Milliyetçilik Üzerine Notlar – Hikmet Aslan

0
322

Bütün toplumlarda olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçilik/ulusçuluk kavramı ve ideolojisi  siyasi gündemin, entelektüel ve akademik çevrelerin ve hayatımızda artık yeri oldukça fazla olan sosyal medyanın en çok konuşulan, üzerinde tartışılan ve hakkında fikir beyan edilen meselelerinden birisi.

Bu yazıda milliyetçiliğin ne olduğu hususunda net bir tanımlama yapacak ve tarihi süreci ayrıntılarıyla ortaya koyacak değiliz, ki zaten henüz milliyetçiliğin tarihsel arka planının nereye dayandığı hususunda bu konunun uzmanları bile uzlaşabilmiş değil. Kimisine göre ulus ve milliyetçilik ezelden beri var olan kavramlar, kimilerine göre  -ki bu daha bilimsel bir yaklaşım- milliyetçilik Batı burjuva devrimlerinin (İngiliz Püriten Devrimi, Fransız Devrimi, Amerikan Bağımsızlık Savaşı), Sanayi Devrimi’nin ve Aydınlanmanın ürünü. Buna göre modern merkezi ulus devletler kuruldu; yani ulus ve milliyetçilik tarihsel bir sürecin ürünleri, günü gelince yıkılacaktır.

Milliyetçiliğin ve ulus devletin kaderinin şu an için ne olduğu meselesi tartışmaların püf noktasını oluşturuyor. 200 yıllık ulus devlet gerçeğinin jeopolitik açıdan anlamı değişebiliyor; tıpkı birçok siyasal kavram gibi milliyetçilik de bulunulan zamana göre, coğrafyaya göre şekil alıyor, farklı şekillerde anlaşılıyor ve uygulanıyor.  Türkiye’de milliyetçilik tartışması geçmişte olduğu gibi bugün de yakıcı bir pozisyonda. Son dönemdeki NATO tartışmaları üzerinden milliyetçilik ve Türkçülük mevzusuna değinmekte fayda var. Buradan yakın tarihimizdeki aydınlar, yazarlar, devrimciler üzerinden örnekler vererek hangi milliyetçiliğin ve hangi milliyetçilerin tam bağımsızlıkçı, sömürüye karşı ve ulusalcı olduğunu tespit etmeye çalışacağız.

Türkiye’de modern anlamda milliyetçiliğin  kökenleri Genç Osmanlılar’a kadar götürülebilir. Şinasi ve Namık Kemal gibi Genç Osmanlılar, vatan kavramının zihinlerde doğumunu sağlamış ve 1923 Türk Devrimi’ne uzanan tarihi çizgide Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet gibi önemli sıçramalar, milliyetçiliği ve ulus devleti beslemiştir. Genç Osmanlılar’daki Osmanlıcılık fikri milliyetçilik fikrinin gelişip serpilmesine engel olmuştur, ki bu durum 1908 Meşrutiyet Devrimi’ni yapan Jön Türkler ve İttihat Terakkiciler’de bile böyledir. Çünkü hala Osmanlıcılık fikri, yani 18 farklı etnik grubun nasıl bir arada tutulup Osmanlı Devleti’nin nasıl tekrardan ayağa kaldırılacağı mevzusu zihinlerde ve gündemlerindedir. Ve yine bir kısmı İslamcılık’ın reçete olabileceğini düşünmektedirler. Ne zaman ki Balkan Savaşları patlayıp Rumeli kaybedildi, işte o zaman devletin kurtuluş yolu olarak görülen Osmanlıcılık tezleri çökmüştür. Bununla birlikte Genç Osmanlılarda ve yine bir kısım İttihatçılar’da önemli ağırlığı olan İslamcılık ideolojisi de iflas etmiştir.

Türkçülük fikri artık entelektüel yazın hayatından çıkıp pratiğe tam anlamıyla dökülmeye başlanmıştır. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp Türkçülük ve milliyetçiliğe, teorisel bağlamda daha çok olmak üzere, önemli katkılarda bulunmuşlardır. Jön Türkler, Gökalp’in Türkçülük fikrinden esinlenip Türk ulusu oluşturmaya niyet etmişlerdir. Tabi ki bu fikriyatı daha sonra Misak-ı Milli esas alınarak Mustafa Kemal gerçekleştirecektir ve ardından Cumhuriyet ilan edilecektir. Çünkü Mustafa Kemal ve Kemalistler kendilerine Montesquieu gibi bir meşrutiyetçiyi değil Rousseau gibi bir cumhuriyetçiyi referans almışlardır.

Görüldüğü üzere Türkiye’de de milliyetçilik ve Türkçülük tarihsel sürecin ürünüdürler; aniden, yoktan var olmamışlardır. Namık Kemaller’le atılan tohumlar, Yusuf Akçura Ziya Gökalp gibi teorisyenlerin önemli katkılarıyla 1919’da başlayan Türk İhtilali sürecinde tam anlamıyla somut karşılık bulmaya başlamıştır. Yusuf Akçura tam da modern devletlerin ihtilallerin ürünü olduğunu derken, Türk Devrimi Yusuf Akçura’yı bir kez daha doğrulamıştır.

Türk milliyetçiliğini dünyadaki birkaç önemli tarihi olay ve akım da fazlaca etkilemiştir. Bunlar en genel çerçevede, Aydınlanma hareketi ve burjuva demokratik devrimler, 19. yüzyılın sonlarında Rusya ve Doğu Avrupa’daki Narodnik (Halkçı) hareketler ve son olarak Sovyet Devrimi’nin ve sosyalizmin etkileridir.

Fransız devrimcilerinin monarka/krala karşı vatanseverliği ve ulus devleti savunmaları Yusuf Akçura ve Ziya Gökalpler’i etkilemiştir. Yine Rus Çarlığı’ndaki Narodnik Hareket (Sosyalist Devrimciler) Yusuf Akçura ve Mustafa Suphi’yi önemli ölçüde etkilemiştir. Türkiye’de Soğuk Savaş ürünü Amerikancı NATO yanlısı ve bizzat CIA-Gladyo provokasyonlarının  silahlı birimleri olan CIA milliyetçilerinin, Türk toplumunun zihnindeki tahriflerine karşı Türkçülük akımının Yusuf Akçuralar’da sol eğilimli ve anti-emperyalist olduğunu ortaya koymak zorundayız. Soğuk Savaş döneminin Amerikan işbirlikçisi, Gladyo tetikçisi ırkçı-milliyetçi oluşumları hala günümüzde etkisini sürdürüyor. Türk milliyetçisi olarak görünüp Batı liberalizminin uşaklığına soyunanlar, Batı’nın ve ABD’nin sivil toplumunun ağında milliyetçilik satanlara karşı sol eğilimli  halkçı Yusuf Akçura’yı, İslamcılık’tan ve Turancılık’tan ayrılıp gerçekçi ulus devlet sınırlarını savunan Ziya Gökalp’i ya da Türk Ocağı kökenli Bakü merkezli TKP kurucularından ve aynı zamanda Türk bolşeviklerden Sultan Galiyev’in yardımcısı Mustafa Suphi’yi savunmak durumundayız.

Soğuk Savaş döneminde sola karşı ABD’nin askerliğini yapan çevreler bugünlerde eski alışkanlıklarından vazgeçmemiş olacaklar ki, NATO’yu savunmak için kırk takla atıyorlar; şu 6-7 Eylül provokasyonlarını yapan, 1960’lı yıllarda ve 70’lerde anti-emperyalist sosyalist Türk devrimcilerini ve 1970’lerin sonu itibariyle başlayıp 1980-90’lar boyunca Kemalist aydınları CIA- süperNATO  destekli İslamcı terör örgütleri eliyle katleden ve mandacı liberallere ve neoliberal sol etnikçi çevrelere özellikle üniversitelerde ve akademide alan açan, AKP ve FETÖ eliyle Türkiye’yi bölünme eşiğine getiren, Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla Türk ordusundaki ulusalcı anti-emperyalist damarı biçmeye kalkan, 15 Temmuz kanlı darbe girişimine kalkışan, Suriye’de PYD-PKK’ya binlerce tırlık silah gönderen ABD ve NATO’yu savunmak için.

Türkiye’de burjuva demokratik devrim yani 1923 Devrimi sıradışı bir iktidar tarafından yapıldı, çünkü burjuva demokratik devrimini burjuvazi değil; Fransız Devrimi’ndeki jakobenlerden esinlenen, Sovyet Devrimi’nin halkçı- kamucu niteliklerinden etkilenen küçük burjuva radikalleri yaptı. Batıdaki demokratik kapitalizmle sonuçlanan devrimci süreçler, feodalizme karşı uluslaşmayı ve ulusal pazarı savunan burjuvazinin zaman içinde gericileşmesi ve emperyalistleşmesi ile birlikte, kendi kendini inkara varan (ki günümüzdeki versiyonu postmodernizm ve neo-ortaçağdır); yani bizzat kendi ürettiği hukuki, siyasi, kültürel ve toplumsal devrimci değerlere saldırmaya başlayan  ve kapitalizmin uluslararası alana yayılarak emperyalistleşmesine yol açan bir rotaya girdi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bunun tipik pratikleri oldu. Artık vatanseverlik, ulusal devlet savunuculuğu, sadece, küçük burjuva radikallerinden başlamak üzere komünistlere uzanan bir spektrumdaki toplumsal grup ve sınıflarının en önemli enstrümanı haline geldi. 18. yüzyılın devrimci ulusçuluğu artık burjuvazinin umrunda değildi, onlara göre artık sıra, dünyanın farklı coğrafyalarının yani hammadde pazarlarının dünya kapitalist sistemine açılmasıydı ki, bunun için emperyalist yayılma ve rekabet hızlandı.

Sovyet Ekim Devrimi’nin ardından Bolşevikler’e ve Rusya’ya saldıran Avrupa savaş koalisyonuna karşı sosyalistler en önde vatan savaşı verdiler. Osmanlı’ya dayatılan Sevr Antlaşması’na karşı Mustafa Kemal ve Kemalistler milliyetçi bayrağı en önde yükselttiler ve Türkiye’nin milli demokratik devriminin önemli bir sıçraması olan 1923 Cumhuriyet Devrimi’ni yaptılar. Ve yine Balkanlar’da 2.Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası ve faşist İtalya’nın yayılmasına karşı sosyalistler en önde anti-emperyalist milliyetçi bayrağı yükselttiler. 2.Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş’ın başlaması ile birlikte özellikle Batı haricindeki toplumlarda milliyetçilik yakıcı hale geldi; iki uç ortaya çıktı: Bir tarafta Üçüncü Dünya ile dayanışma içinde tam bağımsızlıkçı sosyalist ya da sosyalist eğilimli anti-emperyalist milliyetçiler; diğer tarafta ABD’nin, dolayısıyla NATO’nun etekleri altında palazlanan anti-sosyalist, milli kurtuluşçuluk düşmanı CIA milliyetçiliği.

Türkçülük ve Türk milliyetçiliği meselesinde tarihimize dönüp Yusuf Akçura’dan örnek vermek yazının içeriğini ve iddiasını sağlamlaştıracaktır. 1905 Rus Devrimi’nde Rusya’da bulunan Akçura, ulusal burjuvazi ile proletarya sınıfının işbirliğine tanıklık etmiş ve bu durum fikirlerinin şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Bolşevik Devrimi’nden sonra Rusya’daki siyasi oluşumlarla arasına mesafe koyan Akçura’nın, Birinci Dünya Savaşı ve öncesinde Kuzey-Güney Türklüğünün birliği ve siyasal bağımsızlık temelinde ele aldığı Türkçülük anlayışında önemli değişiklikler olmuştur. Bu tarihten itibaren dikkatini daha fazla Türkiye topraklarına çeviren Akçura, Rusya’daki Türk halklarının siyasal mücadelelerinin “kültürel özerklik” talebiyle sınırlandırılmasını doğru bulmuştur.

Türkiye’ye dönüşünden hemen bir ay sonra, 16 Eylül 1919’da Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta Türkçülük anlayışındaki bu ayrışmaya da değinmiştir. Konferansında, Türkçülüğün “demokratik Türkçülük” ve “emperyalist Türkçülük” şeklinde zamanla iki kola ayrıldığını iddia eden Akçura, doğru olanın ve Türkiye’yi kurtuluşa götürecek olanın “demokratik Türkçülük” olduğunu söylemiştir. (Kemal Şenoğlu, Yusuf Akçura: Kemalizm’in İdeoloğu) Bu sebeple Mustafa Kemal’in ve Kemalist hareketin realist ve yayılmacı olmayan vatan hedefi, yani Misak-ı Milli Yusuf Akçura’nın fikirlerinden etkilenmiştir. Mustafa Kemal şöyle diyordu: “Biz muktedir olmadıkları halde, her şeyi yapacaklarını öne süren ve gerçek olmayan amaçlar peşinde koşa sahtekarlar değiliz. Biz bunca düşman kazanmak pahasına da olsa Pan-İslamcılığı izlemedik. Nitekim bu akımı daha başlarken boğmayı düşündük. Pan-Turancılık için de aynı şeyleri yaptık. Bütün mesele nerede yer alacağımızı bilmektir.”

Soğuk Savaş döneminde CIA-Gladyo yapılanmaları olarak ortaya çıkıp sola karşı ABD’nin eteklerinde Turancılık kovalayan milliyetçi çevrelerin bugünkü uzantıları hala var ve Türk milliyetçisi sıfatıyla SOROSvari sivil toplum kuruluşlarında NATO ve ABD yanlısı propagandalar üretiyorlar. Türkiye’nin NATO’dan şu an çıkması halinde derhal yarın Rusya’nın Türkiye’yi işgal edeceği, İran’la dış politikada işbirliği yapmanın yarın şeriata kapı aralayacağı, Suriye’deki Amerikan varlığının haklı olduğu algılarını yaratıyorlar. Özellikle tam bağımsızlık savunucularına karşı, Küreselleşme, AB ve ABD-NATO savunusu çizgisinde ulus devlet düşmanı neo-liberal etnikçilerle, çok kültürlülük ve çok hukukluluk yanlılarıyla aynı safa düşüyorlar.

Doğan Avcıoğlu öncülüğündeki Yön ve Devrim dergilerinin önemli yazarlarından sol Kemalist İlhan Selçuk’un da savunduğu gibi, az gelişmiş ülkelerdeki milliyetçiler kuru nutuklar atmak ve ülkenin kaynaklarını yabancılara peşkeş çekmek yerine tam bağımsızlığı sağlayıp ardından milli ekonomik bağımsızlığı sağlamalıdırlar. Bunu da sağlayacak olanlar, ABD güdümünden çıkmak hususunda asla samimi olmayan İslamcılar, çıkıldığı takdirde Türkiye’nin despot bir doğu toplumu haline geleceğini savunan merkez sağcılar ve NATO’nun Türk ulusu için en güvenli liman olduğunu savunan ve Sivas Kongresi koşullarında mandacı olacak olan milliyetçiler değil; Türk milliyetçiliğinin devrimci köklerinden yani Akçura’dan, Jön Türkler’den ve Kemalizm’den ilham alan milli demokratik devrimcilerdir.

Hikmet Aslan

Yararlanılan Kaynaklar:

İlhan Selçuk, “Milliyetçiliğin Temelleri”, Yön Dergisi sayı 96

Kemal Şenoğlu, Yusuf Akçura: Kemalizmin İdeoloğu, Kaynak Yayınları

Menter Şahinler, Atatürkçülüğün Kökeni, Etkisi ve Güncelliği, Çağdaş Yayınları

Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Kilit Yayınları

CEVAP VER