CHP: Savaşta Son Perde – Hikmet Aslan

0
856

Cumhuriyet devriminin öncüsü olan CHP’nin nereye gittiği, neye dönüştüğü sorusu Türkiye Cumhuriyeti siyasal hayatının hemen hemen tüm zamanlarında gündemden düşmedi; hatta 1923’te bile CHF’nin fırka içindeki güç dengeleri açısından ne durumda olduğu önemli bir meseleydi. Keza Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi’nin 4. cildinin girişine Atatürk’ün “asıl savaşımız, bundan sonra başlıyor” sözünü koyar ve giriş yapar kitabına.

Cumhuriyet Halk Partisi geçtiğimiz haftalarda o meşhur kurultaylarından birisini yaptı, bunun üzerine yine çok yazıldı çizildi. Kimileri CHP’nin son halinin onu iktidara taşıyacağını (ki maddecilikten bu kadar uzaklaşılabilir), kimileri de gidişatın partiyi eriteceğini belirtiyor. (Büyük çoğunluğu partinin Kemalist seçmeni ve Ümit Kocasakal çevresi)

Kurultay’da iki önemli isim yarıştı: Mevcut genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce. Ulusalcı-Kemalist kanadın öne çıkan ismi Ümit Kocasakal aday olamadı ki, olsa da bugün için genel başkan seçilemeyeceği partinin delege yapısından ötürü malumdu. Kocasakal, partinin kuruluş değerlerini sahiplenen ve tam bağımsızlıkçı antiemperyalist ve Atatürk ulusçuluğunu en fazla savunan isim. Eskilerin, nenelerimizin dedelerimizin “Halk Partisi”, “Atatürk’ün partisi”, “Altı ok” dediği fikirler aşağı yukarı hemen hemen Kocasakal’ın söyleminde yer alıyor.

Geçtiğimiz ay CHP İstanbul il başkanlığına skandal bir isim seçildi: Canan Kaftancıoğlu. 2010’lardan beri ulusalcı Atatürkçü seçmenin oyunu çantada keklik olarak gören partinin sosyal medya ekiplerinden delegelerine, milletvekili danışmanlarından milletvekillerine kadar partili birçok isim, ne Atatürkçülükle ne halkçılıkla ne de cumhuriyetle bir bağı olan ve aksine, kurucu değerlere karşıt geçmişte birçok sosyal medya paylaşımı ve söylemleri olan (1915’te Türkler Ermenileri kesti biçti, ceberrut Kemalizm Dersim’de soykırım yaptı vb.)  ve öldürülen PKK’li Sakine Cansızlar’a ağıtlar yakan, devletin Güneydoğu’daki terörle mücadele operasyonlarını yeren ve kin kusan Canan Kaftancıoğlu’ya ulusalcı Kemalist CHP tabanının-seçmeninin tepki göstermesi üzerine siper oldu.

Artık çizmenin aşıldığını görüp tepki koyan CHP seçmenini, bizzat partinin vekilleri Ak trollükle, “Perinçek’in itleri” olmakla suçlayıverdi. Tabi bu parti ağalarına göre seçmen yerini bilmeli, “kömür vagonu”ndan lokomotife geçmemeli ve gidip seçimlerde “tıpış tıpış” oyunu vermeli.

 Yine dikkat çeken önemli hususlardan biri de HDP-PKK cephesinin Kaftancıoğlu’ya sahip çıkması oldu. Buna şaşırmadık elbette; nitekim Türk devriminin partisinin yeni il başkanı tam aradıkları kumaştan: Cumhuriyet düşmanlığı, Atatürkçülük düşmanlığı, PKK yandaşlığı, Ermeni soykırımı yalancılarından, etnikçi, liberal.

Diğer taraftan yeni İstanbul il başkanının kadın olmasından ötürü adeta feminist devrim olmuşçasına sevinenler de siperin en önlerinde yer alanlardan. İş kadın olmakla olsa Thatcher’ı, Hillary Clinton’ı ve Çiller’i nereye yerleştireceğiz bu da ayrı mesele ve ayrı olarak detaylı bir yazının konusu olabilir.

Bir de olaya şöyle bakanlar var: ‘Yeni il başkanından AKP korktu, bu sebeple üzerine çok geldi, bu sebeple Kaftancıoğlu’yu savunmalıyız, baksanıza paçaları tutuşmuş AKP’lilerin.’ Anlaşılan hiçbir şey anlamamışlar yine. Nitekim AKP, CHP’nin içindeki bu büyük çatlağı kaşıyor, derinleştiriyor. Korktuğu falan yok AKP’nin. Aksine memnun ki, açıp gösterecek seçimlere yakın tekrar; bakın CHP’nin il başkanı Türklük hakkında şunu demiş, cumhuriyet hakkında bunu demiş vs.

Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanı seçilmesi CHP’li ulusalcı vatansever seçmen nezdinde bardağı taşıran son damla oldu. Bu son damlaya gelene kadar CHP’nin hangi süreçlerden geçtiği üzerine tarihsel süreci kabaca sunmakta fayda var.

CHP’deki küçük burjuva radikalleri (Kemalistler) ile işbirlikçi burjuvazi + karşıdevrimci güçler arasındaki mücadeleyi (yazının girişinde belirttiğimiz “asıl savaş”) özellikle 1945 itibariyle 2. kanat kazanmaya başladı. Çok partili düzene geçişle birlikte CHP, içinden DP’yi ortaya çıkardı ve Türk devriminin eritilmesinin zirve noktası olarak 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara geldi. Bu yıllarda sol ve sosyalizm CHP açısından da kökü dışarıda olmakla, solcu olmak ise Sovyet uşağı olmakla, demokrasi düşmanı olmakla eşdeğer tutuldu ve bu anlayış yüzünden köy enstitüleri kapatılmaya başlandı. Hasan Ali Yücel gibi önemli Kemalist devrimci isimler tasfiye oldular.

DP iktidarı altında felaket bir 10 yıl geçiren Türkiye’nin ardından, CHP nihayet 1960’larda Ortanın Solu anlayışını benimsedi ve kendini solda tanımladı. 1970’lerde sol rüzgarı arkasına alan Bülent Ecevit sürekli olarak iktidarda kalamasa da ülkenin en uç köşelerinden bile oy alabildi ve Kıbrıs, NATO’nun ve ABD’nin yeraltı suç örgütü Kontrgerilla, ABD ile yaşanan haşhaş sorunu, Ege adaları gibi meselelerde milli bir tutum aldı. Kısacası sosyal demokrat değer ve söylemlerle ulusalcı eylemlerini harmanladı.

1980 itibariyle dünyada ABD öncülüğünde yeni(den) Soğuk Savaş ile birlikte sol, kamucu, ulusalcı ve devrimci fikir ve fiillere ve kişilere savaş açıldı, neo-liberalizm bayrağı yükseltildi. 12 Eylül darbesinden sonra Amerikancı, gardırop Atatürkçüsü Kenan Evren Atatürk’ün kurduğu partiyi yani CHP’yi kapatmakta sakınca görmedi.

1980’lerde CHP’ye Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) vekalet etti. Ama dünya artık eski dünya değildi, değişim vardı, sosyalist Sovyetler ve Doğu Bloğu çöküyor, özgürlükler artıyor, insan hakları gelişiyor, demokrasi güçleniyor, sınırlarla birlikte ulus devletler kalkıyor ve dünya küreselleşiyordu Batı liberalizminin borazanlarına göre. Türkçe meali: Dünya ABD’nin tapulu malıdır ve ulusçular, antiemperyalistler, Kemalistler zavallıdırlar! SHP’nin söylemi sol gibi dursa da bilindik, eski, demode, banal sol değildi artık savunulan şey. Avrupa tipi sosyal demokrasi ve hatta daha fazla olarak liberal değerler sol söylem adı altında savunulur oldu. PKK’nın da 80’lerde gücünü artırmasıyla etnik çatışmalar kaşındı, Avrupa’nın ve ABD’nin Kürt meselesi denilen PKK meselesine ve örgütüne ilgisi arttı; sosyalist Doğu Bloğu çöküyordu ve şimdi sıra ulus devletlerdeydi. Nitekim, onlara göre ulus devlet etnik unsurları hep bastırmış ve yok etmiştir.

SHP de sosyal demokrat soslu Batı liberalizmine, bugünün HDP’li vekilleri olan DEP’lileri meclise taşıyarak eklemlendi ve bu olay senelerce CHP’nin sırtında kambur olarak kaldı. Çünkü PKK’nın legalize edilmesinde bir adımdı bu ve hala dahi yeri gelir, sağ muhafazakar kesim tarafından dile getirilir bu mesele.

2000’li yıllarla birlikte CHP yeniden anti-emperyalist, bağımsızlıkçı, Kemalist devrimci, ulusalcı  bir çizgiye gelmek için adımlar atsa da sistemli bir hale gelemedi bu süreç. Çünkü çoktan IMF reçetecileri, TESEV gibi Sorosvari vakıf temsilcileri, ikinci cumhuriyetçiliğe “sol”dan eklemlenenler, ulus devlet yerine sivil toplumculuğu ve etnik unsurların özgürlüğünü savunanlar filiz vermeye başlamıştı zaten partide. Fakat yine de 2000’li yıllarda Kemalist vatansever CHP seçmeni ile partinin yönetim kademeleri arasındaki fark bugünkü kadar açık değildi. Baykal kaset komplosuyla tasfiye edildi 2010’da. Yerine Kemal Kılıçdaroğlu geçti. Böylece artık ‘Kemalizm aşılmalı çünkü geride kaldı, eskidi, bu ceberrut anlayış yerine evrensel sol değerler (meali AB’ci ve ABD’ci, ulus devlet düşmanı) hakim olmalı partiye’ çığlıkları yükseldi. Deyim yerindeyse SHP’lileşme son hız devam etti. Birgül Ayman Güler, Emine Ülker Tarhan gibi ulusalcı isimler tasfiye edilip partiden kovuldular, ne de olsa parti “sol”a çekiyordu, ne işi vardı ulusalcının, Kemalist’in, vatanseverin artık CHP’de, artık 4. Devrim olan özgürlükçü demokrasiye geçiliyordu. ( 1’inci devrim Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet, 2’nci çok partili rejime geçiş, 3’üncü devrim ise partiye ve hemen akabinde ülkeye sosyal demokrasiyi getirmek)

Son kurultaya dönersek; “eşit yurttaşlık” söylemi parti meclisi kararları arasına girdi. Yani Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımı yerine PKK’nın ve Öcalan’ın (öncesinde Batı’da soslanan, pişirilen ve servis edilmek üzere paketlenen) demokratik ulus ve özgür vatandaşlık kavramları yeğlendi. Ulusal bütünlük yerine etnik ve dini farklılıkların ve çoklukların öne çıkarıldığı (bunda sorun ne denilmemeli, Türkiye’nin sondaki kaderini Yugoslavya olarak belirleyenlere karşı üst ulusal kimlik olarak Türk milletini savunmalıyız) bir durum. Emperyalizm güdümlü etnikçiliğin kaşındığı durumda elbet CHP’de bağımsızlıkçı ulusalcı vatansever isimlere yer kalmadı. Kemal Derviş’in ‘’IMF solcusu’’ Selin Sayek Böke’lerle (Bkz: İlhan Cihaner ile birlikte yaptığı evrensel sol değerler açıklaması), Kürt etnikçiliği Tanrıkulu’larla, İslamcı liberalizm Bekaroğlu’larla, dış politikada Amerikancılık kripto şekilde Öztürk Yılmaz’larla (Bkz: Yılmaz’ın Rusya ile ittifaka taşeronluk benzetmesi yapması) temsil ediliyor CHP’de.

Kurultayın en güçlü ikinci ismi ise Muharrem İnce idi. Muharrem İnce Kemalist, bağımsızlıkçı, ulusalcı olduğu yönündeki algıya hemen cevap verme gereği duydu kurultayın ardından. Ümit Kocasakal ile hiçbir benzerliğinin bulunmadığını, 1920’lerin Türkiye’sine dönmek istemediğini söyledi. Anlaşılan o ki, Muharrem İnce’nin de ulusal bağımsızlık, Kemalist Devrim’in değerlerini koruma gibi dertleri yok. söylemleri gösteriyor ki, İnce’ye göre de Kemalist değerler aşılmalı; çünkü eskidi, öldü, bitti. 1920’lere dönme ifadesini abes görenler, Tanzimat Dönemi’ne dönmekte beis görmüyorlar. Oysa Kocasakal’ın 1920’ler 30’lar Türkiye’sinden kastı bağımsız, başı dik, başkalarına muhtaç olmayan, dış politikada akılcı realist çerçevede bir dengecilik yürüten devrim Türkiyesi. Muharrem İnce’nin Kılıdaroğlu CHP’sine esasa dair bir itirazı yok gibi duruyor, usule dair şikayetçi; ‘popülist söylemler iyi yapılmıyor, sekiz seçim kaybettin hala o koltuktasın, ben senin savunduğun şeyleri daha iyi savunur anlatırım.’

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: CHP yönetimi Kemalist seçmeni sadece oy deposu olarak görüyor. Onun haricinde CHP seçmeninin ulusalcılığına ve vatanseverliğine uymayan, daha doğrusu Türk Devrimi’nin partisi olmaya yakışmayan ve bizzat kurucusu Atatürk’ün dönemine düşman siyaseti uyguluyor ve söylemlerde bulunuyor. Küreselleşmeciliğin ve Amerikancı, Avrupacı emperyalizmin sözcülüğünü üstlenen AKP bile Türkiye’nin bölgesel zorunluluklarından ve kendi iktidarını kaybetme korkusundan dolayı  artık bu dayatmaları açıkça savunamıyor. (AKP’nin milli olduğunu söylemiyoruz, çünkü genleri ile uyumlu değil)  CHP bugün AKP’nin mayasına dönüşmüş durumda: Liberallik, etnikçi söylemler (tabiki de eşit yurttaşlık gibi süslü laflarla), AB’cilik ve ABD’cilik ve yeni emperyaIizme göz kırpma, Dersimcilik. CHP, AKP’nin 2000’lerdeki rollerini oynamaya yanaştıkça kendi kitlesini de kaybedecek gibi görünüyor. Kitle partisi olmak, kitlesinin duyarlılıklarına sırt çevirip tam karşısında yer almak değildir, olamaz. Türk Devrimi’nin partisini ‘devrim geride kaldı, eskidi’ naraları atanlar bitiriyor. CHP savaşın son perdesinde bulunmakta artık. CHP seçmeni kısa vadede parti yönetimine gerekli dersi vermelidir, verecektir.

Hikmet Aslan

CEVAP VER