Feminist Sivil Toplumculuk – Aybike Almıla

0
6716

Türkiye’de 80’li yıllardan günümüze kadar süregelen feminizm çalışmalarını biraz irdelememiz gerekirse; eylemlerinde üzerinde gayet anlamsız sloganların olduğu pankartları, ünlü markaların piyasaya sürdüğü buram buram para kokan feminist reklamlarını, kampüslerde ise ‘’bayan değil kadın’’ kelime savaşlarını görüyoruz. Feminizmin tiyatro sahnesinde büyük bir masal var. Bu masalda erkekliği yargılayıp sütyen takmama ‘özgürlüklerini’ oynarlarken kuliste başka bir savaş dönüyor; Kemalizmle savaş, Türk Devriminin yücelttiği kadınlarımızla savaş.

Taksim’de her 8 Mart’ta 8 Mart’ı da anlamsızlaştırarak yapılan gece yürüyüşlerinde memleketimizin hiçbir yerinde göremeyeceğimiz yapay görüntülere ve toplumumuzda karşılık bulması imkansız sloganlara şahit oluyoruz.

Zamanımızda farklı maskeler takarak toplumda bir karşılık bulmaya çalışan feminizm, Türkiye’deki tarihsel sürecinde hedef tahtasına Kemalizm’i koyarak aslında Kemalizm’in yaratmak istediği kadın öznesine büyük bir düşmanlık ve saldırgan tavırlar göstermektedir. Kemalizm onların görmek, beslemek ve sömürmek istediği kadın türüne, feodal, sömürgeci ve gerici kafalarda yaşatılmak istenen kadın öznesine sonuna kadar karşıdır ve bu özneyi yurdun dört bir yanına okulu götürerek silip ortadan kaldırmıştır.

Şu sıralar toplum ahlakını namlunun ucuna oturtan söylemleri ve ikiyüzlüce tavırları, bize yine ve her zaman olduğu gibi amaçlarının yalnızca ulusuna karşı fedakar olabilen, aklı ve bilimi tek rehberi kabul eden kadınlara karşı olduğunu gösteriyor. ‘’Kemalizm ve cumhuriyet kadınlık kimliğini silmiştir’’ sözleriyle akla yatmayan analizlerinde biz Kemalist kadınlara, kadın hakları konusunda şapkamızı önümüze koyup tekrar düşünmemiz gerektiğini söylüyorlar.

Öyleyse gelin tekrar düşünelim; sizce gerçek meselemiz sütyen takıp takmamak mı? Aslında bu tür söylemler onlara yadsınamaz bir popülerlik kazandırarak kuliste dönen Açık Toplum Vakfı ve Heinrich Böll Vakfı menşeili özerklik projelerini perdelemeye araç oluyor.

ESI raporlarında ‘’otoriter feministlerin de dahil olduğu, sesi gür duyulan bir kesim, Türkiye’nin laik geleneklerinin tehdit altında olduğuna inanıyor ve ordunun devreye girmesini istiyor. Bu kesim Siyasal İslam’ın yükselişinden duyduğu endişe Türk toplumunda devam eden diğer oluşumları ve son yıllarda yaşanan ilerlemeleri görmemelerine sebep oluyor.’’ yazıyor.

Açık açık Kemalizmin Türkiye’nin vizyonunu kararttığı palavrası atılarak büyük bir ikiyüzlülük sergiliyorlar. ‘Müslüman kadınların politikleşmesini’ Türkiye’deki modernleşme projesinin ‘devlet laikliği’ uygulamalarının ürettiği cinsiyet politikasını açığa çıkardığını, ‘Kürtlerin politikleşmesini’ ise Türklüğe ve ulus devlete bir meydan okuma olduğunu dillendiren fonlu feministlerimiz tam olarak böyle itiraf ediyorlar amaçlarını.

Avrupa’nın her bucağında feminizm reklamlarının malzemesi yapılan Kürtçü terör örgütlerinin masalları feministlik olarak piyasaya sürülüyor ve bu da madalyonun diğer yüzünü oluşturuyor. Halbuki ABD’nin çıkarları için ölüme sürülen kadınların feminist olması epey imkansız.

Türkiye’de de bir yandan ‘’Kürt ve İslam feministliği’’ kavramını oluşturmak için kollarını sıvayan ve böylece toplumun bütünlüğünü dinamitleyecek kimlik çatışmaları yaratmaya çalışan yabancı  vakıfların ne tür faaliyetlerde bulunduğunu Aydınlık Gazetesi’nin 23.04.2017 tarihli haberi şöyle ifşa ediyor: ‘’Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan kanunlarla, yabancı vakıf ve derneklerin sayısı hızla arttı. Hâlâ yürürlükte olan bu kanunlara göre, herhangi bir yabancı vakfın, Türkiye’de temsilcilik kurma, şube açma, üst kuruluş kurma ve kurulan üst kuruluşlara katılma hakkı bulunuyor. DİSA’nın Açık Toplum Vakfı’ndan sonra gelen baş destekçileri ise yine Soros’un kaynak sağladığı bu yabancı kuruluşlar. Sivil toplumun güçlendirilmesi adı altında çalışma yürüten Alman istihbarat servisi BND ile de irtibatı bilinen Heinrich Böll Vakfı, yine Almanya merkezli Friedrich Naumann Vakfı, Diyarbakır ve Güneydoğu üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmış Chrest Vakfı ve Global Dialogue Vakfı DİSA’nın yürüttüğü özerklik projelerine destek veriyor.

DİSA’nın çalışmaları kadar kurucu üyeleri ve yöneticileri de dikkat çekiyor. Enstitünün şu anki başkanı Necdet İpekyüz, Açık Toplum Vakfı’nın 2012 ve 2013 yıllarında Danışma Kurulu üyelerinden birisi. Bölgedeki birçok ilde tabip odası başkanlığı yapmış İpekyüz, PKK ile yürütülen çözüm sürecinin önderlerinden birisi. Onun dışında bir diğer dikkat çeken isim ise Osman Kavala. Açık Toplum Vakfı’nın Mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu’nda bulunan Kavala aynı zamanda yine adı Soros ile bilinen TESEV’in de yönetim kurulunda yer alıyor. Babadan kalma Kavala Holding’in başına geçen ‘Kızıl Soros’ lakaplı Kavala’nın HDP’nin 7 Haziran seçimleri öncesindeki ‘Seni Başkan yaptırmayacağız’ sloganının da mucidi olduğu biliniyor.’’

Yine propagandalara destek veren kadın simalara bakalım istiyorum; üst kısımda bahsettiğim vakıflarla ve türevleriyle birlikte hizmet eden, Türkiye feminizminin öncüsü kabul edilen Şirin Tekeli ve şehit öğretmen Aybüke Yalçın’ın ismiyle hesaplaşmaya kalkan Ayşe Düzkan benim aklıma gelenlerden. Ağızlarından ‘barış’ kelimesini düşürmeyen bu ‘öncü kadınlar’ ABD’nin terör örgütünün caniliklerini iç savaş gibi lanse ederek hikayesini yarattıkları ‘Kürt kadınlığını’ da çok farklı noktalara taşıdılar.

İşte bu yüzden asıl meselemiz hiçbir zaman sütyen takmamak ya da erkekleri topyekün yargılamak olmadı. Türkiye’nin ‘şeriat’ ve ‘bölücülük’ tehditleri karşısında cumhuriyetçi kadınları, anlatılan feminizm masallarından geri durmayı bilmiştir. Ancak feministlerimiz ümmetçi ve bölücü ruhlarla yan yana olmayı tercih kılarak Atatürkçü kadınları ‘feminizmden ne anlarsınız’ diyerek küçümsemeye gitmiştir.

‘’Daha esneklikle daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmamıza ortak etmek, yaşamımızda onunla birlikte yürümek, Türk kadınını bilimsel, ahlaki, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve desteği yapmak yoludur, esneklikli yol.

Eğer kadınlarımız (…) erdeminin gerektirdiği davranış ve hareketlerle aramızda bulunur, ulusun bilim, sanat ve sosyal hareketlerine katılırsa, bu durumu inanın ulusun en tutucusu bile beğenmekten kendini alamaz.’’ diyor Mustafa Kemal Atatürk.

İşte Cumhuriyet kadınının farkı budur; onu gerici zihniyetlerin zavallı hale sokmak istemesinden, akıllı ve sözünü esirgemeyen yüzüyle varolmasıdır. Erkekliğin suç olduğunu addetmez. Toplumda asla karşılığı olmayacak olan bu tür karşı cins düşmanlıklarıyla değil toplumunun bütün fertleriyle omuz omuza ulusunu ileriye taşımayı ödev bilmiştir. Çünkü bunların gerisinde kalan her şey masaldan ibarettir.

Türk kadını, vatansız kadın olmaz, biliyor ve aile kurumuna bütün özverisiyle sahip çıkıyor. Türk Devriminin yücelttiği kadınlarımız, onların gerici kafalarındaki zavallı konumlara asla düşmeyecek. Ulusunun ilerlemesi için emeklerini fedakarlıkla sunacak ve elini memleketinin dört bir köşesine anne kutsallığıyla uzatacaktır. Menşei ve hedefleri belirli projelerin karşısında dün olduğu gibi bugün de Kemalist kadınlar dimdik duracak ve bu pespayeliği boğacaklar.

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?’’ – Mustafa Kemal Atatürk

Aybike Almıla

 

Kaynak: http://www.gazetevatan.com/kemalizm-kadinlari-sildi-514016-medya/

https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-nisan/soros-fonlari-ozerklige-akti

http://www.esiweb.org/index.php%3Flang=yu&id=156&document_ID=91

CEVAP VER