Postmodern Tehdit ve Entelektüeller – Salih Tüfekçioğlu

0
844

İnsanlar kapitalizme karşı on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren doğrudan mücadeleye kalkışmıyorlar. Yani geniş ve homojen bir işçi sınıfının azınlıktaki zengin burjuvaziye karşı ayaklandığı durumlara yüz yılı aşkın bir süredir pek fazla şahit olmuyoruz. Zaman zaman “marksizmin krizi” olarak adlandırılan bu durum, sermaye çevresi tarafından alınan iki tedbirin sonucudur. Birincisi, Avrupa’daki ilk işçi ayaklanmaları ardından, işçi sınıfının homojenliğinin bozulması, sınıfın kendi içinde çok katmanlı hale gelmesi ve farklı çıkar gruplarının birbirleriyle rekabete zorlanmasıdır. İkincisi ise, kapitalizmin belirli bir aşamasında sermaye ihracı ihtiyacının doğması ve emperyalist aşamaya geçiştir. Dolayısıyla anti-kapitalist bir siyaset ikincil ancak daha başat çelişkileri çözmek durumundadır. Bu sebeple devrimci hareketler faşizme-karşı, emperyalizme-karşı ya da bugün küreselleşme-karşıtı vb. gibi biçimler edinmiş, devrimler kapitalizmin en ileri merkezleri olan Batı’dan Doğu’ya kaymış, sosyalist ekonomiler de ancak bu başat çelişkilerin çözüldüğü Doğu ülkelerinde kurulabilmiştir (Doğu derken buna Afrika ve Latin Amerika dâhil).

Bu bakımdan, dünyanın son birkaç on yıldır içinde bulunduğu küreselleşme dalgası ve buna eşlik eden postmodern kültürel durum da, elbette devrimciler tarafından hassas bir tahlile tabi tutulmalıdır. Çağdaş bir devrimci siyaset, küreselleşmeyle mücadele etmeli, halkın geniş kesimlerine bu davada öncülük etmelidir. Bunda başarılı olduğu takdirde, ülkesini gücü ölçüsünde sosyalizme taşımalıdır. Buraya kadar bir sorun yok. Sorun daha çok, küreselleşme yanlılarının kültürel ve yazın dünyasındaki üretimleriyle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusu gündeme geldiğinde ortaya çıkıyor. Bir özeleştiri yapmak gerekirse, küreselleşme yanlılarının estirdiği rüzgârla karşılaştırıldığında, küreselleşme-karşıtı cephede bir çoraklık, bir entelektüel çölleşme bulunduğudur. Esas güncel görev bunu aşmaktır ve yukarıda sözünü ettiğim hassas tahlil de buranın konusu.

Küreselleşmenin soldan ve sağdan destekçileri bulunur. Soldan demokrasi ve insan hakları retoriği ile, sağdan ekonomik liberalizmin taraftarları tarafından hararetle savunulmaktadır. Bizi ilgilendiren kısmı bu desteğin sol kanadı. Zira ülkemizde Özal’la başlayan ve AKP hükümetleri tarafından sürdürülen neoliberal ekonomi politikalarını eleştirmek ayrı bir yazının konusu. Ama tam bu dönemlere denk gelecek şekilde, Birikim ile başlayan, Radikal2 ve Taraf gazetesi gibi örneklerle (ve daha birçok yayın) devam eden sol küreselleşmeci retorik kafa karıştırmaya devam ediyor. Bugün bile. O halde ne yapacağız?

Öncelikle, ulus devletlere karşı postmodern siyasetin soldan gelen taraftarları, yayın organlarında ne yazdılar, hangi kaynaklardan yararlandılar, hangi düşünürlere referans gösterdiler, bu gösterilen referanslar doğru mu kullanılmış yoksa uç yorumlar mı yapılmış, çarpıtmalara mı başvurulmuş, bunların bilinmesi gerekir. Dolayısıyla, eğer ortada bir savaş varsa, savaşın bir cephesi olan kültürel sahada da hassas ve donanımlı olmalıyız. Bu yayınlara bakan ortalama bir entelektüel şöyle bir tablo ile karşılaşır: birbiriyle ilgisiz, apayrı ekollerden gelen, farklı sistematiklere sahip ve herhangi bir düşünsel tutarlılığı olmayan bir dizi filozof (gramsci, althusser, foucault, deleuze, lacan, lyotard, laclau, baudrillard vs.) ulus devlete ve Kemalizm’e karşı coşkuyla kullanılır. Konu Gramsci’den muhafazakâr inkılaba, Althusser’den anti-komünist tezlere, Foucault’dan laiklik karşıtlığına, Laclau’dan yetmez ama evetçiliğe doğru öyle bir süratle kayar ki, bu yazarlara yeterince vakıf olmayan bir okur, bunların okuma mı, yorum mu, çarpıtma mı olduğunu düşünecek aralık bulamadan yayına teslim olur. Ancak bu teslim olma halinin de iki farklı biçimi var. Birinci grup, ulus devlet ve Kemalizm düşmanı olduğu için, yazılanın doğru olduğuna kesinlikle inanır ve bütün bu filozofların işi gücü bırakıp ömürleri boyunca Kemalizm’le uğraştığını düşünecek kadar ileri gider. Bir başka grup ise, belki bu sefer ulus devleti ve Kemalizm’i savunduğu için, yazılanlara fikren katılmaz ve bu düşünürleri toptan düşman safına yerleştirir. Fark edilecektir ki, bu yayınları savunanların ve karşı olanların çoğu, ikincil bir okuma yapma ihtiyacı duymadan, kendi fikrini, yazılan bol referanslı güncel siyasi metinlerle kıyaslayarak, bir dizi yabancı düşünür hakkında hızlı bir fikir edinmektedir.

Fakat bu kadar basit mi gerçekten? Değildir, çünkü ilkin, bu yayınlarda referans gösterilen yirminci yüzyıl düşünürleri postmodern okul isimli bir eğilimin parçası değildir. Lyotard ve Baudrillard gibi postmodern durumu selamlayan birkaç düşünür hariç, çoğu özgün birer postmodernite eleştirisi de geliştirmiştir. Hatta bu düşünürler birbirlerinden öylesine ayrılardır ki, yazdıkları kitaplar sert polemiklerin de yeridir (Örneğin Baudrillard, Foucault ve Deleuze’ü; Laclau, Zizek ve Wallerstein’i, Zizek, Laclau ve Deleuze’ü; Deleuze, Lacan, Lyotard ve Derrida’yı vb. yerden yere vurmuştur). İkinci olarak, ontolojik alan ile ontik alan arasındaki mesafeyi birbirine oldukça yaklaştıran Heidegger’i ayrı tutacak olursak, yukarıda sayılan düşünürlerin neredeyse hiçbiri, felsefi kavramları güncel siyasetin içine ham halleriyle taşımamış, çoğu güncel siyaset konusunda neredeyse hiç konuşmamıştır (filozofların güncel siyaset hakkında söz söylerken çoğu zaman çuvalladıkları da ayrı bir konu). Bu sebeple, bir filozofun eserini, Türkiye’deki belirli bir tarihteki belirli bir siyasi hedef için yazdığını sezindirecek şekilde ele almak gerçeklerden oldukça uzak. Üçüncü olarak, gösterilen referans bağlamına sadık mıdır? Örneğin İslamcıların toplumda uyguladığı pre-modern motivasyonlu bir yasağın aslında modernist bir uygulama olduğunu kanıtlamak için Foucault’nun biyopolitika kavramına başvurulması, veya bir yazıda Deleuze’ün fark kavramı geçerken, oradan bir anda farklılıklara saygı gibi aslında bir tür modernist liberal Hegel okumasına ve dolayısıyla fark değil özdeşlik felsefesine geçilmesi (ötekinin bilincinde tanınma), oradan hareketle etnik gruplar arasındaki farklara atlanması, oradan da hareketle ulus devlet eleştirisine geçilmesi, ve nihayet yetmez ama evet demenin ne kadar da haklı olduğunun savunulması hangi felsefi tutarlılığın sonucudur? Bunlar gibi sayısız örnek gösterebiliriz.

Ancak bunları bir kenara bırakalım. Bu tür yayınların eleştirisinde de çeşitli ve benzer sorunlar bulunuyor. Madem Birikim, Taraf, Radikal gibi örnekler bu adı geçen yabancı düşünürlerden esinlenerek yayınlanmaktadır, o halde bu düşünürler toplumu zehirlemektedir gibi anti-entelektüel bir eğilimden de kaçınmak gerekir. Çünkü sorun bir düşünürü olduğu haliyle güncel siyasetin kıstaslarına vurmak değildir, kendi ülkemiz ile ve kendi gerçekliğimiz ile çağdaş düşüncenin bazı örneklerini sentezleyebilme yeteneğine sahip olup olmadığımız, kültürel ve akademik sahada yaratıcı olup olmadığımızdır. Örneğin Foucault’yu nasıl ele alacağız? Postmoderndir, dejeneredir diye mi yoksa daha hassas olarak mı? Denetim toplumlarında, iktidarın toplumun tüm gözeneklerine sızdığı, kişilerin iktidarın failleri olduğu hatalı bir görüş değildir, Marx da benzer bir konuyla oldukça fazla ilgilenmişti; sorun Foucault’nun iktidarın kimin elinde olduğuna bakmaksızın bunu yapması ve toplumsal antagonizma olgusunu eserinden hemen hemen çıkarması, böylelikle salt bir iktidar eleştirisine odaklanması, politik olandan yüz çevirip etik bir kaçışa meyletmesidir. Dolayısıyla bu kitaplarda yararlanacağımız noktalar da eleştireceğimiz noktalar da bulunmaktadır. Veya Said’in Şarkiyatçılık analizi, postkolonyalizme kapı aralıyor diye toptan reddedilmeli midir? Said şarkiyatçılığın emperyalizmi gizleyen bir olgu olduğunu defalarca söylemiş olmasına rağmen, eserinde Batı’nın Şark sorununun gerçek muhataplarına (Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı) değil İslami kültüre odaklandığı için, onu izleyenlerin çoğu emperyalizm destekli İslamcı hareketleri savunmakta beis görmemişlerdir. Oysa küreselleşme (ve emperyalizm) karşıtları Said’in özgün düşüncesini başka bir yönde de geliştirebilirdi.

Bunu daha ileri taşırsak, küreselleşme yanlıları ekoloji sorununu gündeme getiriyor ve kullanıyor diye antiemperyalist siyaset ormanları mı yakmalıdır, cinsiyet çalışmalarıyla ilgileniyorlar diye eşcinsellere ayrımcılık mı yapmalıyız, ulus devletlerde etnik sorunları kaşıyorlar, PKK’yı destekliyorlar diye Kürt kökenli yurttaşlarımıza farklı mı muamele etmeliyiz. Bunlar nasıl kabul edilemez şeylerse, kültürel sahada yürütülecek mücadelenin de çeşitli kuralları, duyarlılıkları, hassasiyetleri ve her şeyden öte donanımı olmalıdır. Burada bütün bir literatür taraması yapıp, yayınlardaki uç yorumları, çarpıtmaları, yabancı düşünürlerdeki yararlanılacak ve reddedilecek tezlerin bir listesini yapmak gibi bir niyetimiz yok. Sadece kültürel ve akademik ortamda üretkenliğimizi korumamız gerektiğine dair bir uyarı yapmaya çalışıyorum.

Bir örnek verelim. Örneğin Mehmet Ulusoy’un, 20.02.2018’de Aydınlık’ta çıkan yazısı (“Bastırılmışın geri dönüşü, özgürleşme mi yoksa sürüleşme mi?”) küreselleşme ve postmodernite eleştirisi olması bakımından bir iyi niyetin ve doğru siyasi mevzilenmenin eseridir. Ancak yazının içeriğine baktığımızda olması gereken hassasiyeti bulamadığımız noktalar var. Şöyle başlıyor: “Lacancı, Foucaultcu, Derridacı postmodern düşüncenin ve neoliberalizmin temel kavramlarından biridir bastırılmışın geri dönüşü…” Daha sonra yazar, bastırılanın ilkel, hayvani duygular olduğunu, bunların geri dönüşünü arzulayanlarınsa modern insan projesini ve dolayısıyla moderniteyi çöpe atmak isteyen küreselleşme yanlıları olduğunu uzunca açıklıyor. Buradaki sorunları birkaç madde halinde ele alarak tamamlayalım. 1) Lacan, Foucault ve Derrida, bir postmodern okul oluşturacak kadar yakın ve aralarında tutarlı filozoflar değildir, yukarıda belirttiğimiz gibi felsefede böyle bir okul hiç olmamıştır. 2) Bastırılanın geri dönüşü postmodern bir kavram değil modern bir kavramdır. Kökeni modernist bir düşünür olan Freud’da bulunur. 3) Psikanalizde bastırılan olduğu haliyle dönmez, ya nevroz olarak döner ya da medeniyetle uyumlu olgular olarak yüceltilir, her iki durum da psikanalist açısından topluma tehdit olarak görülmez. 4) Bu kavramı kullanan Lacan ve Freud, ilkel, hayvani güdülerin bastırılması taraftarıdır (yazarın iddia ettiğinin aksine). 5) Yazarın kastettiği şey, aslında bu çağdaş literatüre göre, bastırılanın geri dönüşü değil, imgesele dönüştür. Çünkü gerçekte bastırılan şey anneyle yatma isteği (ensest arzu) değildir, aksine bastırma, bastırılmış arzuya böyle bir imge verir. 6) İmgesele dönüşün (kuralları ihlal etmenin) bir devrim olduğunu söyleyen önemli bir felsefi hat hiç olmamıştır, bazı anarşizm okulları ve birkaç filozof bozuntusu dışında hiçbir taraftarı yoktur. 7) Kavram tam aksine, örneğin 70’lerden itibaren Avrupa’da, antiemperyalizme ve üçüncü dünyacı siyasetlere karşı neoliberallerin elindeki bir silaha da dönüşmüştür (bkz. neoliberal entelektüeller Bruckner, Julliard, Kouchner). Buna göre antiemperyalizm, Avrupa kültürünün ve Batı medeniyetinin bastırıp yatıştırdığı Doğu’daki ilkelliğin geri dönüşüdür. Üçüncü dünyacılık, bastırılan barbarlığın geri dönüşüdür. Görüleceği üzere oldukça oryantalist, sağcı ve emperyalist bir bakış açısıyla da (Mehmet Ulusoy’un aksine), bastırılan şeylerin geri dönüşü eleştirilebilmektedir. Burada yeri gelmişken antiemperyalizm ırkçılıktır, ilkelliktir (yani bastırılanın geri dönüşüdür) diyen Murat Belge’yi de hatırlayalım. 8) Oysa ki bastırılan şey imgesel değildir, imgesel, bastırmanın ürünüdür. Dolayısıyla kapitalizmin ihlal fenomeninden yararlanması (toplumda aykırı kimliklerin çoğalması, marjinal trendler vs.) ile bastırılan şeyin doğası bambaşka şeylerdir. 9) Son olarak bastırılanı yani bilinçdışı nesnel süreçleri reddetmek ve insanı bilinçten ve onun akılcı tercihlerinden itibaren analiz etmek, Marx’tan beri süregelen eleştirel felsefe geleneğini reddetmekle ve kendimizi Rawls’un adalet ilkeleriyle karşı karşıya bırakmakla sonuçlanacaktır ki, bu türden bir yaklaşım liberalizmden başkasını vermeyecektir ve solu reddetmek anlamına gelir.

Biraz bölük pörçük aktardığım ve pek fazla kişinin ilgisini çekmeyecek bu maddeleri uzatmanın, konuyu detaylandırmanın ve bu literatüre ve etrafındaki tartışmalara girmenin bu kısıtlı yerde anlamı olmayacak. Söylemek istediğim başka bir şey. Küreselleşme yanlıları ile bazı felsefi hatların ya da düşünürlerin arasında sanıldığı gibi bir eşgüdüm ya da müttefiklik ilişkisi yoktur. Ama yukarıda adını andığımız yayınlar elbette, sanki böyle bir ilişki mevcutmuş gibi yazıp çizmektedirler. Yine de unutmayalım ki, Kautsky nasıl belirli bir Marx okumasıyla emperyalizmi savunmuş ve buna karşılık Lenin Marx’ı çöpe atmamış, tam aksine marksizmden bir antiemperyalist pratik çıkarmışsa; veya bazıları Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hattı ilkesini, nasıl emperyalizmle dayanışarak ulusları bölme ilkesi olarak kullanıyorsa, bazıları da bu ilkeyi olması gerektiği şekilde, antiemperyalizm manasında kullanacaktır. Buradaki sorun bir yandan literatüre hakim olma, diğer yandan entelektüel yaratıcılık noktalarında başlıyor. Bize düşen görev, eleştiri ile anti-entelektüalizm arasındaki ince çizgiyi koruyarak, bu ikisinin birbirine karışmasına izin vermeden, küreselleşme taraftarlarıyla kültürel alanda mücadelemize devam etmek.

Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER