Nevizade Tipi Solculuk – Salih Tüfekçioğlu

0
1940

68 hareketine katılmış eski bir militan Marksist Bernard Kouchner, 70’lerde soldan soğuduğunda şöyle bir ifade kullanır: “Biz bugün üçüncü dünyayı keşfediyoruz…” Bu oldukça ilginçtir, çünkü üçüncü dünyanın, en popüler olduğu dönemde yani 68 olayları sırasında değil de, hareket sönerken ve solcu militanların bir kısmının soldan vazgeçerken keşfediliyor olduğuna dair önceden duyulmamış bir iddia öne sürmektedir.

Oysa Kouchner’den çok önce Sartre, “Bu yüzyılın ikinci yarısındaki en muhteşem şey sömürgelerdeki milliyetçi hareketlerin uyanışıdır” demiş; Parisli entelektüel ve aydın kesimler, işçi militanlarla beraber, üçüncü dünya milli kurtuluş hareketlerine dair kitapların bulunduğu Maspero’nun arşivinde toplantılar düzenlemişti. O halde Kouchner önceden keşfedilmiş bir şeyi sonradan mı fark etmiştir? Yoksa bu keşfin hali hazırda sürdüğünü mü ifade etmektedir? Kendisi 68 olaylarında oldukça etkin bir isim olduğu için, olaylara Vietnam, Küba ve Cezayir milli kurtuluş savaşlarının damga vurduğunu bilmiyor olamaz. Öte yandan bu keşfin, 70’lerde hali hazırda sürdüğünü de iddia ettiğini düşünemeyiz. Çünkü kendisi 68’e dair her şeyden soğumuş olduğuna göre, sömürge ve yarı sömürge ülkelerin milli kurtuluş hareketlerine yönelik heyecanını da kaybetmiş olmalıdır.

Ama Kouchner üçüncü dünyaya dair düşüncelerinin 60’larda bir hayalden ibaret olduğuna, ancak 68 hareketi yenildikten sonra ve 70’lerde üçüncü dünyaya dair gerçek bir keşfin başladığına dair iddiasında ısrarcıdır. Daha farklı söylemek gerekirse, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin bağımsızlık savaşlarından heyecan duymak, ve bu savaşı öğrenci ve işçi hareketleriyle emperyalist ülkelerin kalbine taşımak bir gençlik hatasıdır, aldatıcı bir düştür. 68 kuşağı sadece, iktidarın otoritesine başkaldıran bilinçsiz genç işçi ve öğrencilerin hayallerinden ibarettir. Ama 70’lerde, yani olgunluk çağında, şimdi gerçek bir keşif yapılmaktadır… Bu güzergahı Avrupa’da ve ülkemizde birçok kişinin takip ettiğini biliyoruz, katıldıkları ve eylemde bulundukları 60’ların devrimci kalkışmalarını, 70’lerde ve özellikle de 80’lerde hayalcilikle itham ederler ve artık olgunlaştıklarını ilan ederler.

Peki üçüncü dünyanın bu post-coup, olaylar yatıştıktan ve militanlar soldan soğuduktan sonra gerçekleşen keşfi nedir? Basitçe söylemek gerekirse, burada bir ters çevirme mantığı mevcuttur. 60’larda Avrupa ve Kuzey Amerika’da genç işçi ve öğrenciler, üçüncü dünyanın kurtuluş savaşları vasıtasıyla kendi süper-devletlerinin emperyalist karakterini keşfediyordu. 70’lere gelindiğinde ise emperyalizm, üçüncü dünyadaki “acı çeken birey”leri, “acı çeken halk”ları keşfetmeye başlar. Proletaryanın ve militanın yerini “pleb” kategorisi alır. Pleb, üçüncü dünyadaki acı çeken insanları tanımlar fakat bu insanları politik bir özne olarak görmez. Eleştiri artık politik değil etik bağlamdadır. Tartışmalar artık siyasi düzeyde değil etik düzeyde yürütülecektir.

Emperyalizm, keşfettiği acı çeken insanları kurtarma, sıkıntılı coğrafyalara müdahale görevini üstlenir, işte rüyalarından uyanan eski solcunun olgunluk çağındaki keşfi budur. Bu müdahalelerin en yalın halleri, depremler, seller gibi doğal felaketler sırasındaki kurtarma operasyonlarıdır. Ama sadece bunlar değildir, demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin baskı altında olduğu ülkeler, üçüncü dünya ulus devletleri tarafından acı çektirilen haklar, totalitarizm işareti görülen her yer, en küçük parçalarına kadar ayrışmamış her toplum müdahale kapsamındadır. Tüm bu mekanlar boyunca, gelişmiş ülkelerin müdahalesine ihtiyaç duyan, acı çeken insanlar yaşamaktadır. Bu insanlar kendilerini kurtaramaz, kendi siyasi geleceklerine karar veremez, onları kurtaracak bir süper-devletin dış müdahalesi gerekir… Bütün bunların, modern şarkiyatçılığın doğumundan itibaren, Avrupalı beyaz adamın zihnindeki fikirlerin post-modern bir tekrarı olduğunu da belirtmek gerekir: Doğulular, Afrikalılar kendilerini yönetemez, kendilerini ve toplumlarını yönetebilme kabiliyetinden yoksundurlar; onların yaşadığı coğrafyayı sadece Avrupalılar, beyaz adamlar layıkıyla yönetebilir.

Dolayısıyla, gençlik düşlerinden uyanmış, artık gözünü açmış eski solcu militanın (olgun yeni-solcunun) zihin dünyasında, oryantalizmin post-modern bir sürümü, artık üçüncü dünyadaki baskı altındaki kimliklere, tehdit altındaki yaşam alanlarına, çekilen ıstıraplara, demokrasi yoksunluğuna dair etik bir eleştirinin ötesinde bir şey yoktur. Sosyalizm hedefine de artık milli kurtuluş savaşlarıyla değil, üçüncü dünyaya dışarıdan demokrasi ve özgürlükler götürülerek varılacaktır. 70 ve 80’lerdeki bu kırılma, yani eleştirinin politik boyutunun gitgide yok olması ve etik boyutunun gitgide başat hale gelişi tam da, bugün eski sol ve yeni sol olarak bilinen kırılmayı ortaya çıkarır. Bir tarafta eski milli kurtuluşçu sol ve diğer tarafta yeni özgürlükçü sol.

Bir yarı-sömürge olan bizim ülkemizde de 68’in “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” sloganının yerini, 70’lerde “hayır biz 68 kuşağından farklıyız” tarzı ifadeler ve nihayet 80’lerde milli kurtuluş fikrine yönelik muazzam bir düşmanlık almıştır. Bu gidişatı Türkiye’nin özel şartlarına indirgeyerek açıklamaya çalışanlar ve çeşitli şekillerde rasyonalize edenler yanılmaktadır. Çünkü Türkiye’deki siyasi ve iktisadi gelişmelerin de ötesinde, dünya sol hareketindeki çarpıcı bir kırılmanın ve yeni solun ortaya çıkışının ülkemize yansımasıdır. Batı emperyalizmine karşı milli kurtuluş devrimi (ikinci kurtuluş savaşı) fikriyle başlayan hareket, zaman içinde paramparça olmuş, 80’lere gelindiğinde ise büyük ölçüde, insan hakları ve demokrasi retoriğine, etnik, cinsel vb. kimliklerin sorunlarına, yaşam alanlarındaki sorunlara bağımlı bir sosyalizm fikri haline gelmiştir.

Ulusal kurtuluş hareketlerine değil de sözünü ettiğimiz etik sorunlara bağımlı bir sosyalist hareket haline geldikçe de, Batı emperyalizminin yardım ve müdahale alanını, acı çeken insanların yaşadığı coğrafyaları yeniden-üretmek dışında bir siyaset üretemez duruma düşmüştür. Gerek sivil toplumculuk faaliyetleri ile, gerekse de ordularıyla Batılı emperyalist güçlerin coğrafyamızda etkin oluşu, bir parça da, solun içindeki bu kırılmaya ve AB tipi solculuğun Türk solunda önemli bir ağırlık kazanmasına bağlıdır.

Peki emperyalizme bağışık eski sol ile emperyalizmin işgali altındaki yeni sol arasındaki fark kronolojik midir? Yeni eski ve yeni kavramlarının bir gerçekliği var mıdır? Yazımda kolaylık olması dışında, esasında eski ve yeni tabirleri herhangi bir şeye tekabül etmez. Çünkü iki tip solu ayıran şey, aradan geçen yıllar değil ama emperyalist müdahaledir. Bugün kim iddia edebilir 1919’un ya da 1968’in geride kalmış veya aşılmış olduğunu? İnanıyoruz ki sadece dönekler, karşı-devrimciler “aşıldı” der. Çünkü emperyalist müdahale ve karşı devrim bir aşma değildir, devrimleri sadece başka devrimler aşabilir. Bir başka deyişle AB tipi sol, milli kurtuluşçu solun, milli kurtuluş devrimlerinin aşılması değildir, solun içinde karşı devrimin açığa çıkışıdır.

Bu olguların çok yakın zamanlı bir tezahürünü CHP içindeki tartışmalarda izledik. İstanbul il başkanlığına seçilen Canan Kaftancıoğlu ve destekçileri, acı çeken insana (pleb’e) vurgu yaparak,  moleküllerine kadar ayrışmış demokratik bir toplum önermekte, özgürlükçü sol bir perspektifi benimsemektedir. Bunun AB tipi sol olarak tanımlanmasında sakınca yoktur, çünkü 70’ler ve 80’ler boyunca rüyalarından uyanan, nihayet gözü açılan, Avrupalı eski solcu militanın insan hakları retoriğine yaslanmaktadır. CHP genel başkanlığına adaylığını koyan Ümit Kocasakal ve destekçileri ise, emperyalizme karşı milli kurtuluşçu bir perspektifi benimsemekte, ulusal bağımsızlık davasının geride kalmış ya da aşılmış olduğu fikrine itiraz etmektedir. İki taraf da Kemalizm’in bugünkü gerçek temsilcisi olduğunu iddia ediyor. Kemalizm’i ne olarak algıladığımıza göre değişir elbette. Ancak Mahirlerin ve Denizlerin görüşlerini bir parça tekrar edecek olursak şunu söylememiz gerekir: Kemalizm’e ruh veren şey milli kurtuluşçuluktur, sadece milli bağımsızlık davasını savunanlar bugünün Kemalistleridir. Kemalizm’i şeklen benimseyip (yani yaşam tarzcılığı yapıp), onun antiemperyalist ruhunu unutanlarsa gardrop Kemalistleridir.

Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER