Avrupa Sermayesine Karşı Türkler (2) – Yusuf Akçura

0
1580

Okuyacağınız yazı, Kaynak Yayınlarının ‘’Yusuf Akçura, Türk Devriminin Programı’’ adlı derleme kitabından alıntı olup, “Vaziyetimiz ve Vazifelerimizden Birisi” başlığıyla Sebilürreşad mecmuasının 18 Haziran 1921 tarihli nüshasında yayınlanmıştır. Yazıyı 2 bölüm halinde yayınlıyoruz.

(İlk bölüm için: Avrupa Sermayesine Karşı Türkler (1) )

Bu neticeler, bugün, artık kör gözlere bile batacak raddeye gelmiştir: Memleketimizin maden servetleri yabancı sermayedarlara mal oldu; memleketimizin kara ve deniz nakliye vasıtaları, demiryolları ve vapurlar tamamen yabancı sermayedarlar elindedir; memleketimizin belli başlı iskelelerinin limanları, sahillerimizin fenerleri yine yabancı sermayedarlar elindedir; memleketimizin belki en önemli bir servet kaynağı olan tütün işi de yabancı sermayedarlar elindedir! Memleketimizde akçe piyasasının mutlak ve müstebit hükümdarı olan sözde Osmanlı Bankası yabancı sermayedarların elindedir; ve nihayet Düyunu Umumiye kuruldu ki, onun vasıtasıyla memleketin gelir kaynaklarından birkaç belli başlısı doğrudan doğruya yabancı sermayedarlarının idaresi altına geçti; ve devletin bağımsızlığının bir kısmı bu suretle zayi olmuş oldu… Efendiler, banka, Reji, Düyunu Umumiye, Avrupa kapitalinin Türkiye iktisadi bağımsızlığını asmak için hazırladığı sehpadır.

Efendiler, efendiler, Düyunu Umumiye’nin bildiğiniz muazzam ve muhteşem binası, tesadüfi olarak, İstanbul’un bağrına ve Babıâli’nin ta tepesine kurulmuş değildir. Bu mahallin seçilmesinde, hatta binanın şekil ve kıyafetinde bile timsali bir mahiyet vardır. Padişah sarayından ve Babıâli’den daha sağlam, daha mükemmel, daha gösterişli olan bu bina, Tanzimat’tan beri Osmanlı Devleti’nin gerçek hükümdarı olan Avrupa kapitalinin, Avrupa sermayesinin yüce hükümdarlık sarayıdır.

Avrupa sermayesinin istilasının neticeleri bu kadar mı? Hayır efendiler, hayır! Bu istiladan dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nda küçük ve orta sanayi hemen hemen kalmadı; Avrupa sermayesiyle temasa gelen şehirlerimizde esnaf adeta kayboldu, dokumacılar, peştemalcılar, sarraçlar, çadırcılar, kazancılar, kılıççılar, kaşıkçılar, fincancılar, tarakçılar… Daha ne bileyim ben, Evliya Çelebi merhumun saydığı birkaç yüz sanat esnafının bugün mesela kaçı mevcuttur? Hele bu gidişle yarına kaçı kalacaktır? Avrupa büyük sermayesi, yani Avrupa fabrika sanayii bunları  devamlı öldürüyor. Zanaat böyle! Yerlilerde büyüyecek ticaret olsun kaldı mı? Meddah hikâyelerinden, ortaoyunlarından öğrendiğimiz Bedestaniler, Asmaaltı ve Mısır Çarşı tüccarları şimdi nerededirler? Eskiden Mısır’a, Tunus’a, hatta Hint’e gemi donatan büyük İslam tacirlerinin yerlerinde bugün kimler var? Yabancılar! Yerli ticaretini de Avrupa büyük sermayesi, Avrupa banka ve şirketleri bitirdi. Bugün şurada gördüğümüz iki üç Osmanlı tüccarı da, nihayet Avrupa sermayedarlarının komisyoncu ve tezgâhtarı değerindediler. Avrupa sermayedarlarının parasıyla bir komisyon karşılığında memleketten ham eşya alır, gönderirler; Avrupa sermayedarlarının fabika mamüllerini dükkânlarında satıp, bir komisyon alırlar; diğer tabirle tezgâhtarlık ücreti alırlar… Bağımsız tüccarımız, Avrupa sermayesinde, Avrupa banka, fabrika ve ticaretgâhlarına haraç vermeyen tüccarımız hiç kalmamış mıdır? Son zamanlarda yabancı sermayesi, yegâne iktisadi temelimiz olan yerimize, yurdumuza, ana toprağımıza da taarruz ediyor: İstanbul’da sahil şehirlerinde emlak ve akar, Müslümanlar elinden, gün geçtikçe artan süratle, yabancılar eline geçiyor. Küçük sanayi, Avrupa büyük sanayii tarafından yutulurken, hiç olmazsa çiftçilerimiz, çobanlarımız kazandı mı, onlar zenginleşti mi? Hayır! Anadolu’nun, büyük bir mera ve çiftlik  olan Anadolu’nun bugünkü haline, toprağı işleyen ve hayvan yetiştiren köylü sınıfının fakirlik derecesine bir bakınız!

Efendiler, izah ettiğimiz üzere sanattan, esnaflıktan, ticaretten, yerden yurttan mahrum kalan ahalimiz ne oluyor? Ne olacak, gündelikçi, yani aldığı gündelikle, aylıkla geçinen memur, asker, işçi, amele, hademe, hamal, ırgat… Kısacası yeni gün, yeni rızk diye günü gününe kazanıp yaşayan, yeni tabirle proleter…

Gerçi efendiler, büyük sermayenin Avrupa’da oluşumu da küçük ve orta sermaye sahiplerinin büsbütün sermayesiz kalmalarıyla neticelenmiştir. Lakin orada, küçük ve orta sermayedarların elinden çıkan servet, yine memlekette kalmış, bir kısım vatandaşlardan diğer bir kısım, sınırlı miktar vatandaşlara intikal etmiştir. Bizde büyük kısmı memleketten çıkmış, yabancı büyük sermayedarların sermayesini şişirmiştir. Biz memleketin seneden seneye fakirleştiğini görüyoruz, söylüyoruz ve buna yanıp yakılıyoruz ve bunun sebeplerini araştırıyoruz. Memleketin seneden seneye fakirleşmesinin en önemli sebebi, kanaatimce yabancı sermayesinin memleketimize girip faiz ve temettü yoluyla bağımsız sanayi ve ticaretimizi  imha suretiyle milli servetimizi çekmesi ve emmesi olmuştur. Avrupa sermayesi yerlileri soyup soğana çevirerek sanatsız, sermayesiz, yersiz yurtsuz bırakmak gayesine tamamen ermek istiyor; çünkü bu halde yerliler, ucuz ucuz, ancak boğaz tokluğuna çalıştırılabilen bir nevi iş hayvanı olacaktır.

İşte efendiler, bunun için biraz evvel demiştim ki Osmanlı İmparatorluğu’na yabancı sermayesinin girmesi, Osmanlı tarihinde çok önemli bir olgudur; şimdi 15-20 dakikadır yaptığım açıklamalardan sonra ilave ediyorum ki, önemli olduğu kadar da elem verici bir vakadır. Devletimizin, milletimizin başına gelen en büyük felaketler Avrupa sermayesi yüzündendir. Avrupa sermayesinin girmesinden itibarendir ki, Osmanlı saltanatı pek süratle dağılmaya yüz tutmuş, yok olma uçurumuna dev adımlarıyla yürümeye başlamıştır.

Efendiler, yakın zamanlara kadar Tanzimat’a “Tanzimat-ı Hayriye” deniliyordu: Tanzimat’ın yaptıkları hayırlı ve mukaddesti; Tanzimat’a dil değdirmek ilerleme karşıtlığı, mürtecilik sayılıyordu. Fakat birkaç seneden beri, Tanzimat’ın, yani Babıâli’nin Avrupa sermayesine tabi olduğu ve hizmet ettiği devrenin kültürel ve siyasi icraatı haklı ve ikna edici bir surette eleştirile eleştirile, Tanzimat etkenlerini ve icraatlerini eleştirmeye de vakit gelmiştir. İşte ben efendiler, bu kırık dökük değerlendirmelerimle buna başlamak cüretinde bulunuyorum. Ve hiç şüphe etmiyorum ki, birkaç sene sonra Tanzimat’ın iktisadi ve milli sahada yaptıklarının da, tıpkı siyasi ve kültürel icraatı gibi, Osmanlı Devleti’ne ve bilhassa Türk milletine faydalı olmadığı apaçık hakikatlerden sayılacaktır.

Tanzimat efendiler, Doğu meselesinin iktisadi evresinde Avrupa’nın Osmanlı Devleti aleyhine kullandığı en öldürücü silah olmuştur: Sırf sermaye ile ve bu devrede sermayenin iki itaatkâr hizmetçisi mahiyetinde olan kültür ve siyaset ile, evvelleri harp ve siyasetle nail olduğundan daha çok kazanmıştır. Haçlıların bu bilmem kaçıncı seferinde İslam ehli üzerine havale ettiği bu yeni zehirli silah, yani sermaye, yalnız siyasi bağımsızlığı, milli hâkimiyeti değil, yalnız dini ve milliyeti değil, geçim vasıtalarını kökünden kesiyor ve bu suretle Müslümanların hayatına, varlığına taarruz ediyordu. Tam başarı halinde, Doğu’nun ahalisi Avrupalıların kul ve kölesi olacaktı; Avrupa, Doğu, İslami Doğu’yu ruhsuz bir ceset haline getirecek, istediği gibi kullanacaktı. Bağımsız geçim vasıtaları olmayan insanlar, rızklarını dağıtan kimselerin her türlü emel ve fikirlerine boyun eğmeye, tam itaatle itaat etmeye mecburdurlar. Aç insanlar yumuşak hamur gibi istenilen şekil ve kıyafete sokulabilir… Doğu meselesinin iktisadi safhasında, Avrupa, Doğu’yu, tam canını alacak noktadan, midesinden yakalamıştı. eğer başarılı olsaydı, artık Doğu meselesi tamamen ve katiyen halledilmiş olacaktı…

***

Lakin efendiler, Allah’a bin şükür olsun ki, Doğu’ya musallat olanlar, kendi aralarında uyuşamadılar. her biri en yağlı parçayı kapmak istedi, Doğu’yu dostçasına paylaşamamak yüzünden birbirlerine girdiler. Harbi Umumi çıktı, Harbi Umumi’ye dahil olmuş milletlerin zenginleri ve fakirleri mağlubiyetin zararlarını, galibiyetin faydalarını bölüşmekte uyuşamadılar ve işte bundan hâlâ devam eden toplumsal buhran doğdu.

Efendiler, bugünkü Hıristiyan Avrupa, 1600, 1700 sene evvelki putperest Avrupa’ya çok benziyor: İçinde toplumsal ihtilal kazanı kaynıyor, etrafında zulmünden bıkmış bütün bir dünya ayaklanarak intikam almaya hazırlanıyor… Dünya çapındaki Roma hâkimiyetinin son devreleri de böyle değil miydi? İçinde İsrailoğulları’nın dehasından doğan ve hayatta kahrolmuşların hakkını müdafaa eden yeni bir mezhep, Hıristiyanlık, o muazzam be mağrur medeniyeti ta temelinden sarsmış, hariçte Roma’ya mahkûm kavimler ve milletler kalkıp sarsılan binayı yıkmıştı.

Zamanımız Avrupa’sının da dünya hâkimiyeti devresi artık geçmek üzeredir: Diğer birçok tarihi devirler gibi! Şair Âkif’in dediği gibi, medeniyet canavarının artık yalnız tek bir dişi kalmıştır.

Bununla beraber gaddar ve riyakâr Avrupa’nın Doğu üzerine çektiği karanlık silah henüz elinden düşmüş değildir. Cihan Harbi’nin galipleri bu sefer Doğu’yu, Osmanlı İmparatorluğu’nu sırf kendi aralarında paylaşmaya kalkıştılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasının fiili hatlarını, İtilaf devletlerinin Mütarake’yi takip eden siyasi ve askeri icraatlarında, işgal ve taarruzlarında görüyoruz. Bu paylaşımın teorik hatlarını da Sevr Antlaşması’nda ve ona ekli “Accrod triartite” (Üçlü anlaşma) denilen paylaşım mukavelenamesine milli Türk hükümetinin imzasını attırabilmektir. Hamd olsun şimdiye kadar zorla bir şey kazanamayan düşmanlarımız, hileyle de bir şey koparamadılar. Büyük Millet Meclisi açıktan açığa yahut dost maskesi altında düşmanlık eden İtilaf devletlerinin uzattığı Sevr Antlaşması’nın yağlı halkasına milletin başını geçirtmedi; Fransız, İtalyan mukavelelerinin yemli ağına da memleketin parçalarını kaptırmadı… Lakin efendiler, bir an hatıramızdan çıkarmayalım ki, düşmanlarımızın askeri ve siyasi taarruzları, yani kuvvetle üzerimize saldırışları, hileyle bizi kandırmaya uğraşışları henüz devam ediyor; başarı ümitlerini tamamen kaybedinceye değin de devam edecektir. İşte efendiler, bugünkü vaziyet!

Bugünkü vaziyetin kilit taşı Batı Cephesidir. Zamanımızın Haçlı muharebeleri, bugün, 800 sene evvel olduğu gibi, Sakarya vadisinin etrafına toplanmıştır. 800 sene evveli Sakarya vadisinde Haçlılara başarıyla karşı koyan Kılıçarslan’ın Selçukîleri, yani Anadolu Türkleri yerinde, bugün İsmet Paşa’nın Osmanlıları, yani yine Anadolu Türkleri bulunuyor. Tarih asırlar ölçen koca pergeliyle, İnönü muharebelerinin büyüklüğünü takdir edecektir. Biz, belki bugün, bu müdafaanın kıymet derecesini hakkıyla tahmin edemiyoruz; belki bugün Sakarya vadisinde, İnönü kayalıklarında yalnız Türkiye’nin değil, yalnız İslam âleminin de değil, bütün Doğu’nun, dolayısıyla bütün Avrupa’nın ve dolayısıyla bütün âdemoğullarının gelecekteki hayatına tesir edecek çok muazzam bir tarihi vaka cereyan ettiğini kavrayamıyoruz.

Efendiler, insaflı düşmanlarımız bile inkâr edemiyor ki, bu harpte hak bizim tarafımızdadır. Osmanlı Türkleri Cihan Cengi’nin başından beri sırf haklarını müdafaa ediyorlar. Gayemiz, halis ve mutlak hak bakımından tamamen haklıdır. Hak, galip gelmekte gecikebilir; lakin en nihayetinde mutlaka galiptir. Emellerimize muhakkak nail olacağız. Zaten son vakalar bunu ispat etmiyor mu? Mucizeler gösteren Batı ordumuzun başarılarında Hakk’ın eserini görmemek mümkün mü? Dün yunan müfrezeleri Doğu’ya yayılan Batı gaspçılarının öncü kuvvetleriydi. Bugün Hakk’ın iradesiyle artçı müfrezeleri haline geçmiştir. Bugün, Osmanlı Türk ordularını, hakkını isteyen Doğu’nun müdafaa mevziini tutmuştur; pek yakında yine Hakk’ın iradesiyle saldırgana karşı müdafaaya öncü kuvvetleri olacaktır.

***

Efendiler, bu büyük cihatta bütün Müslümanların, bütün Türklerin seferberliğiyle emellerin gayesi elde edilecektir. Zulmü, istilayı, tahribatı, imhayı temsil eden Haçlılara karşı, hak namına, hak müdafaasına bütün Müslümanların iştiraki farzdır. Hazreti Peygamber hadisi şeriflerinden birinde “Zulme karşı elinizle, ona da muktedir olamazsanız dilinizle, hiç değilse kalbinizle karşı koyunuz!” buyuruyorlar. İşte efendiler, bugünkü vaziyette Müslümanların, Türkler’in birçok vazifelerinden birisi, belki de birincisi budur: Zulme, yani istilacı Haçlılara, yani Doğu’yu yutmak, bitirmek isteyen Avrupa emperyalistlerine karşı ellei malla, kalple karşı koymak, zulmüm istilasını bu vasıtalardan birisiyle def’e uğraşmak.

Milletin en güzide evladı, oradakiler, İnönü kayalıklarında Dumlupınar yamaçlarında her türlü sıkıntı ve zahmetlere göğüs geren, hiçbir türlü tehlikeden yıkılmayan kahramanlardır; bunlar zulme karşı Peygamberlerimizin birinci buyruğunu tutuyor, elleriyle, yani canlarıyla, bedenleriyle savaşıyorlar. Ve ebedi şan onlarındır.

Efendiler, canla değilse, malla, dille, kalple zulmü def’e çalışmak vazifesi bizlere, cephe gerisinde kalanlara düşüyor. Cephede mevzi tutmak şerefine nail olamayan bizler, hepimiz bu ikinci derecedeki vazifeleri hakkıyla yerine getirmeliyiz; bunu din, milliyet, hamiyet, ırz, namus ve haysiyet, hatta menfaat, şahsi menfaat bile emrediyor. Evet, bu mukaddes dini ve milli vazifeyi yerine getirmek, şahsi menfaatler bakımından bile farzdır.

Öyle değil mi, ey burada cephe gerisinde kalanlar ve cephenin kanla sıvalı insan göğüslerinden kurulmuş sağlam kalesi arkasında bağımsızlık ve refahla yaşayanlar! İsterseniz bir an için Resulullah’ın emrini unutunuz, dini ve milli kutsal vazifeleri unutunuz, sırf şahsi menfaatinizi, sırf kendinizi, tatlı canınızı, rahat yaşayışınızı düşününüz!

Soruyorum, ey tüccar efendi! Ankara’nın en eski, kâgir kervansaraylarından birinin korunaklı avlusu içinde, demir kapılı mağazada büyük ticaret eden zengin tüccar efendi! Elinde birkaç yüz vagon buğdayın, birkaç bin kantar tiftik ve yapağın var, âlâ! bir müddettir bunları istediğin gibi satamadığın için biraz mustaripsin, yazık! Lakin, Balıkesir’deki, Bandırma’daki, Bursa’daki, Gördes’teki tüccar arkadaşlarının başlarını geleni işitip teselli bulmuyor musun? Allah’a şükür, senin buğdayını bedava alıp, Yunan Kralı Konstantin’in ordusuna ekmek pişirmediler; senin tiftiğine, yapağına bedava el koyup, düşman ordusu fertlerine elbiselik dokutturmadılar… Evinin yanı başındaki sevimli minareden beş vakitte ezan sesi dinleyerek ailenin içinde rahat rahat yiyor, içiyor, uyuyor, kalkıyorsun… Bilmem  hangi Yunan generali aleyhine suikast tertip etmiş diye evini barkını dağıtıp, emlak ve mallarını gasp edip, kendini zindana atmadılar. İşte efendi, bu hayatını, bu refahını,  sen ancak ve ancak İnönü’de, Dumlupınar’da kanlarını, canlarını esirgemeyen din kardeşlerinin, o emsalsiz Mehmetçiklerin o nihayetsiz bahadırlıklarına borçlusun! Ey zengin tüccar efendi! Senin malını, canını, hanın taş duvarları değil, mağazanın koca demir kapı ve kilitleri de değil, asla değil, o Mehmetçiğin demir bedeni, çelik ruhu koruyor. Bunu iyi bil ve hiç hatırından çıkarma! Ey mebus efendi! Sende bil ki, bugün bağımsız bir milletin hâkim kuvvetinden bir parçasını nefsinde temsil eden bir zat sıfatıyla Mebusan konağında hükümran oluyorsan, bunu temin eden kanunlar, senin mürekkep ve kaleminden ziyade, Mehmetçiğin Kan ve süngüsüyle yazılmaktadır.

Ey vekil bey! Gündüz koca nezaret masasının önünde oturarak emre ve yasaklamaya muktedir isen, akşamları, emek ve hizmetinin verdiği hakka dayanarak besili tıknaz atların latif tırısıyla bağdaki köşküne gidip, akan suların ninni gibi çağıltısını dinleyerek uykuya dalabiliyorsan, bütün o hizmet ve bu istirharat demlerinde bir an hatırından çıkarma ki, varlığının temeli Mehmetçiklerin bedenidir.

Ey bu sözleri söyleyen! Sen de milli bağımsızlık ve fikri hürriyet zevkinin bahşettiği sarhoşlukla doğru-yanlış, fakat serbest nutuk söylerken, geçen gün çıktığın İstanbul’u bir hatırla! Unutma ki, bağımsızlık ve hürriyetin dayanağı, muharebedekilerin azmi, kahramanlığı, fedakârlığıdır. İnönü’nde kahramanlar seddi olmasa, sen burada Haçlı Seferlerinden hiç bahsedebilir miydin?

İşte efendiler, kim olursak olalım, vekil, mebus, tacir, konferansçı, hepimizin maddi ve manevi hayatımız, harp cephesine bağlıdır; can evimiz İnönü’dür. Bu halde o büyük vatan mihrabı  önünde her şeyimizi kurban etmeliyiz; Peygamberin emrettiği vazifeleri tamamen yerine getirmeliyiz. Ben burada o vazifelerin yalnız bir türünden bahisle hayli uzun süren sözümü kesmek istiyorum: Efendiler, milletin en güzide, en aziz, en fedakâr evladı din ve vatan uğrunda cephede düşmanla çarpışanlar ise, bunların içinde en ileri gelenler de, o uğurda canlarını verenler, şehit olup Allah’a kavuşanlardır. Bunlar güzidelerin güzidesi, azizlerin azizi, fedakârların fedakârıdır. Bu halde vazifelerimizin de en birincisi işte bu şehitlerin, bizim hayat ve saadetimizi, hürriyet ve bağımsızlığımızı temin etmek için canlarını esirgemeyen muazzez şehitlerimizin çoluk çocuklarının hayatlarını temin etmek için malımızı esirgememektir.

Can yerine mal! Hiç değilse bu kadarını yapmalıyız! Yapmalıyız ki, muhterem şehitlerin ruhu, cennete doğru uçup giderken, müşfik eşini, sevgili çocuklarını düşünüp mustarip olmasın ve bizim kadirbilmezliğimize, nankörlüğümüze lanet etmesin.

İşte efendiler, bu müsamere, bu önemli vazifemizi yerine getirmeye teşvik ve aracılık edecek Hilali Ahmer kadınlar şubesinin ilk müsameresidir. Bununla cephe gerisi vazifelerinden en insani, en ulvi bir vazifenin yerine getirilmesine başlanılmış oluyor. Lakin efendiler, bu hayırlı işte gerçek başarı hepimizin ciddi gayretine bağlıdır. Gayretimiz, fedakârlığımız, büyüklük ve öneminin anlatmaya uğraştığım vaziyetimizle orantılı olmalıdır. Onun için hepinize burada bulunan ve bulunmayanlara, fakir ve zenginlere, fakat bilhassa zenginlere hitap ediyorum: Cephedeki kardeşlerinizin insanüstü fedakârlıklarına müstahak olduğunuzu ispat ediniz: Sizin uğrunuzda ölenlerin kadınlarını, çocuklarını ölmekten ve eğitim ve öğretimsiz kalmaktan koruyacak kadar olsun, mürüvvet gösteriniz!

CEVAP VER