Postmodern Telafi – Ozan Kınay

0
769

10 yıllık Demokrat Parti tahakkümüne son veren 27 Mayıs İhtilali’nden sonra yurt çapında bir hürriyet havası hâkimdi. Türkiye’nin şimdiye kadar yapılan en özgürlükçü anayasasının gölgesi altında demokrasi hem parlamentoda, hem de sokakta hissediliyordu. Bilinçli örgütlenme, sendikalaşma, politizasyon doruğa çıkmış ve bu yüzden birtakım asker ve politikacılar “anayasanın Türkiye’ye bol geldiğini” ve “toplumsal uyanışın boyutunun ekonomik gelişmenin boyutunu geçtiği”ni dile getirmekten çekinmediler ve 12 Mart Muhtırası yoluyla Türkiye’nin demokratik ortamının teminatı olan 1961 anayasası ciddi bir ölçüde budandı. 1970’li yıllarda da eskiye oranla az da olsa sağlanan özgürlük ortamı ve güçlü sol hareket 12 Eylül darbesiyle tamamen ortadan kaldırıldı ve devletin yapısı topyekûn değiştirildi.

Türkiye’de yükselen sol hareketin gerçekleştirebileceği bir devrime karşı ABD’nin açık desteğiyle yapılan darbe Türkiye solunu adeta katletti ve darbe öncesinde kullandığı birtakım devletçi güçler de bu yıkımdan nasibini aldı. Darbeyle katledilen sol hareketin bir daha etkin olmaması için devletin yapısı ciddi anlamda değişime ve yozlaşmaya uğradı. Bu değişimin yollarından biri de eğitim yoluyla yapıldı. Çağdaş ve bilimsel eğitime sırt çevrilip, tarikatlar ve dinci kesim tarafından tekelleşen eğitim sistemi yürürlüğe kondu. İmam hatip okullarının sayısı önemli ölçüde arttı. Zorunlu din dersleri müfredata girdi. Hatta darbenin lideri Evren miting alanlarında “Hepimiz bir Allah’a inanıyoruz, aynı Kur’an’ın sureleriyle namaz kılıyoruz, o hâlde ayrılık neden? Dersin adı Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi’dir. Bir insan en azından iki rekat namaz kılmasını bilmeli.” diyerek propaganda yaptı. Türkiye’nin şu anda dahi başına bela olan Gülen Cemaati büyük bir atılım yaptı ve eğitimi kendi eline alarak genç dimağları hurafelerle doldurma yoluyla bir nesli özgür bir bireyin tam aksine biatçı birer robota dönüştürdü. Hatta Harbiye’ye dahi akıl almaz takiyelerle sızan bu örgüt 15 Temmuz 2016 günü ülkemize büyük bir travma yaşattı. Tüm bu yaşananlar askerî hükümetten sonra başa gelen ANAP döneminde de devam etti ve gericilik ülkenin kılcal damarlarına kadar girdi. Ne de olsa Özal da bir Nakşibendi tarikatı mensubuydu. Peki, komünizm tehlikesine karşı yapılan bu hareket, komünizm 1991’de ağır bir darbe yiyince, yani Sovyetler Birliği çöküp dünya tek kutuplu hâle gelince neden hâlâ devam etti? Soğuk Savaş neden devam ediyordu ve ne zaman bitecekti?

İşte Türkiye’de Soğuk Savaş’ın bitiş tarihi 28 Şubat 1997’dir. 12 Eylül sonrası komünizme karşı dinciliği kullanan asker yaptığı yanlışı anlamış ve alarm durumuna geçerek adeta hatasını telafi etmeye çalışmıştır. 1994 Yerel Seçimleri’nde muazzam bir sıçrama yapan Refah Partisi 1995’te genel seçimlerde birinci parti çıkarak irticanın nasıl büyüdüğünün kanıtı olmuştur. 28 Şubat 1997 yılında gerçekleştirilen ve 2014’e kadar en uzun MGK toplantısı olan toplantıda konu büyüyen irticadır ve asker cenahı lafı bükmeden Refah Partisi başta olmak üzere hükümeti suçlamıştır. 9 saat süren toplantı sonunda devrim kanunlarını koruma ve irticanın önünü kesmenin adına bir dizi karar alınmıştır ancak bu kararlar Refah-Yol’dan sonra gelen hükümetler tarafından dahi tam anlamıyla uygulanamamıştır. Ancak birkaç olumlu şey de yaşanmıştır. Örneğin 8 yıllık kesintisiz eğitim, seleflerine göre çok daha bilinçli bir nesil yaratmış ve bu nesil Gezi Parkı direnişinin başrolünü oynamıştır. Gerici eğitimin odağı imam hatiplerin orta kısmı kapatılmış ve bu okullara talep büyük oranda azalmıştır. Ancak daha sonra getirilen 4+4+4 sistemi, eğitime 12 Eylül’den daha çok zarar vermiş ve eğitimin niteliği tekrar boşaltılarak gericileştirilmiştir. Aynı zamanda 80’li ve 90’lı yılların ortasında önceki dönemlere göre kullanımında büyük artış görülen ve kökeni Müslüman Kardeşler’e dayanan türbanın sayısı azalmış ve bu giysinin dinî anlamdan ziyade politik bir anlam taşıdığının kanaati oluşmuştur.

Birtakım çevreler 28 Şubat’ın mevcut iktidarın gelmesini sağladığını söylemiştir. 28 Şubat, mevcut iktidarı doğurmamıştır. Dönemin konjonktüründe “yenilikçiler” olarak ortaya çıkan “muhafazakâr, batıcı demokratlar” olarak ortaya çıkan kişiler şu anda her ne kadar gerçek yüzlerini gösterseler de o dönemde iktidara böyle gelmişlerdir. Ceketlerini çıkardıklarını söylemişler ve Siyasal İslam’ı savunmadıklarını belirtmişlerdir. O dönemin Türkiye’si farklı olduğundan iktidara bu yolla ulaşmışlardır. ABD’nin Irak’a girmek için Türkiye topraklarını kullanmasına kendisine Öcalan’ın verilmesine rağmen izin vermeyen Ecevit ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu görevlerini bırakınca bu proje hayata geçirilmiş, mevcut parti iktidara gelmiş ancak duyarlı Türk halkı ve bazı parlamenterler sayesinde bu tezkere meclisten geçmemiştir. Yani bu durumda 28 Şubat’ın tamamen ABD’nin yaptığı bir tertip olduğu savı çürümektedir. 28 Şubat’tan haberi olduğu aşikâr olan ABD ve İsrail hiçbir müdahale etmemiş, bu duruma göz yummuştur. 28 Şubat’ın tek hatası bu durumu sürdürmemek ve “Atatürkçülük” adı altında yapılan bazı hukuksuzlara göz yummasıdır.

28 Şubat’ın kimilerine göre görünmeyen bir içyüzü daha vardır. Bu içyüz, devlet içindeki ideolojik kadroların hiziplere ayrılarak aralarında sürdürdüğü çatışmalardır. Bu çatışmalar yalnızca 28 Şubat dönemiyle sınırlı kalmamıştır. Kökeni Cumhuriyet öncesine dek uzanan bir ideolojik çatışmadır. Devletçi-laiklerle liberal-muhafazakârların çatışmasıdır. Daha güncel bir tabirle ulusalcı-laiklerle milliyetçi-mukaddesatçıların çatışmasıdır. 90’ların terör ortamında birden patlayan Susurluk skandalı tesadüfen gerçekleşmemiştir. Birtakım savlara göre bu skandal sonrasında devlet içindeki milliyetçi-mukaddesatçı klik gücünü diğer hizbe karşı kaybetmeye başlamıştır. Askerî ve sivil bürokraside gücünü kaybeden hizbin tasfiyeleri başlamış, yerini güç kazanan hizbin mensupları almıştır. Örneğin o dönem Maltepe 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’na, tugayda yatır arayan ve daha sonra emekli edilen Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin yerine yoğun laiklik hassasiyetiyle ve Sultanbeyli’ye belediyeden izin almadan Atatürk heykeli diktirmesiyle bilinen Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu atanmıştır. Daha da önemlisi, “devletin programı, kırmızı kitap, gizli anayasa” olarak tanımlanan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi 1998’de çarpıcı bir şekilde değiştirilmiştir: Devletin bu tarihe kadar bir numaralı tehdit olarak gördüğü bölücü PKK terörünün önüne irtica ve ülkücü mafya tehlikesi konmuştur. Meşhur MGK toplantısı sonrası hükümet ve asker kanadı arasında şedit bir psikolojik harp başlamış, dönemin başbakanı Erbakan bu harbe ancak 4 ay dayanabilmiştir.

Ancak burada bilinmeyen bir nokta, ordunun en azından içinden bir cuntanın o dönem doğrudan müdahaleye fazla istekli olmasıdır. Öyle ki, Haziran 1997’de yapılacak bir darbenin eşiğinden dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in istidadı ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın 14 Haziran 1997’de Milliyet’e yaptığı “Anayasal düzenin dışına çıkılmaması gerektiğini Ankara’ya bildirdik” açıklamalarıyla dönülmüştür. (1) Kimi kaynaklara göre ise askerler Demirel’e Erbakan’ın hâlâ direttiği takdirde 13 Haziran’da müdahale edileceğini aktarmışlardır. (2) Askerler müdahaleye o denli hazırdırlar ki, hukukçu ve diplomat Coşkun Kırca’ya bir anayasa taslağı dahi hazırlatmışlardır. (3) Nitekim Demirel, hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdikten sonra kendisine “Ülkeyi çok ciddi badireden kurtardık” demiştir. (4) Bu iddialar kesinkes kanıtlanmamakla birlikte  ne yazık ki bu süreç 2011’de açılan bir soruşturmayla tekrar gündemimize oturdu ve hâlen sürmektedir. Dönemin yüksek rütbeli komutanlarını müebbet hapis gibi komik cezalarla cezalandırmak Fethullahçı çetenin ekmeğine yağ sürmektir. Hâlbuki 28 Şubat davasını açan Fethullahçı çetenin tutuklu savcısıdır ve bu dava haksız bir davadır. 28 Şubat sonrası Çevik Bir’e yalakalık yaparak okullarının anahtarını bahşettiğini belirten mektuplar yazıp ABD’ye kaçan Fethullah Gülen’in ta kendisidir. Ayrıca o dönem irticai faaliyetler sebebiyle ordudan atılan personelin birçoğu Fethullahçı çetenin mensubudur.

Her siyasî olayın doğal olarak bir iktisadî gerekçesi vardır. 28 Şubat sürecinin gelişmesinde de bu önemli bir etkendir. 12 Eylül sonrası gelen şehirleşmenin ardından tüketim toplumu oluşmuş ve kırdan gelen bir tüccar sınıfı peyda olmuştur. Hiçbir burjuva kültürel altyapısı olmayan, ahbap çavuş kapitalizmiyle sınıf atlamış ve ekonomide söz sahibi olmaya başlayan bir grup oluşmuş ve kendilerine “Anadolu Kaplanları” denmeye başlanmıştır. Kültürel gelişimini tamamlayamamış olması ve yalnızca sermayesiyle bir yerlere gelmiş olması dolayısıyla mukaddesatçı-lümpen bir veçheye sahip bu grup 90’larda iyice büyüyerek “yeşil sermaye” adını almaya başlamıştır. Bu büyümeden etkilenen seçkin, laik ve köklü İstanbul burjuvazisi rahatsız olmuş ve “Anadolu Kaplanları”yla bir rekabet içine girmişlerdir. 28 Şubat’ın iktisadî ayağı bu “yeşil sermaye”yi bitirmeye yöneliktir.

Kısacası 28 Şubat, üç veçhesiyle değerlendirilmesi gereken bir süreçtir. Bunlardan ikisi devlet içindeki ulusalcı-laik hiziple milliyetçi-mukaddesatçı hizbin çatışması olduğu iddiası; ikincisi ise gittikçe büyüyen yeşil sermayeye karşı köklü İstanbul burjuvazisinin sermaye kaybı korkusudur. Ancak en önemlisi, soğuk savaşın Türkiye’de bitişidir. Hareketin bizzat içinde bulunan dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak’ın dediği gibi bir “postmodern darbe”den ziyade, bir “postmodern telafi”dir. 12 Eylül sonrası irticaya karşı kucak açan askerin yanlışını idrakıdır. Mitinginde şeriat sloganları atılan partinin iktidarın birinci ortağı hâline geldiği, Anıtkabir’i “kıble” olarak tanımlayan din bezirganlarının peyda olduğu; belediye başkanı, milletvekili gibi insanların Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve laikliğe açıkça hatta küfrederek meydan okuduğu,(5) Madımak gibi bir şokun yaşandığı, “Kudüs Gecesi” tertipleriyle aleni İran’a özenti bir din devleti kurmak heveslilerine karşı yapılmış doğal bir refleks hareketidir.

 

Ozan Kınay

Kaynakça

1) Kıvanç, Taha (1999). Heyecanla Bekliyorum

https://www.yenisafak.com/arsiv/1999/aralik/08/yazarlar/tkivanc/

2) Demirel’e askerler 13 Haziran’ı darbe tarihi vermiş (2011)

http://www.haber7.com/siyaset/haber/717066-demirele-askerler-13-hazirani-darbe-tarihi-vermis

3) Çetin, Bilal (2003). İhtilal Anayasası Kırca’dan: Devlette Yozlaşmayı Yenmek

http://www.gazetevatan.com/ihtilal-anayasasi-kirca-dan–devlette-yozlasmayi-yenmek-14326-gundem/

4) Ülkeyi çok ciddi badireden kurtardık (2008)

http://www.hurriyet.com.tr/ulkeyi-cok-ciddi-badireden-kurtardik-8357519

5) Şevki Yılmaz l H. Hüseyin Ceylan

https://www.youtube.com/watch?v=bx8D0X-YS3Q

CEVAP VER