Solzhenitsyn’in Saçtığı Yalanlar – Salih Tüfekçioğlu

0
1347

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin önemli yayınevlerinden İletişim, doğumgünü vesilesiyle Alexandre Solzhenitsyn’i andı. Solzhenistsyn, Batı’daki gerek aşırı sağ çevreler, gerekse liberaller için önemli bir kararakter. Ne de olsa Gulag gerçeğini ortaya koymuş, SSCB’nin katlettiği milyonlarca insanı Batı’ya duyurmuştu. Yazdığı romanlarda ve katıldığı konferanslarda öne sürdüğü iddialar, söz konusu SSCB olunca, Batı tarafından hiç sorgulanmaksızın kabul edilmişti. Ne de olsa komünizm, bir devlet terörü geleneğinin son halkasıydı.

Solzhenitsyn 8 yılını Gulag’da geçirmiş, ardından önce Avrupa’ya sonra ABD’ye yerleşmiş, Franko ve Salazar’ın faşist rejimlerini, bunların yanı sıra Vietnam savaşında ABD’yi desteklemiş ilginç ve pek de masum olmayan bir karakter. Ama yalnız değil. Emperyalist Batı’nın yalan imalat ağındaki önemli bir nokta. Bu ağın nasıl çalıştığı hakkında herkesin az çok fikri var. Batılı emperyalist ülkelerin istihbarat servisleri ve dışişleri, siyasi ve ekonomik olarak yaptırım uygulamak istedikleri ülkeler hakkındaki kara propaganda faaliyetleri için önemli bir kaynak ayırır. Bu kaynak medya, akademi, ve yazarlara doğru silsile şeklinde aktarılır. Birçok gazete, radyo istasyonu, televizyon kanalı, akademinin ve düşünürlerin de desteği ile bir yalanı yüz milyonlarca insana gün içinde defalarca dikte eder. Bunun en son örneği, Suriye’de Esad kendi halkına saldırdı ve 500.000 kişiyi öldürdü şeklinde idi. Ama öncesinde de Irak, Libya, Venezuela ve birçok başka ülke için benzer bir yalan imalatı devreye sokulmuştu.

Bu ağın bizi ilgilendiren kısmı yok mu? Elbette var. 1920’lerden itibaren Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümeti hakkında, Batılı gazetelerde benzer haberler çıkmış, 1940’lardan itibaren yabancı istihbaratların desteği ile ırkçı ve islamcı kesimlerde sistematik bir Kemalizm düşmanlığı pompalanmıştır. Bu amaçla birçok kitap ve sözde tarihi araştırma yayınlanmıştır. Nihayet 2000’lerde Taraf ve Radikal gibi örneklerin de desteği ile yabancı istihbarat servisleri, bu yalanları ele geçirdikleri Türk mahkemelerine kadar taşımış ve Türk ordusunu tasviye sürecine geçilmiştir. Bunun yanı sıra, Ortadoğu’da Batı’nın petro-dolar bekçisi kukla devlet kurulma sürecinde, Türkiye ve Irak hükümetleriyle çatışan gruplar desteklenmiş, yüz yıllık hesaplar açılmış; Türklerin bölgedeki sicilinin soykırımlarla dolu olduğu, Türklerin milyonlarca insanı katlettiği yalanı Batı tarafından hiç durmaksızın dile getirilmiştir. Türkler şu kadar Kürt’ü bu kadar Ermeni’yi öldürdü diyen Orhan Pamuk Nobel ile ödüllendirilmiştir. Ne tesadüf ki, SSCB şu kadar milyon insanı katletti iddiasını öne süren Solzhenitsyn de 1970 yılında Nobel edebiyat madalyası ile ödüllendirilecektir. Bugün içinde bulunduğumuz günlerde dahi, bölgede demografik değişiklikler yapan, Ortadoğu’daki bağımsız ülkelerin sınırlarını petro-dolar bekçiliği amacıyla değiştirmeye yeltenen, ABD’den tonlarca ağır silah alan PKK-PYD, Batı tarafından, özgürlük güçleri, feminist ordu vb. gibi kavramlarla desteklenmektedir.

***

Tüm bunlar ne zaman başladı ve bir ağ görünümünü nasıl aldı? Konu 1930’lara dayanır. Ukrayna’yı Almanya’nın topraklarına katmak isteyen Hitler ve propaganda bakanı Goebbels, SSCB iktidarının Ukrayna’da kasıtlı bir kıtlık çıkardığını ve milyonlarca insanın bu sebeple öldüğünü, bunun bir soykırım olduğunu öne sürerler. Amaçları elbette ki askeri müdahaleyi kamuoyu gözünde meşru kılmaktı. Ancak İngiliz basını iddiaları değersiz bularak fazla öne çıkarmaz. Bunun üzerine Hitler’in ABD’de yaşayan arkadaşı, multi milyoner medya patronu William Hearst’den yardım istenir. Hearst 24 günlük gazete, 12 haftalık gazete ve birçok radyo istasyonunun sahibidir. Almanya’daki bir toplantı ardından, SSCB’nin tetiklediği kasıtlı kıtlık sebebiyle Ukrayna’da 6 milyon insanın öldüğü iddiası, Hearst’in kontrolündeki bütün gazetelerin bütün sayılarında ön sayfadan kamuoyuna duyurulur. Gazetelere ilgili kaynakları Gestapo temin etmektedir. Yayınlar her gün en az 40 milyon insana ulaşmaktadır. Aslında gerçekten de, zengin toprak sahipleri ile SSCB iktidarı arasındaki çatışma sebebiyle tarım üretiminde çeşitli sıkıntılar yaşanmaktaydı. Ancak Ukrayna’daki ölümlere (ölen insanlarını sayısını bilimsel ortaya koyan herhangi bir çalışma günümüzde mevcut değil), kıtlık değil salgın hastalık sebep olmuştu. Henüz antibiyotik çağının başlamadığı bir dönemden söz ediyoruz burada. Benzer bir durum henüz 10 sene önce ABD ve Avrupa’da yaşanmış ve İspanyol gribi salgını 20 milyon insanı öldürmüştü. Ancak o dönemde kimse, ilgili iktidarları kendi halkını öldürmekle suçlamamıştı.

İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra dahi, Ukrayna’daki Bolşevik katliamına dair Nazi propagandası devam eder. Ancak bu sefer MI5 ve CIA bünyesinde. Buradaki en önemli figür Robert Conquest. Conquest, İngiliz istihbarat servisinin IRD bürosunda çalışmaktadır ve mesleği Komünizme yönelik dezenformasyon üretimidir.  Ardından ABD’ye yerleşir ve Stamford üniversitesinde CIA için çalışmaya başlar. Conquest ilk olarak 6 milyon insanın kasten öldürüldüğüne dair Nazi yalanını sahiplenir, Reagen iktidarı döneminde yazdığı kitapta ise bu sayının 15 milyon olduğunu iddia eder. Fakat beklemediği bir şey olur. Kanadalı gazeteci Douglas Tottle ve ABD’li gazeteci Louis Fisher, Conquest’in kitabındaki fotoğrafların Ukrayna’da çekilmediğini ortaya koyar, kaynak kullanımının yanlış olduğunu ispat eder ve dahası Conquest’in Ukrayna muhabiri Thomas Walter’ın Ukrayna’ya hiç ayak basmamış olduğunu belgeleriyle kanıtlar. Bunun yanı sıra, Ukrayna’da 1930’lu yıllarda yüksek hasat oranı elde edildiğine, bu rakamların dönemin SSCB iktidarı tarafından mükemmel olarak nitelendirildiğine, dolayısıyla milyonların ölümüne sebep olacak düzeyde bir kıtlığın hiç yaşanmadığına dair belgelere de ulaşılır; ve bu bilgilerin Conquest tarafından nedense sümenaltı edildiği açıklanır.

Gelelim Conquest ve Solzhenitsyn’in diğer iddialarına. Conquest’e göre 1937 öncesi 5 milyon siyasi tutuklu vardır. 1937-38 tasfiye döneminde buna ilave 7 milyon kişi hapse atılır. Dolayısıyla 1939’da 12 milyon siyasi tutuklu olmalıdır. Adi suçlar da eklendiğinde sayı 30 milyondur. 1930-1953 arasında 12 milyon siyasi tutuklu öldürülmüştür, Ukrayna soykırımındaki 15 milyon da eklendiğinde, Bolşevikler 27 milyon kişiyi öldürmüş olmalıdır. Solzhenitsyn’e göre ise Ukrayna’da 6 milyon insan öldürülmüştür, 1953’e kadar da Bolşevikler her sene en az 1 milyon insanı öldürmüştür. Toplamda hesapladığı sayı 66 milyondur. Conquest ve Solzhenitsyn bu sayıları şöyle hesaplamaktadır: SSCB’nin yıllık nüfus verilerini alırlar, Batı’daki standart bir nüfus artış hızını bu rakamlara uygularlar, ülkenin gerçek durumuna bakmaksızın (savaşlar, erkek nüfusun azlığı, göçler, şehirleşme, doğum oranlarındaki düşüklük, hastalıklar vs..), her sene eksik çıkan sayıyı üst üste toplarlar. Sonuçta çıkan sayıyı, SSCB’nin katlettiği insan hanesine yazarlar. Fakat bu istatistiki yuvarlama ve düzeltmeyi destekleyecek hiçbir gerçek belge sunmazlar. Bu türden hesaplamalar eğer Türkiye’de uygulanacak olsa, cumhuriyetin ilk 30 yılındaki doğurganlık hızını örneğin bugüne uygulamamız, ve her sene birkaç milyon eksik çıkacak rakamı katledilenler hanesine yazmamız gerekirdi. Hiçbir bilimsel karşılığı olmamasına rağmen Conquest ve Solzhenitsyn’in iddiaları yine Batı dünyası tarafından sorgulanmaz.

Batılı emperyalist güçler Solzhenitsyn’e Nobel bile verir. Bütün kamuoyu SSCB’nin suçlarının ortaya çıkışıyla konuyla daha fazla ilgilenir hale gelir. Ta ki Gorbaçov SSCB arşivlerini Batılı gazeteci ve akademisyenlere açana kadar. Herkes daha fazla suç, daha fazla katliam haberi için yanıp tutuşurken, o andan itibaren SSCB’nin yaptığı soykırımlara dair heyecan aniden söner. Çünkü arşivlerden çıkan rakamlar hiç de MI5 ve CIA güdümlü araştırmacıların istediği şekilde değildir. Batılılar konuyla daha fazla ilgilenmek yerine Nazi ve ABD kara propagandalarını tekrar tekrar yayınlamakla yetinir. 1990’lardan itibaren birkaç bağımsız Rus araştırmacı (Zemskov, Dougin, Xlevjuk) tüm arşivi inceler, bu araştırmacıların irtibatta olduğu Batılı araştırmacılar da bağımsız bir gözle arşivlere girerler (Werth, Getty, Rettersporn). Fransız L’Histoie dergisinde ve American Historical Review‘de iki farklı makale yayınlanır. Hiçbir yazar ve dergilerin hakem heyetindeki hiç kimse sosyalist değildir.

Varılan sonuçları özetleyecek olursak. Toplamda 53 çalışma kampı ve 425 Gulag çalışma kolonisi vardır. 1939’da Conquest’in 12 milyonu siyasi olmak üzere 30 milyon tutuklu bulunduğuna dair iddiasının aksine, tüm kamplarda, kolonilerde ve hapishanelerde tutuklu bulunanların sayısı 2 milyondur, ve siyasi tutukluların sayısı 454.000’dir. Hapishanelerdeki tutuklu sayısının erişkin nüfusa oranı % 2.4’dür (bu oran bugün ABD’de % 2.8). Siyasi idam cezalarının çoğu zorunlu çalışmaya çevrilmekte, tecavüz ve cinayet kesinlikle infaz edilmektedir. Cezaevlerinde ölüm oranı senelik ortalama % 4-5’dir. 1941 ve 42 senelerinde 2. dünya savaşı, işgal, kıtlık ve hastalıkların etkisiyle % 18’e kadar çıkmıştır (1942’de 248.000 kişi). Diğer seneler ortalama 30-40 bin kişi civarındadır. 1947’den itibaren savaşın sonlanması ve antibiyotiklerin devreye girmesiyle önce % 2’ye sonra % 1’in altına düşmüştür. 1937-38 tasfiye döneminde Batı’nın iddia ettiği milyonlarca idamın aksine, toplamda ölüm cezası alanların sayısı 100.000’dir ve tam olarak ne kadarının infaz edildiği bilinmemektedir. Tutukluların sadece % 1’i 10 yıldan uzun süre hapiste kalmıştır.

tablo

***

Yalan ağını ve hiç de sosyalist olmayan bilim adamlarının ortaya koyduğu gerçek rakamları verdikten sonra, son olarak neden Solzhenitsyn’in şöhret mertebesine yükseltildiğine bakalım. Aslında tam olarak bir tesadüfün eseridir. Çünkü Solzhenistsyn’in Gulag hakkındaki romanları 1968 ayaklanmaları ve sonrasına rastlar. 1968’e ruhunu veren üçüncü dünya milli demokratik devrimleri ve ardından sosyalist ekonomilerin tesis edilmesi, sağcı basın ve akademi tarafından korkakça izlenmekteyken, Gulag bir kurtarıcı olarak burjuvazinin yardımına koşar. Ama Avrupalı sağ akademisyenlerin ve sol liberallerin Gulag’a bakışı biraz daha karmaşıktır. Çünkü Rus çalışma kamplarıyla ilgili iddialar zaten Solzhenitsyn’den önce birçok Troçkist tarafından öne sürülmüştü. Ortada farklı bir iddia yoktu. Romanların başarısı, konuyu siyasi eleştiriden uzaklaştırmak ve etik eleştiri ortaya koymak isteyen, kişisel dram örneklerini Marksizme karşı kullanmak isteyen akademisyenlerin ilgisi ölçüsünde artacaktır. Aron, Julliard, ve tüm dünyada Amerikan destekli faşist kontr-gerillalardan, ÖSO’ya ve PKK’ya kadar desteğini esirgemeyen Bernard Henri Levy, Gulag kavramının, neoliberal kapitalist sisteme entegre olmayan bütün ülkeler şeklinde genişletilmesini önerir. Artık Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki bütün dünya Gulag’dır, burada yaşayan insanlar dramatik bir şekilde sürekli eziyet çekmektedirler. Buralardaki ulusal hükümetler kendi halklarına karşı suçlar işlemektedirler. Dolayısıyla özgür dünyanın, üçüncü dünyayı bombalaması meşrudur. ABD’nin Vietnam’da, Laos’da, Nikaragua’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de terör estirmesi meşrudur.

Solzhenitsyn, Nazi propagandası ile başlayan ve Amerikan propaganda-terör makinesinde en yetkin hale gelen duruma işaret eder. Neoliberal ekonomik sisteme entegre olmayan her ülke, her sektör, her kara parçası Gulag’dır (sosyalist olmasalar bile). Anti-komünist edebiyatın, anti-Kemalizm ile birleştiği yer de işte burasıdır. Kemalizm ve onun ulusalcı, devletçi ilkeleri, emperyalist sistemin dışına düştüğü için hem Batı’nın gözünde düşmandır, hem de Batılı yalan kampanyalarının hedefidir.

Salih Tüfekçioğlu

Yararlanılan Kaynaklar:

1. Maria Sousa, From Hitler to Hearst, from Conquest to Solzhenitsyn
2. Kristin Ross, Mayıs 68 ve Geriye Kalanlar

CEVAP VER