Feminizm Ve Kimlikçilik Yanılgısı – Umut Erdoğan

0
987
Sanayi kapitalizminin on dokuzuncu yüzyıla doğru gelişmeye başlamasıyla kadın, hane içine doğru itilmeye başlamıştır. Burada, eklemekte fayda var, erkek de kapitalist üretim biçimin planladığı zamanda, mekanda, yaşamda kendisini hanenin dışında daha fazla bulmuştur. Sonucu tek taraflı görmemek adına; cinsiyet rolleri üzerinden görev dağılımı, sanayi kapitalizminin yüklediği yeni görevler ve yeni yeniden üretim sorumlulukları ile aile hayatında ve özel alanda, kamusal alanda, çalışma alanında olduğu gibi kadın ve erkek arasında bir fark inşa etmeye girişmiştir. Bu girişim, kadınları ve çocukları ilk dönemlerinde evlerde, küçük işletmelerde parça başı işlerle vb. çalıştıran sanayileşmenin ilk dönemlerinden itibaren kendisini belli etmiş,kapitalist üretimin artmasıyla da farkı keskinleştirmiştir.
Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserinde özellikle tekstil imalatının yoğun olduğu bölgelere dair gözlemlerini aktarmaktadır. Tekstil alanında kadın ve çocuk emeğinin yoğun olarak kullanıldığını düşünürsek, bir yandan atölyelerde çalışanların kaldıkları yerlerin durumlarını ya da bahsettiğimiz küçük üretim yapılan alanların korkunç durumunu birebir aktardığı satırlardan görebiliriz; burada kadınlar da erkekler de çocuklar da mağdurdur. Dört beş yaşından itibaren fabrikalarda çalışan kızların çok küçük yaşlarda bir an önce fabrikalarda çalışmaktan kurtulmak için evlendiğini, ancak yoksulluktan gittikleri evlerde ne bir eşyaları ne de kendi geldikleri hayatta bir ev işi yapmayı öğrenecek kadar zamanları olduğunu düşünün. Leonore Davidoff’un parça başı iş yapan küçük atölyelerde sıkış tepiş çalışan küçük kız çocuklarının havasızlıktan öldüğünü ve öldüklerinin dahi fark edilmediğini yazması gibi, Engels’in sanayileşmenin yoksullar üzerinde cinsiyet farkı gözetmeden yaptığı ilk yıkımlara dair gözlemlerini okumakta fayda var.
Eleanor ve Edwar Aveling “kadınların insan olarak temel haklarının ellerinden alınışı gibi, erkeklerin de üreticilikten doğan hakları kapitalistlerce ellerinden alınmıştır” diyerek aslında erkeklerin üretim sürecinden koparılarak, bu noktada kadınlar gibi, kapitalist için üretimden başka bir seçenek olmayan bir üretim ilişkisi içinde girdikleri yeni bağımlılık ilişkisinin yıkıcılığını anlatıyorlar. Marx’ın gözünden gidersek aslında dedikleri, bizim dediğimizin aynısına çıkıyor; kadın ve erkeğin özgürlüğünün gaspı kapitalistçe gerçekleştirilmiştir.
Sonucunda, kamusal ve özel alanın birbirinden tamamen ayrılmasıyla eve kadın, evin dışına erkek rolü oturtulmuş, bunu rolleri pekiştirecek politikalarla (kadının erkek karşısında daha düşük ücretle çalışması ya da kadın işi – erkek işi ayrımının bilimsel alanlarda kendisini belli etmesi vb. gibi,), kadına mal edilen özel alanın erkeğe mal edilen kamusal alandAn ayrıştırılması adına kadınları duygusal ve bilimsel düşünceden yoksun, bu yüzden ailenin yuva havası ve ailenin yeniden üretimi için gerekenler ötesinde bir rolü ve kabiliyeti olmayan, olmasına da gerek olmayan bir cinsiyet gibi yansıtılıp öyle bir rol biçilmiştir. Diğer yandan erkeğe ise kadın ve özel alan karşısında kamusal alanda bilim ve aklın temsilcisi, duygusal yerine kahraman rolleri verilmesi gibi roller yüklemiştir. Bazı bilimsel alanların kadınlara, bazılarının ise erkeklere “yakıştırılmasını” düşünün mesela. Kadınlara sosyal bilimler, erkeklere fen bilimleri alanlarının nedense daha uygun görülmesi gibi, bilimde de bir cins ayrımının yolu bu süreç sonunda açılmıştır. Buradan nedense modernizme bir tepki de çıkabilir; hayır, derdimiz burada akılcılığın cinsiyetler arası kutuplaştırıcı bir zemine çekilmeye çalışılması. Aydınlanma ile derdimiz yok. Postmodernist bilim sövgüsü için fırsat vermemek adına eklemekte fayda var.
Bu durumda, güncel tartışmalarda, anlık tepki gösterilen marjinal grupların feminizm adı altında yaptıkları çıkışları feminizmin tarihine mal etmenin sakıncası, radikal feminizmi marksist feministle bir tutmak gibi vahim bir hataya işaret edecektir. Bu noktada, marjinal bir söylem ya da şöyle diyelim toplumsal gerçeklikten kopuk bir şey söylemiyorsa bile sizin meseleniz feminizm ile midir yoksa işlevsiz talepler ya da emperyalist taleplerin sözde feminizm ya da bilmem ne başka bir kimlik vb üzerinden dile getirmeye çalışılması mıdır?
Şu an kültürel alana, kamusal alana, sivil alana emperyalist bir saldırı var mı? Evet. Bunu da evrensel zemine oturtmaya çalıştığı değerlerle, kimliklere özgürlük, eşitliğin yüz fırça darbesi, yurttaşlığın elli tonu gibi değişik kombinasyonlarla farklı farklı paketleyip yeni toplumsal hareketler ya da siyasi söylemlerle pazarlamaya çalışıyor mu? Ona da evet. Tamam, peki derdimiz olan kısım nerede başlıyor? Gerçek olanda mı, inşa edilmeye çalışılanla mı mesele var?
Demokratik talepler çığırtkanlığını emperyalist bir zeminden çıkarılıp dahil olabildiği, başka tikel taleplerle birlikte ittifakların kurulabildiği bir zemin içinde (ki bizim yazımızda bu ancak ulusal bağımsızlığın daimi savunusundan asla uzaklaşmayacak bir zeminde olacaktır) savunulmadığı müddetçe, bütünleşmeyi başaramadığı zeminden ayrı kalarak bir yere varamayan ancak marjinal ya da yıkıcı seslerden ibaret kalacaktır. Bu noktada, “kadın hareketinin” toplumsal cinsiyet rollerinin toplumsal hayatı ayrıştırıcı ve cinsiyetler arası eşitsizlik yaratan yönünden ziyade başka bir yönü varmış gibi kurgulandığı, inşa edildiği yeni bir söylem üretme çabası, bahsettiğimiz demokratik talepler başlığı altında “kadın özgürleşmesi” kurgusunun aslında işlevsiz, cinsiyetçi bir talep haline gelmesinden başka bir sonucu yaratmayacağını gösterecektir.
Cinsiyetler arası rollerin kapitalist üretim sürecinde cinsiyetler üzerinden yeniden kurgulanması, zamanın kapitalist yeniden planlanması, özel alanın kapitalist üretim için yeniden üretime uygun biçimde bir dönüşüm yaşaması, kamusal alanın, çalışma hayatının yine kapitalizm için, kapitalizmden ibaret hale gelmesi ve bunun cinsiyetler üzerinden yapılan rol dağılımından da bağımsız olduğunu düşünmek yerine kadın ya da erkek üzerine yüklenen rolleri başka bağlamlara çekmek, başta bahsettiğimiz ayrılıkçı zeminler için bir fırsata dönüşmekte. Bu, bir yandan kadın ve erkeği mağdur ederken, öte yandan taşındığı yeni boyutta, üzerine inşa edilen yeni kurguda kadın ve erkek üzerine yıkılan söylemlerle eklemleşmesi gereken diğer kimlikler ya da bilinci, bizim meselemizde ulusal bağımsızlık bilincini yıkıcı bir rol oynuyor.
Küreselleşmenin her ne kadar kullanmaktan pek yana olmasam da “esnek”, “akışkan” olarak karşımıza çıkardığı yeni süreçler, kavramlar, kimlikler ya da aidiyet inşaları var. Mesela daha “akışkan” bir dönem içinde, ki artık bizim kapitalist dönemin ileri aşamalarında olduğumuzu da hesaba katarsak, artık karşımıza cinsiyet rolleri üzerinden geliştirilen kimlik inşalarının ya da söylemlerinin de boyut değiştirdiğini görebiliriz. Örnek verelim; kadın kimliği üzerine kapitalizmin ilk dönemlerinde karşımıza çıkan roller ile şu an kadın kimliği üzerinden karşımıza çıkan roller ya da söylemler farklıdır. Bunu kitle iletişim araçlarından, reklamlardan, edebiyattan, siyasetten ve birçok farklı alandan gözlemleyebilirsiniz. Toplumun, mevcut üretim ilişkilerinden kopuk olmayarak sabit durmadığını düşünürsek, artık karşımızda başka bir toplum, küreselleşmenin, küresel emperyalist işgalin, küresel kapitalist pazarın işgalinde bir dünya olduğunu görürüz. Burada, küreselleşmenin sızdığı alanlarda, yarattığı daha doğrusu amaçladığı değişimlerin her kurum üzerinden işleme amacında olduğunu da düşündüğümüzde, kimlikler üzerinden ilerletmeye çalışılan “aidiyetler” de artık değişmektedir. Yuvasında erkek için ya da üretimin yeniden üretimi için varlığı yeterli olan kadın artık emperyalist aşamadaki kapitalizm için yeterli gelmediğinde, ulus devletin yıkım projesi olan postmodernizmden destek alan küresel istila, kadın kimliği üzerinden bir strateji geliştirebilir. Bu noktada, tarihsel olarak feminizmin ya da kadın hakları için mücadele eden, kadın erkek eşitsizliğinin olduğu noktalarda mücadele eden insanların çabasına bir düşmanlık yerine, neye karşı olunduğunun net olmasında fayda vardır. Zira mücadele edilen şey, küresel emperyalist işgalin kadın (bu başka bir yerde erkek ya da çevre ya da başka bir aidiyet duygusu üzerinden de işletilmek istenebilir) olmanın, kadın kimliğinin sömürülmesine karşı olmaktır. Ayrım üzerine inşa edilmeye çalışılan söylemlerin amacıyla, feminist tarihin, kadın hakları için mücadele eden insanların mevcut ya da geçmiş çabalarının farkının bilinmesi bu noktada önem kazanır.
Örneğin, kadın “kimliğini” belli bir etnik grubun kadın kimliğini hapsetmek, feminist tarihi etnik bir grubun tekeline vermek gibi tarihsel yanlışları her şeye rağmen inatla savunmak, ırkçılıkla mücadele eden feministlerin; kadın ve zenci olmak, kadın, zenci ve köle olmak gibi meselelerle mücadele eden feministlerin mücadele ettiği tüm yobazlığı 2000’li yıllarda dünyanın bir yerinde bu sefer feminizm x etnik gruptaki kadınların tekelindedir bakışına indirgemek, ancak kemikleri sızlatan bir sığlık ve cahillik olacaktır. Eğer böyle bakacaksak, eğer bu zemine çekiliyorsa, her şey gibi, bu da bizim karşı duracağımız bir taleptir ki baştan beri anlatmaya çalıştığımız şeyi düşünürseniz, bu zaten inşadır; cinsiyetler arası eşitlik talebi yok burada. Bu, kadın kimliği ya da başka bir yerde başka bir kimliğe bürünmüş başka bir amacın taşıyıcısıdır. Kapitalizmin emperyalist aşamasında, ilk olarak kapitalizmin kutuplaştırdığı cinsiyetler arasındaki uçurum, emperyalist aşamaya gelindiğinde cinsiyetlerin biri ya da diğeri üzerinden gerek cinsiyetler üzerinden gelişen talepler gerekse tüketim, pazarlama vb stratejileri olsun, kendisine yeni alanlar bulmaktadır. Yani, bu inşa sürecinde eşitliğin kadın ve erkekçe savunulmadığı her durum, kapitalist – emperyalist düzenin kazanımıdır. Buna karşılık geliştirilecek söylem de yine tek bir çerçeveden çıktığı müddetçe işlevsiz olacaktır.
Feminizm yöntem olarak tepki çekebilir ya da yetersiz gelebilir; güncel marjinal grupların feminizm adı altındaki tüm söylemlerini feminizm sanıyor da olabilirsiniz. Onun ötesinde, feminizmin tek bir akımdan ibaret olmadığını da düşünürsek, konuya nereden yaklaştığınızla da ilgili olacaktır durduğunuz yer. Radikal feministlerle mi meseleniz var, liberal feministlerle mi? Yoksa Marksist feministlerle mi? Feministlerin araştırma yöntemlerini mi yetersiz buluyorsunuz yoksa? Bu noktada, feminizmde sizi rahatsız eden nedir sorusunun ötesinde vermeniz gereken cevap, feminizme dair feminizmin ne olmadığı cevabını gösterdikten sonra açtığınız alanı boş mu yoksa dolu mu bıraktığınız olacaktır. O yüzden, marjinal çıkışların karşısına ancak güncel birkaç sözle karşı çıkmayı paradigma üretmek sanacaksak, geçmiş olsun, siz fark etmeden postmodernist bataktasınız.
Umut Erdoğan

CEVAP VER