Küçük Burjuva Radikalizmi ve Üçüncü Dünya – Gizem A. Erdeniz

0
629

Marx’ın ”Avrupa dışında düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermaye haline getirildi.” diyerek özetlediği sömürge politikaları, üçüncü dünya ülkelerinin son 200 yılık karakteristiğini oluşturur. Gerçekten de kıta Avrupası dışında kalan Çin, Hindistan, Kafkaslar,Afrika ve Güney Amerika gibi geniş yelpazedeki coğrafyalar, en az 2 yüzyıl boyunca yoğun bir sömürge faaliyetine maruz kalmıştır. Direkt etkilerini basit tarih okumalarıyla da göreceğimiz bu faaliyetler, yalnızca Avrupa’nın bugünkü refahının kaynağını oluşturmamış, aynı zamanda bahsedilen coğrafyalarda geri dönülmez doğal, kültürel ve ekonomik yaralara sebebiyet vermiştir. Tıpkı Eduardo Galeano’nun Güney Amerika’nın tarihini anlattığı kitabında betimlediği, kesik damarlar gibi.

Bu yazıda anlatmaya çabalayacağım şey, gelişmiş (çoğunlukla kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’dan bahsediyoruz) ve üçüncü dünya ülkeleri arasındaki milliyetçi düşünün neden farklı bir yön izlediğidir. ”Gelişmişlik”, ”milliyetçilik”, ”üçüncü dünya” gibi kavramların ise birebir modern düşünceler çağı ile ilişkisi olduğu görülmektetir, bu nedenle öncelikle bundan bahsetmek yerinde olacak. İnsanlık tarihinde düşünsel bir dönemeci işaret eden modern çağın başlangıcı, bir noktada iki büyük modernist sistemin karşı karşıya gelmesine şahit olmuştur. Her ikisi de kaynağını hümanist ve seküler düşünceden alan liberalizm ve sosyalizm, sistemli biçimde ortaya çıkmalarından itibaren düşünsel alanda rakip olsalar da, esas rekabet,  sosyalist ekonomi sisteminin dünya üzerinde ilk kez bir temsilcisinin ortaya çıkması ile, yani 1917 Rus Bolşevik ihtilali ile kızışmıştır. O güne dek kıta Avrupası genelinde, özellikle doğu Avrupa’da kalan feodal kalıntıları da aşmak üzere olan Avrupa, kapitalist gelişim sürecinde batı Avrupa’nın gerisinde kalan bir diğer emperyalist Rusya’da gerçekleşen devrim ile ekonomik anlamda sosyalizm-kapitalizm ikiliğinin en canlı yaşanacağı yerlerden biri haline gelecektir.

Milliyetçi düşünce ise, kaynağını Batı’daki burjuva demokratik devrimlerinden aldı ve bir yanıyla bu devrimlerin de kaynağını oluşturdu; yani bu ikili arasında birbirini besleyen bir süreç gözlemleyebiliyoruz. Batı devrimlerini muhafazakar dönemece sokan yolun iki önemli faktörü olduğundan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi, gelişmekte olan burjuvazinin, devrimin hemen ertesinde küçük burjuva radikalleri(örneğin Fransa’da, Jakobenler) ayrılarak karşı devrimci güçlerle pazarlığa oturma eğiliminde olmasıdır. Marx ve Engels’in de yazılarında bahsettiği bu durum, devrimin ardından gücünü konsolide etmek gayretinde olan burjuvanın, kendi gücünden kaybetmesini ve hali hazırda yenmiş olduğu güçlere yaşama fırsatı vererek aleyhinde olacak bir proletarya devrimini engellemek adına aldığı önlemdir. Hemen hemen her ülkedeki burjuva devrimi ardından görülecek bu eğilim, benzer şekilde, özgürleşme ideolojisi olarak doğan liberalizmin muhafazakarlık yoluna girmesi sonucunu doğurur.  Liberal burjuva devrimlerini muhafazakarlaştıran ikinci faktör ise, devrimin ardından gelişmesini hızlandıran kapitalist evrimin, gelişimini sürdürebilmesi adına diğer coğrafyalara yayılmasını artırarak, güneş batmayan sömürge imparatorlukları kurmasıdır. Rosa Luxemburg’un Alman İmparatorluğu üzerine yazdığı yazılarda sıkça vurguladığı bu durum, Avrupa’nın birbiri içinde rekabet halinde olan yeni ulus devletlerin hem birbirine üstün gelme çabasının yansıması, hem de bir yandan ülkeye hammadde akıtırken diğer yandan gelişen sanayi için pazar bulma ihtiyacının bir sonucudur. Bu durum, Marx, Engels ve özellikle Lenin’in vurguladığı emperyalist yayılma sürecinin tetikleyicisi sayılır.

Sömürge ülkelerde işbirlikçi olmayan burjuvalar ve milliyetçi düşünce, tıpkı Batı’da olduğu gibi birbirlerine eşlik etmişlerdir. Ancak buradaki en önemli fark, milliyetçi düşüncenin taşıdığı anti-emperyalist özdür. Birçoğu Batılı ülkelerde eğitim alan üçüncü dünyanın siyasi figürleri, öncelikle Batı’nın gelişmişliğinin arkasındaki emperyalist yayılmacılığı kavramada ve kendi ülkelerine has çözüm pratikleri geliştirmekteydi. Büyük bir çoğunluğu komünizmden ziyade radikal sosyal demokrasi/sosyalizm bandına yakın olan bu önderler, ülkelerindeki sorunların birinci kaynağı olarak sömürüye bağlı az gelişmişliği işaret etmişlerdir. Bu önderler arasında  en ünlüsü sayılabilecek olan Sun Yat-sen’dir. Çoğu yazı ve söylevinde anti-emperyalizme vurgu yapan Çin’in kurucu figürü, 1904 yılında yaptığı konuşmasında ”Dünyanın büyük emperyalist güçleri arasında bir tanesi bile yoktur ki, başkalarının topraklarına göz dikmemiş olsun. Dünyanın beş kıtasının kaynakları, beyaz ırk tarafından yutulmuştur” der*. Üç İlke adını verdiği halkçı pratikler ile Sun Yat-sen, ulusal kalkınmayı sağlamak ve halkın refahını sağlamak adına sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum oluşturma idealindedir. Pek çok Batılı düşünür tarafından faşist ideolojinin temelini oluşturduğu iddia edilen bu ideal, kendisinin ifadesiyle, işbirlikçi ve zengin azınlığın diktatörlüğünü yıkarak halkın doğrudan ve mutlak egemenliğini kurmak amacı taşımaktadır. Sun Yat-sen ekonomik düşüncesi, başlangıcında milli bir özel sermaye ile desteklenecek evrimsel bir devletçi pratiktir. 1918’de yazdığı Çin’in Uluslararası Kalkınması kitabında sıklıkla üzerinde durduğu eski sanayi yapılarının ve liman işletmeciliğinin yenilenmesi ve millileştirilmesi, sanayiyi kalkındırmak adına devlet destekli fonlar oluşturulması, demir ve su yollarının yaygınlaştırılması, ülkemizde Kemalist devrimin ardından ilke edinilen ekonomik pratiklere de fazlasıyla benzemektedir.

Çin örneğinde de görüleceği gibi sömürü ülkelerinin radikal küçük burjuvaları, Batı’daki emperyalist çağdaşlarının aksine ülkelerini bağımsızlığa götürecek ekonomik kalkınma yolları aramak amacındadır. Buradaki kalkınma sözcüğünün üzerindeki griliği kaldırmak adına, anti-emperyalist söylemin kalkınma anlayışındaki birincil amacın -liberal iktisat anlayışındaki ekonomik büyümeden farklı olarak- kendine yeten, modern ve işler bir sanayi ve  çözüme kavuşmuş bir toprak rejimi olduğundan bahsedebiliriz. Doğu’nun anti emperyalist milliyetçi önderlerinden bir diğerine Cevahirlal Nehru örnek verilebilir. Gandhi’nin öğrencisi olmasına karşın, onun gibi topyekün sanayileşme karşıtı olmayan Nehru, ülkesinin geri kalmışlığının bir numaralı sorumlusu olarak Batı sömürgeciliğini gösterir. Ona göre, ülkesinin geri kalmışlığı, bir yerlerde gerçekleşen sanayi üretimi değil, kendi ülkesinde gerçekleştirilemeyen sanayileşmedir. Bu açılardan Nehru, kalkınma fikirlerini bizzat milliyetçi bir anti-emperyalist düşünün içine eker.  Zira onun düşüncesinde ulusal kurtuluş mücadelesi sonucunda edinilecek tam bağımsızlık, ancak ve ancak kendine kendine yeter bir ekonomik kalkınma pratiği ile gerçekleşecektir.

Yukarıda örneklerini gördüğümüz üçüncü dünya ülkelerinde küçük burjuva radikalizmi sosyalist ekonomiyi birincil hedef yapmayışları ile sosyal demokrasiye yakın bir profil çiziyor görünümündedir. Oysa bu, gerçeği eğip bükmek olacaktır, zira bu önderlerin sahip olduğu bağımsızlıkçı duruş, Avrupa kökenli hibrit bir siyasi politika olan sosyal demokrasiden, içlerinde bulunan anti-emperyalist kökler nedeniyle fazlasıyla ayrılmaktadır. Oysa sosyal demokrasinin Avrupa merkezli bir politika olmasının kaynağı da, emperyalist sömürü sonucu kıta Avrupası’na akan sermayedir. Yani, yukarıda bahsettiğimiz fırsatını bulduğunda muhafazakar güçlerle anlaşma sağlayan burjuvaziye benzer şekilde sosyal demokrasi, Avrupa’daki sosyalist partilerin burjuvazi ile anlaşarak sosyalizmin muhafazakarlaştığı alternatif bir yoldur. Bu nedenle kökenleri açısından her ikisi de liberalizm ve sosyalizme dayanan sosyal demokrasi ile küçük burjuva radikalizmi, doğaları gereği birbirine taban tabana zıt pratikler içermektedir.

Gizem A. Erdeniz

CEVAP VER