Savaşlarda Çıraklık – Salih Tüfekçioğlu

0
486

Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam”ın sonunda küçük çiftlik evinin kenarından akan pınarın başına oturur. Senelerce aradığı ve nihayet bulduğu su, ne ulaşılması güç bir hedef, ne de çok geçmişte kalan bir çocukluk anısıdır. İşte hepsi bu sudur. Kayalara çarpa çarpa ilerleyip yolunu açan, zaman zaman kabarıp taşan, bazense gerileyen; hem toprakta yaşamı oluşturan hem yeri geldiğinde kendi yarattıklarını boğup öldüren bu devamlı hareket ve çatışma.

Bu su ona unutulmuş bir şeyi hatırlatmaz, kayıp bir hakikati de gözler önüne sermez. Yitip giden değil aksine direnen bir şeyin farkındalığını verir ona. Ömrünün farklı dönemlerinde parça parça ifade edilen, varlığı her zaman hissedilen, hep yanı başımızda olan, ancak asla tam olarak ele gelmeyen, belki üzerinde düşünülmesi değil sadece yaşanılması gereken korkunç ama ahenkli hareket.

İnsan ile doğa, insan ile insan sürekli savaşma halindedir. Aydemir’e göre insan da, doğanın bir parçası olarak savaşma kudretinden ibarettir. İnsanın özü diye gizli ve hareketsiz bir hakikat yoktur. İnsana ait, insanı doğadan ayıran özel ve yüksek bir vasıf da yoktur. İnsan, doğayla uyum halinde, kendi savaşma kudretini harekete geçirebilme yetisini kullanır sadece. Suyun, kayaların, bitkilerin, hayvanların ve orduların da her zaman yaptığı gibi.

Savaş sadece dilim dilim, farklı sekanslar halinde yaşanır. Varoluşun bütününü görmek imkansızdır. Eğer bir anlığına durup da üzerinde düşünmeye ve bütünü görmeye çalışırsak, veya artık kendimizde savaşa dayanacak gücü bulamazsak hiçliğe savruluruz. Bu durumda kişi ya savaşı kendisine doğru çevirir ve karamsarlığa, intihara sürüklenir; ya da savaşma gücünü, kendisi dışında her şeyi, bütün doğayı, bütün toplumu yıkmak, kesin ve geri dönüşsüz bir galibiyet elde etmek için bir anda tüketiverir. Bir köşede ölmek (yaşlanmak) ya da ölçüsüz bir hızla duvara çarpmak (aklını yitirmek). İki durumda da hiçbir yaratıcılık, hiçbir değer üretimi olmayacaktır. Kişi bir durumda kendisini, diğer durumda savaşın kendisini yok etmeye çabalayarak mutlak bir huzura ya da ölüme kavuşmak ister; amacı her şeyin durması, bu sonsuz gürültünün artık son bulmasıdır.

Aydemir’in uzun Enver Paşa tahlilleri de bunun örneklerini sergiler zaten. Bakü kongresinde içine kapanan ve karamsarlığa düşen, mücadele gücünü yitiren Enver Paşa; ve Buhara’da son ve kesin bir galibiyet, bir cennet bahçesi olarak Turan ülkesini elde etmek amacıyla, ölçüsüzce duvara çarpan Enver Paşa. Bu bakımlardan, savaşma yeteneğindeki noksanlıkları, savaşma gücünün yitirilişini izleriz onun kişiliğinde. Aydemir’in satırlarında, Enver Paşa hiçliğin girdabına savrulan tükenmiş bir kumandan olarak tasvir edilir.

***

Şevket Süreyya Aydemir’in önüne ise başka bir seçenek açılıyor. Bilinmeyen bir el tarafından, ister buna kader deyin ister tesadüf, savaşlarda çıraklık yapacak, savaşmayı öğrenecek ve nihayet savaşma yetisinin inceliklerine vakıf olacaktır. Doğup büyüdüğü Edirne’de şahit olduğu her şey savaşla ilgilidir. Çöken imparatorluğun Balkan topraklarından, Anadolu’ya göçen insan akınları, hayatta kalamayanların hatıraları, çetelerden duyulan korkular, kadınların hayır duaları, imamların Fetih duaları, çocukların kabusları. Abartmalar, dedikodular, efsaneler. Sokaklarda, mahalleler arasında çetecilik, komitacılık, esir alma oyunları. Hristiyan mahallesinin gençleri ile kavgalar. Doğu Cephesi’nde vurulan ağabeyinin yarattığı intikam duygusu. Şehadet için duyulan istek. Ve sonra, biraz daha şuurlu yaşlarda, Düveli Muazzama ile tutulan sonu gelmeyen savaşın öğrettikleri, savaşma arzusu, Turan ülkesi için çarpışma isteği.

Çocukluk ve gençlik yıllarında, etrafındaki her şeyin savaşla ilgili olduğunu, her parçanın savaş tarafından yönetildiğini, her olgunun bir savaş akımı olduğunu fark etmeye başlar. Sadece askerler, toplar, tüfekler değil, rüyalar, dualar, çocuk oyunları…

Henüz genç yaşında, Rus orduları ile Doğu Cephesi’nde, yedek subay olarak çarpışmaya giderken, yayan geçtiği Anadolu bozkırlarında da benzer manzaralarla karşılaşır. Doğu’dan iç Anadolu’ya göç akımları, yokluk, sefalet, yirmi yıl askerlik yapan yaşlılar, sürgündekiler, kayıp çocuklar, yıllardır haber alınamayan askerler, tütmeyen bacalar, ekilmeyen, çölleşmiş topraklar, annelerin ağıtları. Susuzluk. Belki birkaç yüzyıldır savaş görmeyen orta Anadolu topraklarındaki her olgu savaşla ilgilidir ve savaşmaktadır. Hayatta kalanlarsa, savaşa devam etmek için hayattadır.

***

Cephede, önce Rus ordusu sonra Ermeni çetelerine karşı savaşa katılır. Askeri, gelecek savaşlar ve Turan ülküsü için yüreklendirmeye çabalar. Ancak birkaç şey, onu hayatın gerçekleriyle yüz yüze getirir. Bunlar belki de savaş sanatını ağır ağır öğrenmeye başlama anlarıdır. “Biz hepimiz Türk’üz değil mi?” diye sorduğu askerler, “Estağfurullah, haşa…” gibi yanıtlar verir, Türk askeri Türk olduğunu bile bilmemektedir. Dahası askerlerin büyük kısmı Müslüman olduğunu, peygamberin adını, peygamberin bugün yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordur. İmamı olan köylerde ezan sadece işitilmekte, ama bu genç insanlar tarafından üzerinde pek durulmayan, belki güneşin doğuşu ya da bulutların gelip geçmesi gibi, olağan bir durum olarak algılanmaktadır. Bu genç askerler ölüm üzerine de hiç uzun uzun düşünmemiştir, ölmek doğmak kadar sıradan bir olaydır onlar için; bu sebeple de yüreklice savaşma isteği yoktur çoğunda. Bu ilk insani karşılaşmalardan birkaç sene sonra, Azerbaycan’ın Nuha (Şeki) şehrinde öğretmen olarak çalışırken, Kızıl ordunun, aynı göçebe İskitler ve Hunlar gibi, Kaf dağını Derbent kapısından geçişi, onu siyasetle ve coğrafyanın gerçeği ile yüzleştirir. Hayallerinin ne kadar dar görüşlü olduğunu fark etmeye başlar.

Savaşı ve savaşmayı öğrenmektedir, olgunlaşmaktadır gitgide. Turan ülküsü artık sadece bir ütopya, çocukça bir düş olarak görünmektedir ona. Anadolu insanının yoksulluğu ve çaresizliği, dünya siyasetindeki dengeler ve coğrafyanın sunduğu sayısız engel düşünüldüğünde, ayakları yere basmayan bir fanteziden ibarettir bu ülkü.

Rusya’ya geçer ve bu sefer başka bir savaş kesiti içinde bulur kendisini. Sınıf savaşını, burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadeleyi, proletarya diktatörlüğünü öğrenir. Savaşın Bolşevikler tarafından nasıl yönetildiği, beklenen Avrupa devriminin bir türlü gelmemesi, SSCB’nin zamanla milli siyasete yönelişi… Tüm bunları yakından deneyimler. Tahsilini bitirip de buğday yüklü bir gemiyle İstanbul’a döndüğünde, artık bir Bolşevik’tir. Lakin kafasındakilerle Türkiye gerçekliğinin birbirine uyumsuzluğu onu bir kez daha hayal kırıklığına uğratır. Örgütlü bir işçi sınıfı ya da önemli bir sosyalist hareket yoktur Türkiye’de, milli bağımsızlık savaşının öncüsü de sosyalistler değildir (zaten bu olgu, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında görülecektir). Dolayısıyla bu şartlar altında ülkeyi sosyalizme taşımak da mümkün değildir. Her bir hayal kırıklığı, ölçülü, olgun bir savaşçı olma yolunda, vücudundaki kılıç izleridir.

Hapislik yıllarında, hem cezaevinde, mahkumlar arasındaki hiyerarşi savaşını öğrenir, hem de Türkiye’nin Batılı emperyalist ülkeler karşısında nasıl ayakta kalacağı üzerinde düşünmeye başlar. 1926 yılından itibaren milli siyaset ve milli iktisat üzerindeki düşüncelerini sistemli hale getirmeye başlar. Çankaya’da halkla iç içe, büyük bir ihtilalcinin yaşıyor oluşu ona cesaret verir. Avrupa’da yükselen faşizm, olası yeni bir emperyalist bölüşüm savaşı ve Türkiye’nin geri kalmışlık şartları içinde, iktisadi savaşın yörüngesini gerçekçi olarak, ayaklara yere basar bir şekilde çizer. Devletçilik düşüncesini, CHP programına girmeden birkaç yıl önce Yusuf Akçura ile birlikte savunur ve Türk ocaklarında konferanslar verir. Tozlu şehrin üzerinden yükselen Ankara Kalesi onda çarpışma isteği uyandırmaktadır.

Aydemir’e göre devletçilik, emperyalizmi ve onunla işbirliği yapan sermaye oligarşisinin gelişimini engelleyecek bir iktisadi savaş stratejisidir. İktisat bilimini doktrin olarak değil, savaşın bir cephesi olarak görmektedir. Aydemir, sınıfların arasındaki çekişkiyi reddediyor değildir, ancak çağımızda “sanayiyi elinde tutan ile yarı sömürgeler arasında” başka ve “daha mühim” bir çelişki mevcuttur.

Bir mühim çelişki, diğer çelişkilerin önüne geçmiş ve belirleyici hale gelmiştir. “Mücadelenin gayesi de bu tezatın tasfiyesidir.” Emperyalist ülkelerde sınıflar arasındaki çatışmanın kanun yoluyla yasaklanması faşizme sebebiyet veriyor iken, yarı sömürge ülkelerde, devletçilik vasıtasıyla (toplumsal ve siyasi yolla) sermaye oligarşisinin gelişiminin engellenişi, antiemperyalist bir savaş niteliği halini alacaktır. Veya en azından bu savaşın bir cephesi olacaktır. Gerçi hedefe tam olarak ulaşamadıklarını, hiçbir zaman istenilen devletçilik mertebesinin elde edilemediğini itiraf eder. Kuşkusuz bunda birçok iç ve dış etken var.

***

Ancak Şevket Süreyya Aydemir, Yusuf Akçura ve bu yöndeki aydınların, devletçilik ilkesinin CHP programına alınmasında büyük tesirleri olduğunu kabul etmek gerekir. Emperyalist ülkelerin de 2. Dünya Savaşı ertesinde, Türkiye’deki gerici sınıflarla anlaşarak bu ilkeyi aşındırmak için binbir yola başvurduğunu. Ama dahası, Türkiye’nin kuruluş ilkeleri sayılan altı okun her birinin, 1930’lu yıllarda emperyalist saldırganlığa karşı gerçek birer savaş oku olduğunu, Türk halkının Düveli Muazzama ile olan ve yüzbinlerce şehit verdiği sonu gelmeyen savaşlardan damıtılan anıtlar olduğunun kaydedilmesi lazım.

Kuşkusuz savaş devam ediyor ve hiç bitmeyecek, hepimiz devam eden bu savaşın içindeyiz, etrafımızdaki her şey üst üste binen irili ufaklı savaşların küçük küçük yansımaları, belirtileri. Bugün Türk halkının, ülkesini kuşatan emperyalizm ile mücadelesi, bir açıdan da, kendisini intihara sürüklemeden ve savaşma gücünü tüketmeden, içinde bulunduğu koşullarda yeniden ustalıklı savaşım tekniklerini idrak etme mücadelesidir. Antiemperyalist mücadele, askeri, siyasi, iktisadi, hukuki vb. savaşın tüm cephelerinde, doğru hamleleri, iyi ve kararlı kumandanları gerektirir. Bu şartlar sağlanamazsa savaş kaybedilecektir. Sun Tzu’nun dediği gibi, “Savaş bir ülkenin baş sorunu, ölüm kalım yeri, var olma ya da yok olma yoludur; muhasebesiz olmaz.”

Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER