Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti – Ozan Kınay

0
3172

13 Kasım 1918… Bundan tam 100 yıl önce. Yer Haydarpaşa. Yıldırım Ordular Grubu’nun son komutanı Mirliva (tümgeneral) Mustafa Kemal Paşa Adana’dan İstanbul’a gelir. O gün İstanbul’a demirleyen İtilaf Devletleri’nin 61 parçalık donanmasını görür ve yaveri Cevat Abbas Gürer’e tarihe geçen şu sözü söyler: “Geldikleri gibi giderler!”

Havai bir söz değildir bu. Öyle de olur nitekim. Anadolu halkı esareti kabul etmez, direniş hareketleri başlamıştır. 15 Mayıs 1919’da, Yunanistan’ın İzmir’i işgali sonrasında halkın öfkesi daha da büyür; Kuvâ-yi Milliye’ye katılanların sayısı gittikçe artar. Silahlı direnişin yanı sıra cemiyetler de kurulmuştur. Yurdun dört bir yanında protestolar, mitingler, kongreler düzenlenir. Ordunun saygın subaylarından Mustafa Kemal’in bunlardan haberi vardır ve mücadeleyi tüm fraksiyonları birleştirerek güçlendirmek ister. Düzenli bir ordu ve onun siyasî yansıması olan tek bir cemiyet kurmak amacındadır. Tüm cemiyetler 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi’nde tek bir cemiyet altında birleştirilir ve bu cemiyetin adı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak konur. Kurucusu, ilk ve tek genel başkanı ise ordudan birkaç ay önce istifa eden Mustafa Kemal Paşa’dır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra cemiyet Halk Fırkası adını alır. Cumhuriyet’in ilanından sonra ise önce Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935’te ise günümüzde aşina olduğumuz Cumhuriyet Halk Partisi hâline gelir.

Evet; yurdu kurtaran, Cumhuriyet’i kuran ve köhnemiş bir din-tarım imparatorluğundan uygar bir rejime giden yolda yaptığı devrimlerle birkaç senede Türkiye’yi çağdaş standartlara ulaştıran kadro Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu kadrosudur. Bu köklü çınarın hâlen o kadronun ruhuna haiz olduğunu söylemek ne yazık ki çok zor.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelişinden bu yana önemli bir değişiklik var. Bu değişiklik maalesef ideolojik zeminde tezahür ediyor. 2008’de yolsuzlukların üzerine giderek gündeme gelen Kılıçdaroğlu, Melih Gökçek’e karşı canlı yayına çıkarak halkın gözüne girmeyi başarmıştı. 2009 Yerel Seçimleri’nde Kadir Topbaş’ın karşısına çıkarak hiç de azımsanmayacak bir oy alarak da CHP kitlesi nazarındaki iyi izlenimini pekiştirmişti. 2010’da AKP ve Fethullahçı teröristlerin kumpasıyla kamuoyunda “kaset skandalı” olarak bilinen olay ile genel başkanlığa veda eden Baykal’ın yerine gelerek Bülent Ecevit’le özdeşleşen ve gerçekten ona ait olan kasketi kurultayda takarak “halkçı CHP geliyor, Karaoğlan gibi kazanacağız!” mesajıyla birlikte bir değişim mesajı vermişti.

Gerici AKP iktidarının halkçı bir politikayla yıkılabileceğini bilen Kemalistler olarak heyecanlandık ve o süreçten bu yana yapılan tüm seçimleri ve referandumları kaybedince bu değişimin de istediğimiz gibi olmadığını anladık. Daha da kötüsü, bu değişimin bir politika değil, tamamıyla bir içtihat meselesi olduğunu gördük. Kemalist Devrim’in kalesi CHP gitmiş; yerine liberal, dinci, karşı devrimci kim varsa ihtiva eden CHP gelmişti. Odasındaki Atatürk portresini indirenler, PKK’nın siyasî ayağı HDP’yle dayanışanlar, dinci gelenekten gelen Mehmet Bekaroğlu gibi, Kemalist ideolojiyle uzaktan yakından alakası olmayan hatta karşısında olan Sezgin Tanrıkulu gibi isimler partide önemli yerlere geldi. Özellikle dün yaşanan olay CHP seçmeninin sabrının taştığına delaletti. CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanı seçilen Canan Kaftancıoğlu’nun “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını ‘militarist’ bulması, Dersim olaylarından defaatle ‘katliam’ olarak söz etmesi, Ermeni ‘soykırımı’ söylemi ve HDP’ye olan sempatisi CHP kitlesiyle uzaktan yakından bir alakasının olmadığını kanıtıdır. Bu gibi kişiler makam mevki için CHP’de takiye yapmaktadır.

Bu gibi isimlerin başı çektiği CHP, muhalefetin olmazsa olmazı olan ofansif tutumunu kaybederek savunmaya geçti ve AKP’nin Cumhuriyet’i her yıpratışında hiç veya yeteri kadar tepki göstermeyerek kendisinden bekleneni verememiştir. AKP’yi yenmenin yolunun onun ağzını kullanmakla olacağını düşünerek ayetlerle konuşmaya başlamış, ilkelerinden biri olan devletçiliği unutarak ekonomide liberal politikalar üretmiş, emperyalizmi Anadolu’dan kovarak kurulduğunu unutarak ABD’nin kan emiciliğine tek ses çıkarmamış ve gerek teşkilatlarda gerekse parti meclisi ve milletvekili kadrosuyla kurucu ideolojisinin altını kazımıştır. Daha önce Umut isimli yazımda belirttiğim gibi solun ve doğal olarak onun en büyük temsilcisi CHP’nin muhafazakârcılık oynayarak iktidara gelme şansı yoktur. Muhafazakârcılığın yanında liberallik, bölücülük oynayarak da bir yere varmaz. CHP, özüne dönerek kitlesini muhafaza edebilir ve bu da demokrasinin artık çalışmadığı şu zamanda halkçı, laik ve devletçi bir politika izleyerek sine-i millete dönmekle yapılabilecek bir iştir. Ancak CHP’deki mevcut yönetim bu iradeyi gösteremez.

            Olayın trajikomik bir yanı ise, yıllarca CHP’ye oy vermiş kitleyi Canan Kaftancıoğlu olayından sonra bir kez daha “ulusalcı” diye suçlayan kimselerin çoğunlukla ömürlerinde bir kez bile CHP’ye oy vermemiş kendine solcu diyen kişiler ve bir miktar da oy verecek bir merkez sağ parti bulamadığından CHP’ye kayan laik, liberal seçmen olmasıdır. CHP, bu kişilerin istediği yolda olsa bile ona oy vermeyecek olanların CHP’yi ‘soldan saptığı’ için suçlaması trajikomiktir. Tarihsel açıdan Kemalist Devrim’i sahiplenmeden, onu yıkarak istediğine ulaşamayacağını birtakım sosyalistlerin öğrenmesi gerekmektedir. Çünkü Kemalizm’in altını oyunca ortaya çıkan şey Ortaçağ artığı, yobaz Neo-Osmanlıcılık’tır. Bir sosyalistin amacı ancak Kemalist Devrim’in ilerici müktesebatını sahiplenerek onu ileriye taşımaktır. Mahirler’e, Denizler’e bakarak bunu anlamak mümkündür. Tek başına sokağa çıksa başına geleceği bilerek korkan, ancak CHP’nin düzenlediği bir harekette kendine yer bulan (örn: Adalet Mitingi) bazı sol fraksiyonların bunu iyi düşünmeleri gerekir. Unutulmamalıdır ki Cumhuriyet Mitingleri’yle tehlikeyi önceden haber veren fakat “evhamlı” ve “faşist” olarak kodlanan ancak sonradan haklılığı geç de olsa anlaşılan kitle bu kitledir. Bugün Kaftancıoğlu’na açılan soruşturmaya kimse alkış tutmuyor ancak onu barındırarak AKP’ye prim veren de CHP yönetimidir. Tıpkı HDP’ye yakınlaşarak kendisine “PKK yardakçısı” damgasını yapıştırırken yaptığı gibi burada da suç CHP’dedir. “AKP muhalefeti bölmek istiyor, siz de buna alkış tutuyorsunuz” diyen ‘solcular’ nedense aynı tutumu Murat Hazinedar’ın görevden alınışı sırasında göstermemiştir. Hazinedar’ın da CHP bünyesinde barınmaması gerekir ancak CHP yine onu aday göstererek AKP’ye prim vermiştir. Fakat Kaftancıoğlu’nun fikirleri üzerinden onu koruyanlar Hazinedar’a sahip çıkmamıştır. Bu sebeple meselenin “AKP bizi bölmek istiyor, bir olalım” meselesi olmadığı anlaşılmıştır.

            Zaman gittikçe daralmaktadır ve “iyi muhalefet edemediğimiz için muhalefetteyiz” düsturundan yola çıkarak muktedir olabilmek için doğru muhalefet yapmamız gerektiğini ve bunun da en büyük ve yasal platform olan CHP’yle mümkün olabileceğini anlamak gerekir. Meclisteki dört partiden üçü ABD’nin onayıyla kurulmuştur. Doğrudan ABD’nin isteğiyle kurulan AKP’nin CHP’yi “milli olmamak”la suçlaması abestir ancak CHP buna da prim vermektedir. 1960’tan sonra güçlenen sol hareketi durdurmak için kurulan ve Gladio’yla ortak çalışarak yurtsever kanı dökmek için komando kamplarında eğitilenlerin partisi MHP de AKP’nin stepnesi görevindedir. ABD’nin kara gücünün Türkiye’deki siyasî temsilcisi olan HDP ise bölücülükle meşguldür. CHP ise kanla, gözyaşıyla, Anadolu’nun fedakârlığıyla kurulmuş devrimci bir partidir ve tekrar bu ruhu benimsemezse Türkiye Cumhuriyeti büyük bir yara alacaktır. 2018 umuyorum ki umudun yılı olacaktır ve o tarihi andan tam 100 yıl sonra, bir kez daha çıkıp “Geldikleri gibi giderler!” dememiz gerekmektedir.

Ozan Kınay

CEVAP VER