Ulus Devletlere Saldırı ve Ulus Devleti Savunmanın Mecburiyeti – Halil Samet

0
1072

Ayrıcalıkların sadece eşitlikten doğduğu; vatandaşın yönetime, yönetimin halka, halkın da adalete tabi olduğu bir düzen istiyoruz.

(Maximilien François Marie Isidore de Robespierre)

Günümüzde siyasi çatışmaların ve çelişkilerin göbeğinde ulus devletlere yapılan somut ve soyut saldırılar bulunmaktadır. Bu saldırılar 2 farklı yoldan izah edeceğimiz üzere aynı sonucu doğurmak üzere yapılmaktadır. Birinci saldırı “küreselcilik” ikincisi ise “yerelciliktir”. Bu yazıda bu saldırıları anlatıp, cumhuriyeti, ulus-devleti, halkı savunmanın medeniyeti ve insanlığı savunmak olduğunu ortaya koyacağız.

Bilindiği üzere ulus devletler, Fransız İhtilali’nden sonra, belli bir toprak parçasında yaşayan halktan egemenlik meşruiyetini alan devletin, o halkın fertlerini kanuni düzenleme ile eşit yurttaşlar olarak tayin ederek ulusu somutlaştırması ile ortaya çıkmıştır. Ulus devletlerden önce ise toplumun sınıflara ayrıldığı, sınıflar arasında toplumsal, politik ve ekonomik haklar bakımından farklılıkların olduğu, egemenliğin bir kişinin elinde toplandığı feodal dönem mevcuttur. Ulus devletler egemenliklerinin meşruiyet kaynağı olan halkın elinde bir araçtır. Bu araç kullanılarak toplumsal düzen sağlanır, halk tahakküme, sömürüye karşı mücadele eder ve bu mücadele keyfi olmayan kanunlarla sabitlenmiş kurumlarla desteklenir. Bir tarafta devlet toplumsal yaşamı düzenler diğer tarafta halk devleti denetleyerek seçimler veya sivil hareketler aracılığı ile tepkisini ortaya koyar. Diğer bir açıdan devlet egemenliğinin meşruiyetini halktan, halk ise eylemlerinin meşruiyetini devletin kanunlarından alır. Her bir yurttaş toplumsal ve siyasal yaşama katılırken, devlet ile ilişkilerinde, ekonomik tasarruflarında, hayatının, özgürlüğünün ve mülkünün korunmasında kanunlara ve kanunların koruyucusu devlete dayanır ve kanunlar her bir yurttaş için eşittir. Marksist teoride bu devrimlere demokratik devrim denir ve feodal dönemi sona erdirmesi nedeni ile olumlanarak, tarihi diyalektik sürecin bir aşaması olarak ortaya konur.

Burada anlaşılması gereken ilk mesele cumhuriyetçi ulus devletin 2 temeli olduğu: 1- Keyfi olmayan halkçı kanunlar 2- Bu kanunlara dayanan kurumsal yapı.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı neticesinde kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyet Devleti böyle bir ulus devlettir. Kanuni düzenleme ile Türkiye Cumhuriyeti üzerinde yaşayan halk ulus olarak somutlaştırılmış ve toplumsal, politik, ekonomik hakları medeni kanunlarla sabitlenmiştir.

Ulus devleti kısaca izah ettikten sonra artık ulus devlete yapılan saldırıları izah etmeye başlayabiliriz. Öncelikle ve net bir şekilde ortaya koymak gerekir ki ulus devletlere yapılan saldırılar mahiyeti itibari ile devlet yapısını hepten ortadan kaldırmaz. Doğuracakları sonuç devletlerin halk, ulus egemenliği bağlamı sökülerek, halkların sömürüye ve çatışmaya açık hale gelmesi ve devletin güç kullanma tekelinin de bu sömürüde araç olarak kullanılmasıdır.

Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşamasıdır

Küreselleşme olgusunu ele almaya başlamadan önce konuyla ilgisi açısından Lenin’in Marksist yönteme katmış olduğu ve Marksizmin temel prensipleri arasında yerini alan “emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu” tezini incelemek gerekir. Lenin’e göre “Kapitalizm geliştikçe hammadde eksikliği de kendini o denli duyurmaktadır; rekabetin koşulları o denli sertleşmekte, bütün yeryüzünde hammadde kaynakları arama çabaları o denli alevlenmekte, sömürgelere sahip olma savaşımı o denli amansız olmaktadır”
Lenin’in ortaya attığı emperyalizm ve sömürü konseptini iyi anlamak ve günümüze doğru uyarlamak gerekmektedir. Bir defa sömürü “soyut ahlaki açıdan kötü insanların, iyi insanlara acı çektirmesi” demek değildir. Nesnel şartlar içerisinde oluşan bir durumdur. Bazı kötü adamlar gizli mekanlarda oturup insanlara acı çektirmeliyiz, mallarını ellerinden almalıyız demezler. Ekonomik ilişkilerin doğası gereği sermaye gelirlerini artırmaya çalışırlar ve piyasanın bir ahlakı olmadığı için her yolu denerler. İdealist perspektif içerisinde ahlaki bir yargılama varsa da materyalist diyalektik açısından nesnel şartlar ortaya konur. Bu yüzden iyi ve kötü değil sömüren ve sömürülen ayrımı yapılır.

Sömürgecilik ve sömürgeci rekabet sonrası çıkan savaşlar iyi incelendiği zaman devlet ile sermaye sahiplerinin ortak hareket ettiği görülecektir. Öyle ki ulus aşırı seyahatlar ve silahlandırılan birliklerin masrafının büyük bölümü sermaye sahipleri tarafından karşılanmıştır. Yine devletler hem barış dönemi hem de savaş dönemi giderlerini finanse etmek için sermaye sahiplerine faizi ile ödemeyi garanti ederek borçlanmıştır. Böylece hem sermaye sahiplerinin devlet üzerinde etkisi artmış hem de vergi yerine borç vererek sermayelerini artırmaya devam etmişlerdir.

Sermaye sahipleri gelirlerini artırma adına hem hammadde hem de pazar arayışına girmişlerdir. Böylece sömürgecilik faaliyetleri başlamıştır. Sömürgecilik ile beraber rekabet artmıştır. Sermaye gelirlerini artırma ve sermaye biriktirme adına önce emekçilerin gelirlerini kısma yoluna gitmişler ancak işçi ayaklanmaları ve bu yolla elde edilebilecek gelirin oranının düşük olması nedeni ile birbirlerinin sermayesine göz dikmiş, devletleri bu rekabete aracı kılmışlar ve nihayet 1. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Anlaşılması adına tekrar edecek olursak süreç basit bir temele dayanır. Sermaye sahipleri sermaye gelirlerini artırmak ister ve bu isteğin ereği “bütün gelir kaynaklarına sahip olmaktır”. Bu amaca varmanın 3 yolu var: 1- Emekçinin iş yükünü artırmak ve aynı zamanda gelirini düşürmek 2-Diğer sermaye sahiplerini koruyan devletleri ve dayandıkları kaynakları zor kullanarak ele geçirmek 3-İyleştirmeler(teknoloji ve kalifiye eleman yetiştirme) ve rekabet neticesinde rakipleri saf dışı bırakmak. Birinci yol denenmiş emekçiler isyan etmiş, emekçilerin koşulları iyleştirilmiş ve sus payı mukabilinden kaybetmek istemeyecekleri bir durum oluşturulmuştur. İkinci durumda ise sermaye sahipleri arası savaş çıkmış ve savaşların götürüsü beklenen getiriden çok daha yüksek olmuştur. Üçüncü yol ise süreç içerisinde kendiliğinden gelişmiş ve birazdan izah edeceğimiz üzere küreselci politikaların hem teknolojik altyapısını kurmuş hem de insan kaynağı olan kentli orta sınıfın genişlemesine neden olmuştur.

Teknolojinin ve bilimin ilerlemesine bağlı yatırımlarında iyleştirmeler yaparak gelirlerini artıran sermaye sahipleri bu sefer savaş yoluyla değil politik araçlar kullanarak pazarlara girme ve sermayelerini artırma yoluna gitmişlerdir. Geçen 2 dünya savaşından sonra hem savaşların yükü hem de Sovyet’in güçlenmesi nedeniyle emekçilerin isyan edeceği ve Sovyet’in buna destek olacağı korkusuyla sömürgeci devletler arasında bir uzlaşıya gidilerek ortaklık kurulmuştur. NATO bu temelde kurulan bir örgüttür. Soğuk savaş döneminde başta batı blokunda ortaya çıkan güç ABD, dünya savaşının yükü ve Sovyet korkusu nedeniyle paraya ihtiyacı olan ülkelere parasal yardımlar yapmış buna karşılık bu ülkelerde politik baskı uygulamış, istediği ekonomik ve siyasi politikaları dayatmıştır. Örneğin bu amacı gören Fransa 5. Cumhuriyetinin kurucusu General De Gaulle NATO’nun askeri kanadından çekilmiş ve bağımsız bir orduları olması gerektiğini savunmuştur.
Türkiye özelinde gidecek olursak, işçi hareketleri siyasi gerekçelerle bastırılmış ve dolaylı olarak işçilerin emek gelirlerinde artışa engel olunmuştur. Diğer taraftan ilk defa 1954 yılında yürürlüğe giren Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu gibi düzenlemeler ile piyasaya yabancı sermaye girişini teşvik için ayrıcalıklar tanınmış böylece yerli sermaye de darbe yemiş, iç pazardaki payı azalmış ve dışarıya bağımlılık daha fazla artmıştır. Politik baskı kuran, emekçilerin direnişlerini kıran ve kanuni düzenleme ile teşvik alan yabancı sermaye sahibi böylece sermaye gelirini artırma imkanına kavuşmuştur.

Ulus Devletlere Saldırının Birinci Yolu “KÜRESELLEŞME”

Küreselleşmenin soyut tanımları arasında bir netlik ve ortaklık bulunmamakla beraber “bir dünya kültürü yaratılarak farklı coğraflara dağılmış kültürlerin bu ortak kültürle ilişkisi neticesinde ortak kültürün yaygınlaşması” şeklinde toplayabiliriz.

Somut sonuçları itibariyle ulus-devletlerin halka dayanan egemenlikleri ellerinden alınarak, uluslar üstü yapıların hükmü altında bırakılan tek bir dünya toplumu üzerinde ekonomik, hukuki, politik açıdan global normlar ve bu normlara tabi ilişkiler oluşturulması sürecidir.

Küreselci apolojistlerin bir kısmı “gelimiş ülkelerin sermaye sahipleri gelişmemiş ülkelere yatırım yaparak gelişmelerine yardımcı olacak ve eşitsizlikler azalacak, refah artacaktır. Ülkelerin ise yatırım çekmek için siyasi ve ekonomik istikrarı sağlamaları gerekmektedir. Bunun yolu ise liberal demokrasilerden geçer. Böylece liberal demokrasiler gelişecek ve özgürlükler artacaktır” diyorlar. Bu iddialar doğru değildir. Bir defa gelişen ülkelerin tarihi süreçlerine bakıldığı zaman yabancı sermayenin etkisi yok denecek kadar azdır. Batı devletleri gelişme süreçlerinde yabancı sermaye yardımı almamış, sömürgecilikten elde ettikleri gelirle beraber beşeri sermayelerinin yardımı, bilgi ve beceri kapasitelerinin artması nedeniyle gelişmiştir. Yine Japonya, Güney Kore, Çin gibi ülkelerin gelişimi de yabancı yatırımlar değil çok büyük oranda yerli beşeri sermayeleri üzerinden olmuştur. Yine Avrupa’nın en geri kalmış ülkesi iken büyük bir gelişme gösteren Sovyet Rusya’nın gelişiminin yabancı yatırımlar ile olmadığı açıktır. Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakıldığı zaman büyümenin hiç bir dönem yabancı sermaye ile ilişkili olmadığını görmek de mümkündür. Nitekim bugün sermaye sahipleri büyük oranda hali hazırda gelimiş olan ülkelere yatırım yapmaktadırlar. Yapılan yatırımların %55’i ABD ve AB’ye %40,5’i Çin’e yapılmıştır. Geriye kalan yatırımlar ise Brezilya, Türkiye, Hindistan, Rusya gibi ülkelere yapılmaktadır. Bu da çok açık göstermektedir ki bugün gelişmekte olan ülkeler gelen yatırımlara bağlı olarak gelişmemekteler.

Veriler için kaynak: UNCTAD, World Investment Report 2016, 2010 ve 2006.)

En büyük yatırımları çeken ülke Çin’de iş gücünün ucuz olması ile beraber ekonomik ve siyasi istikrarın küreselcilerin iddia ettiği gibi liberal demokrasiden dolayı değil Çin Komünist Partisi’nin mutlak iktidarından kaynaklandığı açıktır. Mao’dan sonra başlayan açık pazar politikaları ve yatırım çekmeyi hedefleyen planlarla bu yatırımları almışlardır. Yine belirtmek gerekir ki bu yatırımların Çin’in gelişmesine önemli bir katkısı olmamıştır. Yatırımı çeken ucuz iş gücü yani beşeri sermayesi ve yine beşeri sermayeyle ilişkili olan bilginin kullanımı ile Çin Malı olarak da bilinen ucuz ürünlerin üretiminin gelişimi sağladığı bilinmektedir. Bir çok mühendislik alanında en büyük çoğunluğun Çinli mühendislerden oluştuğu ve mühendislerinin Çin’in uluslar arası alanda etkili olmasının sebeplerinden biri olduğu söylenebilir. Ayrıca belirtilmelidir ki Çin’de Çin Komünist Partisi ile ilişkileri olan yeni bir zengin sınıfın oluştuğu, eşitsizliğin ciddi oranda arttığı bilinmektedir.

Yine insan haklarının, hukukun ve demokrasilerin gelişim tarihine bakıldığı zaman halkçı entelektüellerin, halk hareketlerinin önemli olduğunu, sermaye sahiplerinin ise menfaatleri doğrultusunda halk hareketleri yanında pozisyon aldığını ve pozisyonun da hiç bir katkısı olmadığını yine menfaatleri doğrultusunda monarşilerin, otoritenin yanında insan haklarını ihlal edecek politikalara destek olduğunu görürüz. Burjuva monarşileri bunun en büyük örneğidir. Liberallerin kendilerini aklamak için sanki piyasanın doğasına aykırıymış gibi ahbap-çavuş kapitalizmi diye uydurdukları kavram da bunun bir başka örneğidir. Gerçekte sermaye menfaati gereği devletin desteğini almak ister ve daha ileri giderek devleti kontrol etmek ister. Yukarıda da anlattığımız gibi sermaye birikimi devletler aracılığı ile sömürgeleştirme ve savaşların sonucudur.

Eklemek gerekir ki eşitsizlikler bakımından iyleşme değil kötüleşme olduğu değişik çalışmalarla ortaya konmuştur. 1. ve 2. dünya savaşları sırasında sermayedarlar aleyhine işleyen süreç nedeniyle emek ve sermaye geliri arasında bir miktar yakınlaşma ve yine savaşan ülkelerin zayıflaması nedeniyle ülkeler arası eşitlik yönünde bir ilerleme mevcutsa da soğuk savaş sonrası eşitsizliklerin yeniden artmaya başladığı görülmektedir. Bu konuda en iyimser tahminler ise yine bilgi ve bilginin kullanımının artması ile yani fiziki sermayenin değil beşeri sermayenin ancak eşitsizliği bir oranda azaltacağı yönündedir. Beşeri sermaye ise ulusal bilincin gelişmesi halinde ulusları zenginleştirir.

Bunların toplamından küreselcilerin iddia ettiği gibi bir durum olmadığını, olamayacağını anlamak mümkündür. Ancak durum bundan çok daha karmaşık ve bizim için tehlikelidir.

Bu meseleyi anlamak için şunları bilmek gerekir:

Doğrudan yatırım yapacak sermayedarın yatırımında yegane amaç maksimum düzeyde kâr etmek ve bu kârın devamlılığını sağlamaktır. Herhangi bir ülkenin gelişmesi sermayenin doğası gereği umurlarında değildir. Kâr etmek için ekonomik ve siyasi istikrar bekledikleri doğrudur ancak ne ekonomik açıdan ne de siyasi açıdan istikrarın kaynağı sermayedar için önemli değildir. Nitekim istikrardan kasıt da genel bir istikrar değil kontrol edebildikleri ekonomik ve siyasi ortamdır. Yine kâr amacıyla bekledikleri diğer şeyler: ucuz iş gücü ile vergi muafiyeti gibi hukuki ayrıcalık ve teşviklerdir.

Sermayedarların en çok korktuğu şey halkın yani emekçilerin gelirlerini artırma, eşitlik istemesidir. Zira sermaye geliri ile emek geliri arasındaki fark açıldıkça(ki gelir artırmanın gerekliliğidir) emekçiler homurdanmaya başlar, talepleri karşılanmadıkça tepkileri artar. Ülkede iktidarda bulunan yönetim ise bu homurdanmaların önüne geçmek için ücretleri artırmaya veya politik baskı kurarak seslerini azaltmaya çalışır ki iktidarlarını sürdürebilsinler. Eğer sermaye sahipleri ücret artırmaya, işçilerin durumunda iyleşmeye yanaşmazlarsa ve iktidar partisi de büyük oranda emekçi halkın oylarına dayanarak iktidara gelmiş ve politik baskı da kuramıyorsa bu defa ortada tek bir ihtimal kalır sermaye sahipleri ile iktidar partisinin çatışması, sermayedarlara büyük cezalar kesilmesi ve nihayet yatırımların kamulaştırılması.

Bunları belirttikten sonra mutlaka kâr etmek, kârlarını uzun süre devam ettirmek ve sermayelerini artırarak yeniden yatırım yapmak için hem siyasi/ekonomik istikrar hem de ucuz iş gücü/hukuki ayrıcalıklar bekleyen sermayedarların izlediği yolu anlamak için politik süreçlere bakmak gerekir.

İktidar olmak isteyen bir parti ya örgütlü bir halk hareketiyle ve devrimci hamlelerle iktidara gelir ya da bir kısım sermayedarın desteğini alması gerekir. Hem seçim giderlerini karşılamak hem seçim sonrası işsizlik oranını azaltmak hem de borçlanarak kamusal giderleri karşılayabilmek için vs. gereklidir bu. Bu noktada madalyonun öteki yüzüne bakarak doğrudan sermayedarlar tarafından planlı bir şekilde desteklenerek, rant için iktidara getirilenlerden bahsetmeye bile gerek yoktur. Sermayedarların desteğini almak isteyen partinin önünde 2 yol vardır:1- İç piyasada kolaylıklar sağlama, vergileri azaltma, işçi ücretlerini azaltma 2- Sermayedarların yabancı ülke piyasalarına girişleri adına yardımcı olma.

Eğer iktidara gelen parti oy oranını artırma adına işçi ücretlerini artırmayı, sosyal devleti ve kamusal yatırımları geliştirmeyi vaad etmişse yöneleceği yer yabancı ülke piyasalarıdır. Diğer taraftan egemen devletlerin ekonomik büyümeleri, sermaye gelirlerindeki artış yavaşlamıştır. Böylece yabancı ülke piyasalarına açılmak her tür politik çizgi için mecburiyet halini almıştır. İşte bu noktadan itibaren küreselcilik hikayesi başlar. Soğuk savaş sırasında başlayan sürecin özünde yatan dinamikler bunlardır.

Küreselci politikaların merkezi ABD politik baskılar, desteklenen darbeler ile yabancı ülkelerde kendi isteklerine cevap verecek olanları iktidara taşımışlardır. İran’da Muhammed Musaddık’a yapılan darbe, Şili’de Allende aleyhine yapılan darbe örnek verilebilir. Her birine bakılacak olursa devrilen iktidarlar millileştirme, kamulaştırma yönelimine sahiptir. Yerlerine gelen yönetimler ise başta ABD olmak üzere yabancı sermayenin doğrudan veya dolaylı girişine izin verecek politikalar izlemişlerdir. Musaddık Anglo-Iranian Oil Company Ltd.’nin işçilerinin durumları ve şirket çalışanı İngilizler’in ayrıcalıklı konumlarına karşı şirketi millileştirme isteği karşısında şirket İran’dan kaçmıştır. Bundan sonra politik baskı için ambargo uygulanmış ve Musaddık petrolü ihraç edecek pazar bulmakta zorlanmış ve ülkenin ekonomik durumu kötüleşmiştir. Daha sonra Musaddık muhalifleri Obama dahil ABD yetkilerinin de kabul ettiği üzere ABD desteği alarak darbe yapmıştır. Bunun bir benzeri son dönemde Venezüela’da yaşanmaktadır. Baskı kurdukları iktidarlar aracılığı ile ülkeye yatırım yapıp, piyasayı kendilerine bağlayan şirketler, iktidarların halk lehine izlemek istedikleri politikaları engelleme adına piyasadan çekilip, ambargo uygulayarak halkı açlığa terk etmektedirler.

Ortadoğuda izlenen politika ise boyut değiştirmiştir. Hangi iktidarları desteklerlerse desteklesinler bir noktadan sonra halkın sesine cevap verilmesini gerektiğini ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi nedeniyle halkın çabucak mobilize olacağının farkında olan küreselciler sabit bir iktidar ve ulus-devlet yerine, görüntüde bir devlet ve parçalanmış bir ulus istemektedirler. Bunun ilk örneğini Irak’ta gördük. Destekledikleri Saddam yönetiminde yabancı şirketler yatırımlar yapmış ancak Saddam’ın İran-Irak savaşı sonrası altına girmiş olduğu yük nedeniyle ekonomik durumu düzeltme politikaları izlemek istemesi karşısında bahaneler üretilerek askeri müdahalede bulunulmuştur. 2003 yılında ise Irak işgal edilerek parçalanmıştır. Bugün Irak petrolleri Exxon Mobile başta olmak üzere talan yapmak için beklemektedir. Bu şirketlerin taleplerine dur diyebilecek güçlü ulusal bir hükümet yoktur. Nitekim savaş sonrası içerde patlayan Işid felaketi nedeniyle bu şirketlerin çekilmesi halinde zaten devlet ekonomik olarak çökecek ve felaketin boyutu artacaktır.

Bu askeri müdahalelerin maliyeti nedeniyle Obama döneminde politika bir defa daha boyut değiştirmiştir. Arap baharının ortaya çıkması bu değişen politik süreçle ilgilidir. Bu defa halkçı ulus-devletlere karşı ulus-altı yapılar, cemaatler vs. desteklenmiş ulusal bilinç parçalandıktan sonra bu cemaatlerin kendi aralarında uzlaşamayacakları böylece daha sonraki bir dönemde şirketlere baskı kuracak, kamulaştırmaya yönelecek bir hükümet kurulamayacağı ve aynı zamanda iç karışıklıklar nedeniyle “barış adı altında” askeri birlik gönderilebileceği, çatışan taraflardan bir grup silahlandırılarak ufak bir menfaat karşılığında sermayeye bağlanacağı ve böylece hem iktidara baskı kurup hem de şirketlerin güvenliğinin sağlanacağı düşünülmüştür.

Girişte vermiş olduğumuz tanımda ifade ettiğimiz üzere halkın kanun ile somut bir ulus haline getirilerek kurulan ulus-devletlerin halkın ihtiyaçlarına cevap verme mecburiyeti karşısında ulusal bilinç parçalanarak ortak bir ekonomik, sosyolojik beklentinin oluşturulması engellenmeye, ülkeye girecek olan dış sermayenin yüksek kârları ve barış adı altında bulunan askerlerin veya desteklenerek silahlandırılanların pozisyonu sorgulanmamaya başlanacaktır. Böylece sömürü katmerlendikçe katmerlenecek, halk ise birbirinin kanını dökecek birbirini köleleştirecektir. Bu sermaye sahibi için önemli değildir, kaynaklara çökmekte, rantını sağlamakta, pazarda istediği kadar gelir artırmaktadır. Sermayedarını memnun ederek iktidarını pekiştiren egemen ülke iktidarı için ise durum gayet iyidir. Sömürge döneminde, sömüren devlet, sömürülen devlet üzerinde kukla iktidar kurmakta ve iç düzeni baskıyla da olsa sağlamaktayken yeni küreselci politikada tam aksi bir düzen izlenmiştir. Mühim olan halkın bir ulus halini alarak bir araya gelmemesi, devlete ve devlet aracılığı ile sermayeye baskı yapmamasıdır. Küreselci politikaların ulus-devletlere saldırısının amacı budur. Bu süreçlerin devamında ülkeler istedikleri şekilde parçalanıp, ulusal bilinç yok olduğunda, parçalardan birinin devletten beklentisi olması halinde diğerine kırdırılacak, toplu olarak değil yalnızca bir kısmının durumu iyleştirilerek istenilen sağlanacak, silahlandırılarak destek verilen gruplar ve bulundulan askerler ile yatırımcılar korunacaktır. Bunun olmaması için ulusal bilincin ve ulus-devletin savunulması gerekmektedir.

Küreselciliğin ve ulus-devlet düşmanlığının en yaygın olduğu sınıf orta sınıftır. Bunun nedeni ekonomik olarak ne yatırım yapma ne de aç kalmama gibi uzun süreli planlarının olmamasıdır. Uluslararası şirketlerde kariyer ve uluslararası seyahat, marka ürünlerden alışveriş gibi kısa süreli taleplerinin olmasıdır. Orta sınıf ekonomik konumu itibari ile sömürüden en son etkilenecek ve en kısa ekonomik planlara sahip sınıf olduğu için ve entelektüel birikimi yüksek olsa da politik bilinci en zayıf sınıf olduğundan küreselci politikaların taşeronudur. Liberal demokrasi talebi de bu sınıftan yükselir ancak neyi talep ettiklerini bilmemektedirler. Ayrıca bu sınıf iş yükü ve stres yoğunluğu, şımarıklık vs. nedeniyle politik hareketler etrafında bir araya girmekte de zorlanır. Ellerinde işçilere göre görüntüde daha iyi bir imkan olduğundan bunu kaybetmek de istemezler. Ayrıca yukarıda ifade ettiğimiz gibi şirketlerin sermaye geliri artırmalarının 3. yolu olan yatırımın iyleştirilmesinde orta sınıfın fertlerinin bilgi ve becerisi önemli olduğundan kendilerini şirket kimliği üzerinden önemli zannederler. Ulusal kimliklerini unutur, hatırlatanlara ise öfke ile saldırırlar. Bugün kürselciliği yıkmanın, ulusal bilinci artırmanın yolu da bu orta sınıfa cumuhuriyetçi, ulus-devlet bilincinin aşılanmasıdır. Bu konuda Türkiye çok şanslıdır çünkü Mustafa Kemal Atatürk bu sınıf tarafından sevilmektedir. Doğru bir politik söylem ile Gazi tekrar bu sınıfın örgütlenmesinde büyük bir önder olarak ortaya konacaktır.

İşin bir başka boyutu ise ulusal bilince post-modern söylemler geliştiren hareketler, feminist, çevreci vs. örgütler ile yersiz yurtsuzlaşma (Deleuze-Guattari), imparatorluk (Hardt-Negri) gibi konseptler ve Foucaultian iktidar sorgulamaları, post-kolonyalist söylence ile saldırılmasıdır. Böylece toplum içerisinde cinsiyet üzerinden, hayvan hakları ve çevreci hareketler ile, etnik kimlikler ile parçalanma sağlanmakta ve ortak hareket ederek gerçek sorunun keşfedilmesi engellenmektedir. Bu fikirler orta sınıf ve orta sınıfa girmeye aday öğrenciler arasında gelişmektedir. Yukarıda izah ettiğimiz üzere politik bilinci zayıf ve ekonomik beklentisi kısa olan bu sınıfın ekonomik ilişkileri sorgulamayarak, ortaya attıkları fikirlerin politik, ekonomik, sosyolojik boyutlarını hesap etmeyerek yıkıcı ayrıştırmalarla yetindikleri görülmektedir. Arkadaş ortamlarında lümpen sohbetlerde kullandıkları çerçevesine hakim olmadıkları fikirler ile günlerini geçirmekte ve baş çelişkiyi, büyük saldırıyı görmemektedirler.

Toparlayacak olursak ne ülkelerin gelişmesi ve özgürleşmesi için yabancı yatırım önemlidir ne de yabancı yatırımcılar için ülkelerin gelişmiş ve özgür olması önemlidir. Egemen devletler önce ulus-devletlere NATO, BM, gibi politik kurumlar aracılığı ile baskı kurulmuş, insan hakları, demokrasi gibi söylemler ile müdahaleler yapılmış, darbeler desteklenmiştir. En sonunda ise hem ulus-altı yapılar cemaatler, örgütler desteklenerek hem orta sınıf başta olmak üzere halk lümpenleştirilip külütürel dezenformasyona sürüklenerek hem post-modern yıkıcı söylemler yaygınlaştırılarak hem de bireycilik propagandası yapılarak ulusal bilince saldırılmış halk parçalanmaya çalışılmıştır. İçinde bulunduğumuz süreç budur.

Ulus Devletlere Saldırının İkinci Yolu “YERELLEŞME”

Yerelleşme kavramının taşıdığı anlamlardan biri, devletin yönetim birimleri ile yerel yönetim birimleri arasındaki işbölümünde, yerel birimlerin ağırlık kazanmasıdır. Günümüzde küreselleşme ile birlikte tartışılan yerelleşme kavramının taşıdığı anlamlardan biri ise, ulus-devlete fazla ihtiyaç duymaksızın, bireylerin ve yerel birimlerin ortak birliktelik duygusu ve kültürü altında kendi kendilerini yönetme yeteneğine kavuşmalarıdır. Bunun temelinde ise etnik kimliklerin ve mikro milliyetçiliğin hareketlendirilmesi yatar. Ulus-devletler yukarıdan ulus üstü yapıların baskısına maruz kalırken aşağıdan da yerel kimliklerin canlanışı ve mikro milliyetçilik hareketleri ile tehdit edilmektedir.

Küreselleşme ile birlikte küresel entelektüel hegemonya, her şeyi dar ve tekil çıkarların güdülmesine indirgeyerek, dikkati mikro düzeydeki sorun ve süreçlere yoğunlaştırmaktadır. Bu yolla gelişmekte olan ülkelerin kendi içlerinde ve birbirleri arasında çatışmalar yaratılmakta, böylece söz konusu ülkelerin daha geniş ve sistematik olan ortak amaç ve sorunlarını gözden kaçırmaları sağlanmış olmaktadır. Yine çatışmaların ortaya çıkardığı problemler millî başarısızlıklar olarak ele alınmakta ve daha geniş ölçekli yapılar ve sistemler sorumluluktan muaf tutulmaktadır. Kalkınma konularına öncelikli dikkat göstermenin reddedilmesi ve onun yerine temel referans olarak ısrarla özelleştirme, parçalama ve farklı düzeyde oyun bölgelerinin ikame edilmesi, gelişmekte olan ülkeleri sistemsel değişim yönünden argüman geliştirmenin temellerinden büyük ölçüde yoksun bırakılmaktadır. Ülkeler kendi nesnel şartlarına odaklanamamkta, kendi politik ekonomik süreçlerini inceleyerek problemleri araştıramamakta, parçalanmış problemlere bütüncül çözümler geliştirememektedir.

Yerelleşmenin bir başka boyutu ise bir önceki kısımda ifade ettiğimiz gibi parçalanan ve çatışma halinde olan grupların kendi başlarına sermaye ile mücadele edemeyecek olması, böyle bir yola girmeleri halinde ise çatıştıkları gruplar üzerinden bastırılmaları imkanıdır. Yine yerel yönetimler hem uluslarası örgütlere hem de sermayeye karşı direnecek güce sahip olamayacaklarından, Irak’ta olduğu gibi parçalanmış yönetimler halkın istekleri doğrultusunda iyleştirme talep ettiklerinde sermaye ile girecekleri çatışmayı göze alamazlar. Ya kolayca yok olacaklardır ya da sermayeye esir olacaklardır. Bugün çok uluslu şirketlerin ekonomik gücü bir çok devletten bile daha yukarıda iken parçalanmış ufak yönetimlerin bunlara karşı direnmesi mümkün değildir. Küreselci sermaye hem yönetimleri kendi kuklaları olarak tutacak hem de onlar eliyle menfaatleri doğrultusunda düzenlemeler yaptıracaktır.

Kültürel olarak da etnik kimlikler, yaratılmaya çalışılan küresel kimlik karşısında direnemez ve yok olurlar. Böylece ne etnik kimlik korunabilir ne de ulusal bilinç. Yine etnik kimlikler ön plana çıkarılara ekonomik sömürü, sınıf bilinci de ortadan kaldırılmış olacak ne ulusal bilinç ne de sınıf bilinci geliştirilemeyecektir.

Bu etnikçi, mikro milliyetçi söylemlerin geliştirilmesi adına batıda multi kültiralist politikalar izlenmeye başlanmıştır. Kültürler arası çatışmalara, uyuşmazlıklara kulaklar tıkanmış, krizler görmezden gelinmiştir. Bunun bir nedeni bu ulus-altı yapıların bulundukları coğrafyalarda etkilerini artırmak diğer nedeni ise kendi ülkelerine iltica edenlerin politik desteğini alarak güçlerini artırmaktır. Bir diğer taraftan egemen devletlerin yurttaşları gelişmekte olan ülkelerin parçalanması karşısında kendi ülkelerinden kaynaklanan sebeplere bakmak yerine etnik grupların sorunlarına, mültecilere odaklanmakta veya tam tersi yönde alt-right mikro milliyetçi hareketler gelişmekte ve çatışmalar çıkmaktadır. Nihayet ulusu parçalanmış ülke ise öylece unutulmakta, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sorun sanki o ülkeden kaynaklanıyormuş düşünülmektedir.

Türkiye’de yerelleşme konusunda talepleri olan PKK/HDP siyaseti bu küresel sömürüye araç olmaktadır. Halklar, eşit vatandaşlık gibi söylemler ile ulusu ayrıştırmakta diğer taraftan feminist, çevreci, post-modernist, sol liberal daireler oluşturarak bu ayrıştırmayı katmerleştirmektedir. Bununla beraber yapıcı, problem çözücü bir ekonomik, politik söylem ise geliştirmemekte yalnızca problemleri ortaya koyarak popülist, romantik bir çerçeve çizmektedir. PKK/HDP siyasetinin talep ettiği gibi yerel yönetimler güçlendirecek olursa sermaye sahipleri buraları çok kolay bir şekilde ele geçireceklerdir. Kürt kimliği üzerine inşa etmek istedikleri politika Türkiye, İran, Irak, Suriye Kürtleri tarafından ortak bir şekilde benimsenmediği gibi bu ülkelerden parçalar kopararak bir devlet kurmak da mümkün değildir. Yalnızca bu ülkelerin ulusal bilinçlerine saldırarak, çatışma yaratılmaktadır. Yine kendilerine yapılan hukuksuzluğu ulusal bir sorun olarak değil etnik bir sorun haline getirerek çözüm yerine çatışma yaratmaktadırlar. PKK/HDP taraftarları Avrupa ve Amerika’da politikacılara destek olmakta bunun karşılığında Türkiye’ye baskı yapmaları için politik gerekçeler sunmakta, lobi yapmaktadır.

SONUÇ

AKP iktidarını destekleyerek iktidara getiren, BOP eşbaşkanlığı görevi veren küresel siyaset, AKP aracılığı ile FETÖ’yü devlet kurumlarına yerleştirmiş ve kurumlarda ulus-devlet bilinci olan Atatürkçü yurttaşları tasfiye etmiş, liberaller aracılığı ile çözüm süreci vs. ile cumhuriyet değerlerine saldırmış ve ulusal bilincin halk nezdinde değerini yitirmesine neden olmuş, PKK/HDP aracılığı ile ülke muhalefetinin önemli bir kısmını ekonomik ve politik açıdan bütüncül düşünmekten koparıp, günlük ve parçalı popülist politik söyleme mahkum etmiştir. Ulusal bilincin parçalandığından emin oldukları anda destekledikleri hükümetin yolsuzluklarını bahane ederek FETÖ eliyle saldırıya geçmiş, darbeye teşebbüs etmişlerdir. Başarılı olmaları halinde islamcı AKP tabanı bir yanda seküler cumhuriyetçiler bir yanda HDP tabanı başka bir yanda paramparça olmuş, sıcak çatışmalara girmiş bir ulus ortaya çıkacak ve yukarıda anlattığımız gibi hem tarafları silahlandırarak etkileri altına alma hem doğrudan askeri müdahale ile ülkede askerlerini bulundurma yoluyla istedikleri yönde bir devlet oluşturacaklardır. Halk ise ilelebet bir araya gelemeyecek, sermayenin sömürüsüne tepki gösteremeyecek, tepki gösterse bile devletin gücü bu tepkileri karşılamaya yetmeyecek, yine çatışma körüklenerek ulusal uzlaşı sağlanamayacaktır. Nitekim bugün de halk bir araya gelemediğinden iktidarın hukuksuzlukları halk tarafından cezalandırılamıyor ve çözüm için NATO vs. müdahalesi bekleniyor.

Bütün anlattıklarımız ortaya koyuyor ki sömürüye, iç çatışmalara karşı halkın ve insanlığın yanında olma tarihsel görevi bizi halkçı ulusal bilinci, cumhuriyetçi ulus-devleti savunmaya sürüklüyor. Bunun için ulusal bilincimizi geliştirmeye, ülkede yaşayan bütün kimliklerin anayasada ifade edilen ulusal çerçevede bir araya gelme, devletimizin kurumlarını yeniden inşaa etme, geçmişte yaşanan problemlere ekonomik, politik bütüncül çözümler üretmek mecburiyetindeyiz. Kalkınmanın yolunun beşeri sermayeden, çok çalışmadan, üretmeden geçtiğini bunun içinde ulusal bir motivasyon gerektiğini bilmek gerekiyor. Eşitsizlikleri azaltma, refahı artırma, hukuku üstün kılmanın yolu ulus-devleti savunmaktan geçmektedir. Tarihsel bir aşama olarak ulus-devletlerden ve modernizmden geriye düşülerek krallar yerine şirketlerin sömürdüğü, hukuki ayrıcalıklara sahip olduğu, etnik kimlikler üzerinden kabileciliğe gidilen bir döneme sürükleniyoruz. Bunu engellemeli, insanlığın geriye gitmesinin önüne geçilmeli ve sömürüye karşı ulusal bilincin üzerine halk ve sınıf bilinci geliştirilerek insanlık ileri götürülmelidir. İşte ulus-devleti, halkı savunma nedenimiz budur.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emperyalizme karşı verdiği mücadelenin bize küreselciliğe karşı mücadelede motivasyon kaynağı olacağını, bunun ulusumuz için büyük bir şans olduğunu unutmamak gerekir. Bugün AKP’ye karşı seküler çerçevede Atatürk’ün arkasına sığınanlar asıl saldırı olan küreselciliğe karşı ulusal bilinç adına Atatürk’ün izinde gitmelidir. Geliştirilmesi gereken politik bilinç budur.

Son olarak: Gayeye varacağız!

Halil Samet

CEVAP VER