Milli Demokratik Devrim Stratejisi – Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan

0
2075
Milli Demokratik Devrim Stratejisi, Hareketimizin Çizgisidir 
Emperyalizmin işbirlikçilerinin ortaklığı, halkımızı çağ dışı koşullar altında tutmaktadır.
Şeyhlik vardır Türkiye’de. Doktor nedir bilmeyen yoksul insanlar, onların idrarını içerek, bastıkları toprağı muska yapıp saklayarak, dertlerine derman aramaktadırlar. En küçük şeyh bir düzine köyü mürit edinmiştir kendine. Her şeyhin gücüne orantılı halifeleri vardır. Bunlar kasabalarda otururlar ve faizcilik, tefecilik yaparlar. Halifelere de bağlı düzinelerce çavuş vardır. Çavuşlar hem okur yaşa gelmiş çocuklara okuturlar eski usulle, hem de büyük şeyhin propagandasını yapıp cerhakını toplarlar.
Şeyh Selahaddin, Şeyh Sait’in oğludur. Doğu Anadolu’da yüzlerce köyü kendine mürit edinmiştir. Desteklediği partiye, bir düzineden fazla milletvekili sağlayabilecek güçtedir.
Şeyh Kasım Küfrevi, milletvekilidir. 1965 seçimlerinde YTP’den aday olmuştur, bu partiye iki sandalye sağlamıştır. 1969 seçimlerine GP’den katılmış, tüm oyları da kendisiyle birlikte bu partiye katmıştır.
Adalet Partisi’nin zor günlerde transfer ettiği Ulusoy’lar da bunun bir başka örneğidir.
Toprak ağalığı sorunu herkesçe bilinmektedir. Toprak ağasının emrindeki, eğitimden, sosyal yaşamdan nasibini alamamış köylünün, ağadan bağımsız düşünemeyeceği, hüküm yürütemeyeceği ortadadır.
Türkiye bu çağdışı koşullardan kurtulmadıkça, Süleymancılık, Nurculuk, Şeyhlik, Derebeyi artığı toprak ağalığı ve işbirlikçi sermaye kurumları tasfiye edilmedikçe, DP’ler, AP’ler hep iktidara geleceklerdir. Ve hem de milli iradeyi temsil ettiklerini söyleyeceklerdir.
Gerici emperyalist dışındaki siyasi partiler de, oy kaybı korkusundan bu kurumlara dokunmaktan öcüden korkar gibi korkmaktadırlar.
Mali oligarşinin, emperyalizm-işbirlikçi sermaye ve feodal mütegallibe ittifakı cephesinin, Türkiye’nin kaderine ve tüm azgelişmiş ulusların kaderlerine ördüğü bir ağdır bu. Karşı-devrimci gerici cephe böylesine örgütlüdür. Politikası, sahte demokrasicilik şartlarını sürdürmek ve bu şartlar altında vesayet ve sömürüyü sürdürmek politikasıdır.
Karşı-devrimci cephe bu politikayı sürdürdüğüne göre, devrimci ve millici güçlerin politikası; her ulusal sınıfın, kendi öz siyasi örgütü ve gücüyle orantılı olarak Türkiye’nin gelişimini etkileyebileceği, demokratik düzeni kurma ve bunu başardığı ölçüde tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’yi kurma yolunda mücadeledir.
Gerici üçlü ittifaka karşı koyacak, devrimci potansiyele sahip sınıflar, işçi sınıfı ile, şehir ve köy küçük burjuvazisi ve onun en aktif kesimi olarak asker sivil aydın zümredir. Devrimci sınıfların, başta işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün, önlerine çıkan antidemokratik engelleri aşıp bilinçli ve örgütlü güçler olarak Türkiye’nin tarihi gelişimine damgalarını vurmaları kaçınılmazdır.
İşçi sınıfı ve yoksul köylülük, sınıf bilincine vardığı ölçüde bağımsız ve demokratik Türkiye’nin en tutarlı savunucuları olacaklarından, toplumumuzun gerçek anlamıyla en millici ve demokratik güçleridir de.
Ulusal varlığımızı yok etmek isteyen emperyalizm ve yerli ortaklarına karşı millici ve devrimci sınıfların takip etmeleri gereken milli demokratik devrim stratejisi, hareketimizin çizgisidir. Diğer bir anlamıyla bütün millici sınıf ve tabakaların ortak devrim anlayışı, Milli Kurtuluş Savaşı’nı ve onun başındaki Mustafa Kemal’i yok edici, ortadan kaldırıcı bir düzen kuran, karşı-devrimci gerici ittifaka karşı yapılmış 27 Mayıs İhtilali’nin ve 1961 anayasasının bir devamı ve tamamlayıcısıdır.
Bunun içindir ki bizler, Türkiye toplumunun tarihi geçmişinde sağlam olan ulusal ve devrimci ne varsa onun mirasçısıyız.
Ve bizler, emperyalizmin, yerli işbirlikçilerinin ve onların ittifak kurduğu çağdışı, bilim dışı kurumların tasfiyesinin ancak, tüm yurtsever sınıf ve tabakaların ortak devrim stratejisi olan Milli Demokratik Devrim’le olabileceğine inanıyoruz. Yurdumuzun bu noktaya, çok güç ve zor şartlar altında ulaşabileceğinin de bilincindeyiz. En az, Atatürk’ün kumanda ettiği Milli Kurtuluş Savaşı kadar zor ve çetin. Ama mümkün. Şimdiye kadarki şartlar bizi mücadelemizden yıldırmadı, bundan böyle de yıldırmayacak…
Yarım asır önce bağımsızlık savaşı verdik ve emperyalist ülkeleri dize getirerek bağımsız bir ülke olduk. 1923 yılından sonra Türkiye’yi sömüren, sermayesini dışarıya aktaran bir devlet yoktu. 1923-1939 yılları arasında hiçbir yabancı devlete imtiyaz verilmedi ve üstelik Osmanlı devletinden kalma borçlar ve yabancı şirketlerin imtiyazları kaldırıldı. Tam başarılı olmamasına rağmen, hiçbir yabancı ülkeye imtiyaz verilmeden, tamamen iç kaynak ve imkanlarla yurdun kalkınması için çaba sarf edildi. Fakat 1939 yılından sonra Türkiye, tekrar emperyalist ülkelere avuç açmaya ve 1945’de ise kapılarını açmaya başladı. Ve nihayet 1945 yılından beri Türkiye, Amerikan dolarlarının cirit attığı bir Pazar durumuna geldi. Şimdiye kadar olan savunmamızda Amerika’ya verilen imtiyazları, imzalanan ekonomik, siyasi ve kültürel anlaşmaları inceledik. Gördüğümüz gerçek şudur:
Bu imtiyaz ve antlaşmaları Amerika, silahlarla, atom bombalarıyla kabul ettirmedi. Hepsi belirli kişi ve zümreler tarafından masa başlarında imzalandı. Bu vatan, bunca madenler, Amerikalılara üs olan dağlar ve ulusumuzun onuru, bir avuç satılmış tarafından içki masalarında satıldı.
Bugün bu satılmışlar, yargılama günü gelirse ki gelecektir, suçlu sandalyesine suçun asıl sahibi bu kişiler ve sınıflar oturursa, şunu gözlerimizle görecek, kulaklarımızla işiteceğiz: paraları ve karları uğruna o kadar temkinli ve dikkatli, fakat yurt sevgisinden de o kadar yoksundurlar ki, vatanı bir tek viski kadehine sattıkları olmuştur. Gün gelecek bunu göreceğiz…
Amerika, yurdumuzda bunların varlığı ile ayakta durmaktadır. Bunların varlığına son vermeden Amerika’yı yurttan atmak mümkün değildir. Bunlar var oldukça Amerika da yurdumuzda var olacaktır. Bu yüzden Amerika, Türkiye’deki çıkarlarını teminat altında görmektedir. Bunların satılmışlığı sayesinde Türkiye’de Amerika o kadar güçlüdür ki, istediği zaman iktidar değiştirir, hoşuna gitmeyen bir kişiyi görevinden atmak an meselesidir. Nitekim bunun örnekleri yurdumuzda defalarca görülmüştür. Aynı durum Amerika’nın sömürdüğü bütün yoksul ülkeler için söz konusudur. Gazete ve radyolarda her gün okuyor ve dinliyoruz. Amerika, Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerde sandalye devirir gibi iktidar devirmektedir…
Amerika bu çıkar ve sömürüsünü sürdürmek için her türlü tedbire başvurur. Şayet emrindeki iktidar sömürüsünün devamını sağlayamıyorsa, ekonomik ve politik kriz eşindeyse, onu düşürür halkı kandırmak için yeni bir iktidar getirir. Gelen iktidar ülkeyi kalkındıracağını vaat ederek halkı bir müddet daha soymaya devam eder ve bir müddet sonra da yıpranır, iktidarı başkasına devretmeye mecbur kalır. Bu kandırma ve oyunlarla talan devam eder.
Kısaca, Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye’nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika’nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika, hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye’de Amerika var oldukça toplum kalkınamayacak, fakat büyük zenginler, komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika yurdumuzda var oldukça, kalkınma değil tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır.
Kaynak: THKO Savunma, 68’liler Birliği Vakfı.

CEVAP VER