Deutschebank) verdi.

Bu büyük ve barışçı bir medeniyet eseri, ama madalyonun öteki yüzü, Küçük Asya köylüsünün “barış yoluyla” mahvedilmesidir. Pek tabiidir ki, bu büyük teşebbüsler, dallı budaklı bir genel borçlandırma sistemiyle Deutschebank tarafından finanse edilmektedir. Türkiye devleti Avusturya, Fransız ve İngiliz sermayesinin edebi borçlusu olduğu gibi, Siemens, Gwinner ve Helffenich efendilerin de edebi borçlusu haline geldi. Bu borçlu, yalnız istikrazların faizlerini ödemek için devlet kasalarından hep büyük meblağlar çekmeye mecbur olduğu kadar, bu suretle vücuda getirilmiş olan demiryollarının gayrisafi kazançları için de, teminat vermeye mecburdu.

Burada en modern tesisat ve ulaşım araçları, tamimiyle geri bir durumda olan tabiat ekonomisine, ilkel bir toprak ekonomisine aşılanmaktaydı.

Zaruri olan alış-veriş ve demiryollarının karları, yüzyıllardan beri, Doğunun kör istibdadıyla ezilmiş, ancak köylünün tüketimi için birkaç başak veren bu ekonominin çorak toprağından gelemezdi.

Eğer memleketin kültürel ve iktisadi durumu göz önüne getirilirse, emtia ticareti ve yolcu nakliyatının gelişine imkanları zayıftır.

Kanunen verilmesi zaruri kapitalist karların eksik kalan kısmı, imtiyazlı şirketlere “kilometre başına teminat” adı altında, Türk Devleti tarafından her sene tamamlanıyordu. Avusturya ve Fransız sermayesiyle vücuda getirilen Avrupa Türkiye’sindeki demiryolları bu yolla yapıldı; sonrasında Deutschebank tarafından Asya Türkiye’sinde de aynısı uygulandı.

Türk hükümeti, bu ilave tesisat tesliminin teminatı olarak Duyun-u Umumiye İdare Meclisi denilen Avrupa sermayesinin temsilciliğine Türk Devlet gelirlerinin başlıca kaynağı olan bir takım vilayet aşarını verdi.

1898’den 1919’a kadar Türk Hükümeti, mesela Ankara demiryolunu, Eskişehir-Konya hattı için yuvarlak hesap, 90 milyon franklık tutarını bu suretle ödedi. Avrupa’lı alacaklarına karşı Türk Devleti, her seferinde asırlık vergileri terk ediyordu: Buğday, koyun, ipek vs. gibi.

Aşar, doğrudan doğruya alınmaz; ihtilalden evvelki Fransa’nın meşhur fermiers generaxux’larına benzeyen mültezimler tarafından toplanır. Devlet bu mültezimlere açık arttırma yoluyla, yani en fazla arttırana, peşin ödeme ile her vilayet vergilerinin tahmini hasılatını satar. Bir vilayetin aşarı, bir madrabaz yahut bir alacaklılar grubu tarafından elde edilince, bunlar her kazanın aşarını diğer spekülatörlere satarlar; bu sefer de bu madrabazlar da yeniden hisselerini daha küçük aracılara bırakırlar.

Herkes yapmış olduğu masrafı çıkartmak ve mümkün olan en büyük kazancı toplamak istediğinden, aşar, köylüye yaklaştıkça bir çığ gibi büyümektedir. Mültezim hesaplarında yanıldı mı, zararını köylüden çıkartmaya bakar. Köylü, borçtan mahvolmuş bir halde sabırsızlıkla mahsulünü satabileceği anı bekler. Eğer köylü buğdayını biçtiyse, aşar mülteziminin payını alması için keyfi gelinceye kadar, uzun haftalar beklemek zorundadır.

Aynı zamanda hububat taciri olan mültezim, ürünü çürümek tehlikesiyle karşı karşıya bulunan köylünün ürününü düşük fiyata koparmak için, içinde bulunduğu bu durumdan istifade eder ve gayrimemnunların şikayetine karşı memurların özellikle mahalli idareci olan muhtarın yardımını sağlamayı becerir. Bir vergiler mültezimi bulunmadığı vakit, aşar ürün veya eşya olarak, hükümet tarafından toplanır, ambaralar taşınır, borç tahsisatı olarak kapitalistlere aktarılır. İşte sermayenin uygarlaştırma faaliyeti yoluyla Türkiye’nin iktisadi kalkınmasının iç mekanizması.

Bu mekanizma ile iki sonuca ulaşılıyor. Küçük Asya’nın toprak ekonomisi, Avrupa sermayesinin, her şeyden önce Alman sanayisi ve banka sermayesinin yaratılması ve kar etmesi için çok elverişli soygun alanı oluyor. Bu suretle Almaya’nın Türkiye’deki “nüfuz alanları” gelişiyor, Türkiye’nin siyasi himaye altına alınması için yeni vesile ve fırsatlar veriliyor. Aynı zamanda, köylünün ekonomik yönden sömürülmesinde zorunlu bir alet olan Türk Hükümeti, Alman dış politikasının tabi ve itaatli bir aracı haline geliyor. Daha evvelden Türkiye’nin devlet giderleri, maliyesi, gümrük ve vergi siyaseti, esasen Avrupa’nın denetimi altında bulunuyordu. Alman nüfuzu özellikle askeri teşkilata hakim oldu.

Bundan böyle, Alman emperyalizminin menfaatinin, Türk devletinin vakitsiz bir ihtilalden korunması ve Türkiye devlet iktidarının kuvvetlendirilmesi yönünde olduğu açıktır.

Türkiye’nin yıkılmasının çabuklaştırılması, ülkenin İngiltere, Rusya, İtalya ve Yunanistan arasında paylaştırılmasına yol açacak, bu suretle Almanya’nın bu türlü kendine has özellikleri olan yegane üssü ortadan kalkmış olacaktır. Bu durum aynı zamanda, İngiltere ve Rusya’nın Akdeniz devletleri olarak son derece gelişmesine yol açacaktı.

Bu yüzden evvelce İngilizler tarafından Mısır’ın ve Fransızlar tarafından Fas’ın kemirildiği gibi, Alman kapitali tarafından (Deurschebank, Krupp) iliklerine kadar kemirilmiş olarak Almanya’nın eline olgun bir meyve halinde düşünceye kadar, Türkiye’nin bütünlüğünü ve kullanılışlı bir cihaz olan Türk Devleti’nin varlığını sürdürmek Alman emperyalizmi için önemlidir. Alman emperyalizminin dikkatleri üzerinde toplan sözcüsü Paul Rohrbach açıkçası şöyle demektedir:

“Her taraftan haris komşularla çevrilmiş Türkiye, tercihen, Doğuda toprak menfaatleri olmayan bir devlete dayanmak gereğindedir. Bu devlet Almanya’dır. Bize gelince, Türkiye’nin ortadan kalkmasıyla büyük zarar göreceğiz. Eğer Rusya ve İngiltere, Türkiye’nin başlıca mirasçıları olurlarsa, bu her iki devletin gücünün de bu yolla önemli derecede gelişeceği apaçıktır. Türkiye bize de önemli bir parçanın düşeceği şekilde paylaşılsa bile, bizim için sınırsız güçlükler söz konusudur; zira, İngiltere, Rusya ve bir bakıma da Fransa ve İtalya, gerek denizden ve karadan, gerekse her iki yönden kendi paylarına düşen toprağı savunma ve işgal imkanına sahip olacaktır. Bize gelince, Doğu ile doğrudan doğruya hiç bir bağa sahip değiliz. Bir Alman Anadolu’su yahut bir Alman Mezopotamya’sı, ancak İngiltere ve Fransa, bugünkü siyasi düşünce ve amaçlarından vazgeçmek zorunda kalırsa, yani eğer cihan harbi, Alman menfaatleri yönünde sonuçlandığı takdirde gerçekleşebilecektir.” (Harp ve Alman Politikası)

8 Kasım 1898’de Şam’da Büyük Selahattin Eyyübi’nin gölgesinde, Peygamberin sancağı şerifini ve İslam dünyasını himayesi altına almaya şaşaalı bir şekilde yemin etmiş olan Almanya, kanlı katil Sultan Hamit’in rejimini bütün bir çeyrek asır kuvvetlendirmeye çalıştı; ve Jöntürk rejimi altında kısa bir kararsızlık döneminden sonra, bu yoldaki çalışmalarına devam etti.
Deutschebank’ın çalışmaları yanında, başta Von der Goltz Paşa olduğu halde, Alman öğretmenleri, Türk Ordusunun talim, terbiye ve teşkilatlanmasında görev almışlardı. Ordunun modernleştirilmesi için tabiatıyla Türk köylüsünün sırtına bunaltıcı yükler bindirildi. Bu, Krupp ve Deutschebank’a yeniden parlak iş ufuklarının açılması demekti. Bunun yanında Türk ordusu, Prusya militarizminin emri altında, Akdeniz ve Anadolu’da Alman politikasının dayanak noktası oldu.

Almanya’nın teşebbüsüyle Türkiye’nin diriltilmesinin bir cesedi canlandırmayı denemekten başka bir şey olmadığını Türk İnkılâbının mukadderatı mükemmel şekilde ispat eder. – 1908 İhtilali kastediliyor-

İnkılâbın ilk safhasında, ideolojik unsurun hâkim olduğu ve bu ideolojik unsur, yüksek maksat ve hayallerle ve ilkbahar vaatleriyle doluyken ve Türkiye’deki yenilikleri özünde taşıdığı bir dönemde, Jöntürk hareketi, siyasî dost olarak modern liberal devlet ideali İngiltere’ye yöneliyordu; oysaki uzun seneler boyunca eski sultanın mukaddes rejiminin resmi hamisi olan Almanya, Jön Türklere, hasım gibi geliyordu.

1908 inkılâbı, zahiri olarak Alman Doğu politikasının iflâsıydı ve genellikle şöyle tahlil edildi: Abdülhamit’in hal’i Alman nüfuzunun düşmesidir. İktidar mevkiine gelmiş olan Jöntürkler İktisadî, sosyal ve millî herhangi bir köklü reforma girişmek konusunda yetersizliklerini ortaya koydukları oranda ve gericiliğe meylettikleri oranda, zorunlu olarak ve derhal devletin esaslı dayanakları olan Abdülhamit’in dededen kalma tahakküm metotlarına, yani ezilmiş milletleri birbirine düşürmeye ve köylüyü şarkvarî metodlarla hudutsuz olarak ezmek yoluna döndüler. Bunun içindir ki, bu şiddet rejiminin sun’i olarak muhafazası, “genç Türkiye’nin başlıca endişesi oldu ve dış siyaset alanında da derhal Abdülhamit geleneklerine —Almanya ile ittifaka— dönüldü.”

Türk Devletini parçalayan Arap, Rum, Kürt, Ermeni ve son zamanlarda da Arnavutluk ve Makedonya gibi millî meselelerin çokluğu, İmparatorluğun muhtelif parçalarındaki ekonomik ve sosyal meselelerin farklılığı; civardaki genç Balkan devletlerinin kuvvetli ve canlı kapitalizminin yükselişi yanında, özellikle Türkiye’de, uzun seneler yabancı diplomasi ve yabancı sermayenin çökertici etkisi ve bütün bunların yanında, Türk Devletini canlandırma teşebbüsünün sonuçsuz kalması ve bu harabe yığınını ayakta tutmaya çalışmanın gerici bir teşebbüse müncer olması, uzun zamandan beri herkesçe ve özellikle Alman Sosyal Demokrasisi için tamamıyla bilinen konulardı. Daha önce 1896 senesindeki büyük Girit İsyanı vesilesiyle, parti basınında Doğu meselesi ve Avrupa gericiliğinin bir kalıntısı olarak «Türkiye’nin bütünlüğünün» kesin olarak, reddi ve Marx’ın Kırım Harbi sırasında savunduğu görüşün yeniden incelenmesini gerektiren derin bir münakaşa açılmıştı. Jöntürk rejiminin gerici niteliğini ve dâhilî sosyal verimsizliğini ilk önce sosyal – demokrat basın fark etti. Mahvolmuş olan Türk Devletini yaşayabilir bir hale sokmak için, enerjik askerî öğretmenlerin ve süratli seferberlik maksadıyla stratejik demiryollarının gerektiği görüşü tamamıyla Prusya-varî bir fikir oldu. 1912 yazından itibaren Genç Türk rejimi gerici nitelik kazandı. Yenileşme hareketi, hükümet darbesi, Kanun-u Esasinin kaldırılması, yani Abdülhamit idaresine döndü.

Almanya’nın yetiştirdiği Türk militarizmi, daha ilk Balkan Harbinde perişan oldu ve iflâs etti. Ve Almanya’nın himayesi altında, Türkiye’nin sürüklendiği bugünkü savaş, sonucu ne olursa olsun, Türk İmparatorluğunun kesin olarak yıkılmasına yol açacaktır.

Alman emperyalizminin almış olduğu vaziyet ve onun şahsında Deutschebank’ın çıkarı, Alman İmparatorluğunu Doğu’da başta İngiltere olmak üzere diğer devletlerle çatışmaya soktu. İngiltere, hasmı olan Almanya’ya işlerini terk etmeye mecbur kalmadı; bundan başka, Mezopotamya’daki büyük sermayelerinin kârını da bıraktı. Bunlar, tarafların rızasına dayanan bir hesap neticesinde halloldu. Stratejik demiryollarının inşası ve Alman nüfuzu altında Türk militarizminin kuvvetlenmesi, İngiltere’nin dünya politikasında en hassas noktalarından biri üzerinde gerçekleşti. Bir taraftan Orta Asya’nın, İran’ın, Hint’in, diğer taraftan Mısır’ın yol ağzında.

Rohrbach, “Bağdat Yolu” isimli kitabında şöyle yazıyordu;

“İngiltere, Avrupa’dan, kara üzerinde saldırırsa uğrayabileceği ve vurulabileceği tek yer vardır: Mısır.
Mısır’a inecek darbe ile, İngiltere, yalnız Süveyş Kanalı üzerindeki hakimiyetini, Hindistan ve Asya ile bağını kaybetmekle kalmayacak, belki de Doğu ve Kuzey Afrika’daki topraklarını da kaybedecektir. Mısır’ın Türkiye gibi bir İslâm devleti tarafından zaptı, Hindistan’ın 60 milyon İslâm – İngiliz tebaası üzerinde tehlikeli etkilerde bulunacak, ayrıca Afganistan ve İran’a da tesir icra edebilecektir.
Fakat Türkiye’nin Mısır’ı düşünebilmesi için, Küçük Asya’da ve Suriye’de tamamlanmış bir demiryolu şebekesine sahip olması; Anadolu demiryolunun uzatılması sayesinde, Mezopotamya üzerine gelecek bir İngiliz saldırısını def edebilmesi; ordusunu büyütüp ıslah etmesi ve genel ekonomik durumu ile mâliyesini ilerletmesi şarttır.”

Cihan Harbinin başlangıcında çıkan “Harp ve Alman Politikası” adlı kitabında da diyor ki:

“Bağdat hattı, başlangıçtan beri, İstanbul’u ve Türk İmparatorluğunun stratejik noktalarının Suriye ve Dicle, Fırat üzerinde bulunan vilâyetler ile derhal ilişkisini kurma işini yükümlendi. Tabiî, önceden düşünülmüştü ki, Arabistan ve Suriye’den, kısmen planlanmış olan demiryollarına, kısmen inşa halinde yahut inşası bitmiş olan demiryollarına bağlanan hat, bir Türk-Cermen ittifakı halinde, Türk birliklerini nakletmek imkânını sağlayacaktır. Uygulanması daha basit olan diğer birçok planlarda da Bağdat demiryolu Almanya için siyasî bir hayat sigortası niteliğindedir.”

Alman emperyalizminin yarı resmî sözcüsü bu suretle Alman emperyalizminin şarktaki plan ve maksatlarını açıkça ifade ediyordu.

CEVAP VER