Soyut Emek ve Kadın Hareketi – Salih Tüfekçioğlu

0
947

Marx’ın Kapital’de ele aldığı “soyut emek” kategorisi, belki ilk yazıldığı dönem ile karşılaştırıldığında bugünkü postmodern yüzyılımızda çok daha büyük bir önem arz ediyor. Soyut emek, somut emekten yani gerçek insanlardan ayrılabilir bir kategori değildir, ancak üretim süreci içinde gerçekleşmektedir. Bir başka deyişle, sermaye, üretim süreci içinde somut emekten soyut emeği soğurmaktadır. Bu soğurma sürecinde kârın maksimizasyonu iki şekilde elde edilebilir: sermaye, ya ilk birikim döneminde olduğu gibi büyük yığınları acımasız bir yoksulluğun pençesine atacak ve homojen bir işçi sınıfının kaçınılmaz bir kalkışmasına sebep olacaktır, ya da işçi sınıfını çeşitli tabakalara bölecek ve homojen bir sınıf oluşumunun önüne geçecektir.

Dikkat edilecek olursa, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren, sermaye ikinci yola başvurmaya başlamıştır. Karın maksimizasyonu, yani soyut emeğin soğurulması sürecinde sermaye, işçi sınıfını çeşitli tabakalara bölerek, tek vücut bir sınıf teşkilinin önüne geçmiş ve sınıf içi rekabetleri tetiklemiştir. Dolayısıyla soyut emeğin soğurulma süreci, somut emek kategorisinde farklılıklara sebep olmuştur. Bunu açmak gerekirse, sermaye, toplumdaki farklılıklardan yararlanmakta, var olan farklılıkları derinleştirme, yeni farklılıklar icat etmektedir. Böylelikle de, sınıfın içinde daha fazla ve daha az imtiyazlı gruplar doğmakta, sınıf kendi içinde katman katman, heterojen hale gelmektedir. İlk akla gelen farklılıklar, cinsiyet, ırk ve din. Cinsel, dini ve etnik farklılıkların varlığı ve postmodern yüzyılımızda bu kimliklerin neredeyse sayısız hale gelişi, sermaye düzeninin hem derinleştirdiği hem de yararlandığı bir olgu. Bu sebeple sermaye, bazı kısa ve orta vadeli istisnai durumlar haricinde, farklılıklarla bir arada yaşamaktan memnundur.

Bu kısa girişteki akıl yürütmeyi bir parça daha ileriye taşıyacak olursak, sermaye sürecinin ilerlemesi ile birlikte, toplumda zaten varolan farklılıkların derinleştiği ve öte yandan önceden varolmayan birçok yeni kimliğin doğduğu sonucuna varırız. Yani günümüz toplumu aynı zamanda bir kimlik fabrikasyon sürecine de ev sahipliği yapmaktadır. Bu durum bir paradoksu da gözler önüne sürer. Kimlik sözcüğünün eş anlamlısı olan özdeşlik (identity), sanki değişmez bir öze gönderme yapmaktadır; lakin toplumda artan kimlikler kadim özdeşliklerin devamı olarak değil postmodern toplumdaki bir olgu olarak sahneye çıkmaktadır.

Madem bu çok kimlikli, çok kültürlü yapı böyle bir sürecin eseridir, o halde solun çözüm yolu nedir? Soldaki genel eğilimlerle bağlantılı birkaç görüş öne sürülebilir. Örneğin sosyalizm gelince hallolur diyebilecek olanlar vardır (çokça var). Ama zaten bu çok kimlikli toplumsal yapı, işçi sınıfının homojenliğini bozduğu ve işçi sınıfı hareketini içeriden parçaladığı için hem sosyalizmin önüne dikilmektedir, hem de bu ortamda sosyalizmin nasıl ve nereden geleceği bilinmemektedir.

İkinci bir ihtimal, ezilen kimlikleri bir araya getirmeye çabalayan bir siyaset yapma tarzı olabilir. Örneğin çeşitli cinsel, etnik ve dini kimliklerin bir araya geldiği, her grubun kendi sınırlarını ve aralarındaki mesafeleri koruduğu, kendi kimliğini çeşitli protestolarla ifade ettiği ve grupların birbirine saygı duyduğu çok kimlikçi ve çok kültürcü bir siyaset yapma tarzı. Ancak yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, sermaye bazı kısa ve orta vadeli istisnai durumlar haricinde zaten bunu desteklemekte ve dünyanın birçok yerinde farklılıklarla bir arada yaşamaktadır. Dolayısıyla bu tarz bir siyasetin hangi bakımlardan kapitalizmin karşısına dikildiği açık değildir (Örneğin AKP de belirli bir dönem boyunca neoliberal sistemini çok kültürcü bir toplumsal yapı üzerine dayandırmıştır). Burada şöyle itiraz edilebilir: “evet AKP de bunu yaptı, sermayenin çok kimlikçilikle uzlaşır bir yanı var, ama biz sosyalist olarak bunu yapıyoruz.” Bir başka deyişle “kimliklerin özgürlüğü + sosyalizm” formülünü, kısaca özgürlükçü sosyalizmi buluyoruz burada. Peki bunun kapitalizmin karşısına hangi bakımlardan dikildiği belirgin midir? Yine değil. Çünkü, sosyalizmin devrimci öznesi olan işçi sınıfının, içinde bulunduğumuz dönemdeki acil görevi olan antiemperyalist mücadelede öncü olma, yani ulusal bağımsızlık mücadelesinin öncülüğü ile, çok kültürcülüğün nasıl uzlaşacağı muammadır. Yani ulusal bağımsızlık mücadelesi ile ulusları kimliklere kadar ayrıştırma mücadelesi nasıl bir araya gelebilir? Zaten bu sebeple, özgürlükçü sosyalizm mücadeleleri de bugüne kadar önemli bir sonuç vermemiş, bu uzlaşmazlık yüzünden hep emperyalizmin işine yarayacak şekilde renkli devrimlerle noktalanmıştır (bu hareketlerin çoğunun başından itibaren CIA / NED fonlu olduğunu söylemiyoruz bile).

İlk iki siyaset yapma tarzından farklı olarak üçüncü bir yol, özgürlük yerine eşitlik ilkesi ile ilerleyebilir. Farklılıkları yok etmeden ama aralarındaki mesafeleri eşitlik ilkesi ile silikleştirerek (örneğin eşit işe eşit ücret talebi); farklılıklara ve kimliklerin sınırlarına saygı sloganı yerine, somut emek kategorisindeki katmanlı yapıyı aşmaya çabalayarak, kapsayıcı bir biçim edinebilir. Bu tarz bir siyaset, kadın hareketlerinin, ırkçılık karşıtı hareketlerin vb. sermaye düzeni karşısındaki ilk talepleriyle de uzlaşır görünmektedir (eşitlik!). Bir başka deyişle, toplumda durmaksızın üretilen kimliklerin sınırlarına ve mesafelerine vurgu yapan özgürlükçü protestolar yerine, soyut emek kategorisinin yarattığı heterojenliğe karşı, eşitlik ilkesi ile durulabilir. Bu ilk anti-kapitalist ama henüz sosyalist olmayan hamle, sınıfın içindeki farkları yok etmeksizin müphemleştirerek işçi sınıfını daha üst bir modelde kapsamasıyla, iç çelişkileri daha büyük bir çelişkiye yansıtır. Sorun artık iç çelişkiler değil ama anti-kapitalist eylemlilikte karşılaşılan, toplumdaki başat çelişki, kimliklerin sınırları değil ama geniş halk yığınları ile emperyalizm arasındaki çelişki halini alır. Yani işçi sınıfı, sömürge ve yarı-sömürge ülkeler için konuşmak gerekirse, iç farklılıkları müphemleştirirken ortaya bir fark koyacak, ücretli emek kategorisinden sıyrılarak ulusal bağımsızlık davasının öncü öznesi haline gelecek, işçi sınıfından olmayan parçaları da (küçük ve orta burjuvazi, aydınlar, öğrenciler vs.) arkasından sürükleyecektir.

Birbirinden ayrı duran cinsel, etnik ve dini kimlikleri derinleştirerek değil eşitlik ilkesiyle birleştirmekle, yani anti-kapitalist eylemlilikle başlayan hareket, bu hareketin emperyalist çağda çözmesi gereken başat çelişkiyle karşılaşacak, ulusal bağımsızlığın öncülüğü rolünü üstlenecektir. Küçük farklılıklar müphemleşirken işçi sınıfı farklılaşacak, ücretli emek gücü olma halinden ülke bağımsızlığının öncü gücü olmaya doğru sıçrayacaktır. Bir başka deyişle anti-kapitalist siyaset, birleşik bir işçi cephesinden vatan cephesine doğru adım atacak (kadın hareketi, ırkçılık karşıtı hareket gibi siyasetlerin değeri de bu aşamada ortaya çıkar), bir ülkenin sosyalizme geçmesi de ancak emperyalizm karşıtı mücadele başarı kazanırsa mümkün olacaktır.

Çizdiğimiz bu tabloyu gerçekleştirmek kolay olmadığı gibi, sermaye düzeni de bunun önüne çeşitli engeller koymaktadır. Bunun en iyi bilinen örneği, eşitlik ilkesinin revizyonizme tabi tutulması ve özgürlük ilkesiyle değiştirilmesidir. Örneğin Fransa’daki 1968’in eşitlik ilkesi, 68’in tarihi sağ ve yeni-sol siyasetler tarafından sonradan yeniden yazılırken özgürlük ilkesi ile değiştirilmiş, ve devrimcilerde bir körleşmeye sebebiyet vermiştir. Yine benzer olarak Atatürk’ün cinsiyete, dine ve ırksal kökene bakmaksızın, Türkiye cumhuriyetini kuran bütün halkı, Türk milleti olarak ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığında eşitlemesi (1924 anayasası), günümüz yeni solları tarafından kimliklerin özgürleşmesi ya da özgürlükçü demokrasi olarak revize edilmektedir. Elbette, örneğin kadınlar, Atatürk devrimleriyle özgürleşmişlerdir, ancak eşitlik ilkesi çalıştığı sürece. Eşitlik ilkesini, kimlikler arasındaki mesafeleri vurgulayan özgürlük ilkesinin altına koyarak yapılan revizyonlarsa, çağımıza uygun postmodern bir toplum yapısını vermek dışında bir şeye sebep olmayacaktır.

Sonuç olarak görmüş olduğumuz gibi, belirli bir sorunun çözümüne sağdan, yeni-soldan ve geleneksel soldan yaklaşırken, başlangıçta çok büyük farklar değil küçük nüanslar söz konusudur. Ancak bu küçük nüanslar gözden kaçırıldığı takdirde, yolun sonu bambaşka yerlere çıkmaktadır. Örneğin masum bir özgürlükçü demokrasi söylemi ya da özgürlükçü sosyalizm siyaseti, yolun sonunda emperyalizmin aparatı olabilmektedir. Bu yüzden doğru yolu bulabilmek için, küçük ayrıntıları yolun başında hesap etmeli.

Salih Tüfekçioğlu

CEVAP VER